Büyük itirafımızın ve sımsıkı sarılmanın ardından mutfağa geri dönmüştük. Yarım kalan yemeğimize devam ettik. Güzelce yediğimiz yemeğin ardından ise salonda oturmuş, bir birimize bakıyorduk.
İnanılacak gibi değildi. Onca yıl ikimizde bir birimizi deli gibi seviyor, fakat açılamıyor muşuz. Ya gidişine ne demeli, kahretsin! Gideceğini öğrendiğim gün, "Gitmem gerek" demesi o yüzdendi. Bu düşüncelerin aklım ile girdiği savaş, kollarımın Mert'e dolanması ile son buldu. Mert'te, o sıcacık kollarını bana dolarken
"Bir gün bu anın yaşanacağını söyleselerdi inanmazdım" dedi. Ben gülümseyerek mırıldandım,
"Ben sana çok sarıldım Mert" diye. Mert, dudaklarıma küçük bir öpücük bırakarak
"Böyle değil " dediğinde tekrar gülümsedim. Haklıydı. Her ona dostum arkadaşım dediğimdeki yüzü ifadelerini şimdi daha iyi anlıyordum. Başımı göğsüne yasladım ve ona daha da sıkı sarıldığımda derin bir nefes alarak fısıldadım.
"Keşke gitmeden önce bir şey olsaydı da şimdi İstanbul'da benim yanımda olsaydın" dediğimde Mert’in derin bir nefes aldığını hissettim. Sakin ve huzurlu gelen sesi ile
"Sadece bir hafta buradasın ve bu bir hafta içinde istediğin her şeyi yapacağız gün ışığım." dediğin de gülen gözlerine, tüm sevgim ile bakarak
"Gün Işığım?" diye sordum. Mert, eli ile elimi tutarak sol göğsünün üzerine getirdi ve kendi elini çekmeden orada sabitledi. Sonrada gözlerime bakarak çok huzurlu gelen sesi ile fısıldadı,
"İstanbul'dan geldiğimden beridir burası karanlıktı. Seni hava limanında gördüğümden beridir ışığı gördüm. Onun için sen, benim Gün Işığım ‘sın " dediğinde gülümsedim ve ona daha da sıkı sarıldım. Bu mükemmel duygunun bir rüya olmaması için resmen içimden dua ettim… Salonda, koltuğun üzerinde her ne kadar uyumamak için dirensem de, üzerimde yorgunluk çok fazla vardı. Uyku bedenimi ele geçirirken, Mert’in göğsüne daha da sokuldum. Mert'in elli saçımı okşarken, sırtıma doğru kaydı ve ayaklarının üzerine de olan ayaklarımın, altından geçtiğini hissettiğim diğer eli ile birlikte, bir anda havalandım. Yavaşça merdivenlerden çıktıktan sonra sırtım yatakla buluştu. O kadar yorgundum ki gözlerimi açamıyordum bile. Mert, beni yatağa yatırdıktan sonra üzerimi örttü ve yanağıma bir öpücük bırakıp,
"İyi geceler" dediğinde gideceğini anladım. Gitmese ne olur sanki? Yani burada, benim yanımda uyusa. Onun o özlediğim kokusunda dalsam karanlığa ve sabah kollarında uyansam diye içimden geçirirken, elim harekete geçti ve onun elini buldu. Dudaklarım gözlerim kapalı bir şekilde fısıldadı
"Gitme" diye. Gözlerim kapalı olsa da gülümsediğini hissedebiliyordum ve oda benim gibi fısıldayarak
"Tamam, gitmem Gün Işığım" dedi. Hemen yanıma uzanıp beni o sıcacık kollarına aldı ve ben kendimi onun o mükemmel kokusunda uykunun kollarına bıraktım.
.............................
Sabahın yüzümü yakan gün ışıkları ile savaşmayı bırakıp gözlerimi açtığımda, bir çift kahve cennetini andıran göz ile karşılaştım. Bana sıcacık bakan ve muhteşem bir gülümseme gönderen Mert'e gülümseyerek
"Günaydın" dediğimde Mert,
"Günaydın, güzelim " diyerek karşılık verdi ve o muhteşem sıcaklıkta olan dudakları, kurumuş dudaklarım ile buluştu. Öpüşü de bakışları gibi sıcacıktı ve bedenim, bitmesini istemediğim hisler ile dolup taştı. Bu dudaklara doyabileceğimi hiç ama hiç sanmıyordum. Sanki aklımı okumuşçasına yavaşça ve dudaklarımdan ayrılmadan geri çekilen Mert'ten mırıltı gibi
"Bu dudaklardan kendimi alamıyorum. Bence kalksak iyi olacak" dediğinde gözlerim kocaman oldu. Aklıma gelenleri hızla kovdum ve hemen yatakta doğrulatarak
"Tamam. Şeyy.. Ben bir lavaboya gideyim " diyerek hemen yataktan fırladım. Bu şaşkın halimle tam kapıdan çıkacakken Mert, kahkaha atarak
"Güzelim, odadaki lavaboyu kullanabilirsin" dediğinde, gözlerimi sıkıca kapatarak yaptığım şaşkınlığa bin lanet okudum. Resmen bir şaşkın ördek gibi hatta bir ergen gibi davranmıştım. Yavaşça Mert’e dönerek,
"Tabi buradakini de kullanabilirim değil mi? Tamam" dedim ve hızla odanın lavabosuna girip kapıyı kapattım. Kapanan kapının arkasına yaslanarak, göğsümden çıkacakmış gibi atan kalbimin üzerine elimi koydum. Biz dün akşam Mert ile aynı yatakta uyuduk. Hem de birbirimize sarılarak ve en önemlisi şu anda sevgiliydik. O benimdi. Ben onundum. Bu düşünceler ile aptal aptal sırıtırken, dışarıdan seslenen Mert ile yerimde sıçradım.
"Kahvaltıyı bana yıkamazsın güzelim. Beraber hazırlayacağız" dediğinde daha da gülümseyerek
"Geliyorum" diye karşılık verdim. Aşağıya inmek için odadan çıkınca hızla lavabodaki ihtiyaçlarımı giderip çıktım. Üzerimi bana hazırladığı odaya geçip değiştikten sonra hızla merdivenlerden iniyordum ki içeriden gelen bir kız sesi ile duraksadım. Adımlarımı yavaşlattım ve gelen sesi dinlemeye başladım. Kız İngilizce konuşuyordu ve Mert'in sesi sinirli çıkıyordu. Kız
"Neden anlamak istemiyorsun? Bana bir şans vermeni istiyorum. Belki unutmaya çalıştığın kızı unutman da yardımcı olurum Mert" dediğinde sinirlendim. Tamam, kıskançlıktan sinirlendim ve Mert'in bu cümleye karşılık ne cevap vereceğini dinlemeye başladım.
"Bak Lauren, kahve istemiyorum. Senin ile kahvaltı etmek istemiyorum, senin bu yaptığın kekin tadına bakmak da istemiyorum" dedikten sonra bir kaç saniye duraksayıp,
"Ne istiyorum biliyor musun?" diye sorduğunda ise kız hiç beklemeden
"Ne istiyorsun Mert?" karşılığını verdi. Mert, gayet net bir ses ile
"Seni sevebileceğim ihtimaline umut ile bağlanmayı bırakmanı istiyorum. Lauren lütfen, senin ile aramda hiçbir şey olmadı. Olmayacakta vazgeç artık." dediğinde içimde bir rahatlama oldu. Bu kız da üniversitedeki kızlar gibi yakasına yapışmıştı. Belli ki yine yardımıma ihtiyacı vardı. Bu sefer fark vardı ama ben sahte değil gerçekten sevgilisiydim. Madem yardıma ihtiyacı vardı, ben de Mep'e yardım edecektim. Aklıma gelen şeytani fikir ile onlar konuşmaya devam ederken, hızla odaya geri döndüm. Üzerime giymiş olduğum tayt ve tişörtü çıkardım. Mert'in giydiği gömleği aynı hızla üzerime geçirdim ve hala konuşmakta olan ikilinin yanına doğru hareket ettiğimde, Mert Lauren’e
"Lütfen git. Sevdiğim kız burada ve seni görünce yanlış anlamasını istemiyorum" dedi. Lauren, alaycı bir ses ile
"Seni sevmeyen ve gidişine engel olmayan, bebeklik aşkın, şimdiki dostun artık senin sevgilin ve burada öyle mi?" dedi. Sonrasında itici bir kahkaha ile konuşmasına devam etti. Ben, tam arkasındaydım. Mert'in gözleri, gözlerimi bulduğunda şoka uğramış gibiydi. Bakışları bedenimi süzdükten sonra karardı ve dudağının kenarına sinsi bir sırıtış yerleşti. Bu esnada Lauren,
"Hani nerede? Tanışmak isterim senin şu taş kalbini çalan kız ile" dediğinde artık sıramın geldiğinin farkındaydım ve
"Merhaba " dedim. Lauren, bir an duraksayıp yavaşça bana döndüğünde, gözlerindeki acıyı gördüm. Bu duruma bir an üzüldüm ama bakışlarındaki acı, bir anda nefret saçmaya başladığında, rahatladım ve gülümseyerek.
"Şey benden bahsediyordunuz sanırım" dedim. Lauren’e doğru yaklaşıp ona tanışmak için elimi uzatıp
"Melek " dedim ve oda uzattığım elimi sıkarak
"Lauren" dediğinde elimi sıkıyordu. Bu durumun canımı acıttığını zannediyordu. Aslında, sergilediği bu hareket sadece benim, doğru yolda olduğumu işaret ediyordu. Bu düşünceler ile gülümseyerek, elimi çektim ve Mert'in yanına doğru gittim. Mert anında beni kolunun altına alırken, bende ellerimi onun beline dolayıp, dudaklarına bir öpücük bıraktım ve Lauren’e dönerek
"Kek güzel görünüyor ama sanırım Mert, beni New York'ta çok sevdiği bir cafe'ye kahvaltıya götürecek. Ben onu saklama kabına koyarım. Akşam çay içerken yanında güzel bir tat olacağına eminim. " dediğim de Mert'in kıkırdamasını hissettim ve gözüm dudaklarına kaydığında kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu fark ettim. Bu komik bakışmamızın arasında Lauren’nin sesi yükseldi
"Mert'in kalbini kırıp, üzen kız sensin demek " dediğinde küçümseyici bakışları üzerimdeydi ve ben, bunu umursamayarak gülümsememi daha da genişletip,
"Ben Mert'i üzmedim ve kırmadım da sadece, birbirimizin duygularından haberimiz yoktu. O kadar" dediğimde Lauren
"Şimdi?" diye sordu. Bu soru ile kıkırdayarak Mert'e sıkıca sarıldım ve Lauren’e alay eder bir ses tonunda
"Oradan baktığında iki kardeş mi görüyorsun Lauren? Ya da bu gördüklerinin bir kabus olduğunu mu sanıyorsun? " diye sorduğumda Lauren artık sinirden dudaklarını kemiriyordu ve son bir umut Mert'e bakarken Mert,
"Lauren daha fazla küçülme hadi git artık. En başında da söylediğim gibi seni sevmiyorum, hiçbir zaman da sevmeyeceğim. Çünkü kalbim benden daha bebekken alınmış " dediğinde gözleri gözlerimi buldu. O sıcacık gülümsemesi ile bir kaç saniye gözlerime baktıktan sonra, Lauren masanın üzerine bırakmış olduğu çantasını hışımla almasına karşılık, dikkatimiz ona kaydı. Topuklu ayakkabılarını evin döşemesine geçirmek istercesine vura vura giderken, arkasından sadece içimdeki cadaloz,
"Evet, bu kadar sürtük bu adam benim!" diye haykırdı ve keyifle sırıtıp, içimde sevinç dansı yapıyordu. Gözleri üzerimde olan ve keyif ile beni izleyen Mert'e dönüp,
"Evet, seni kurtardım" dediğimde Mert, seksi bir gülüş ile beni tezgâh ile arasına sıkıştırarak dudaklarıma tutkulu bir öpücük bırakarak,
"Evet, beni kurtardın. Ama seni, benim elimden kim kurtaracak " diye sorduğunda ise kalbim göğsümden çıkacakmış gibi hızla çarpmaya başladı. Bu kadar baş döndürücü olmak, insan sağlığı için hiçte iyi bir şey değildi. Bunu birinin Mert’e söylemesi gerekiyordu. İçimden,
'Ah yani ama bu kadar hızlı atarsan ben nefes alamam ve bayılırım. Senin, benim bedenimde olduğunu var sayarsak bana yardımcı olman gerekiyor.' diye geçirdim. Faydası oldu mu? Ah tabi ki hayır, şu anda Kalbim dörtnala bağlamış durumda ve ben buna ne kadar dayanabilirdim bilmiyorum.
Dudakları, dudaklarımı şefkat ile öperken elleri ile beni kendine daha fazla bastırıyordu. Bu duygu yoğunluğuna daha fazla dayanamayıp, ağzımdan bir inilti çıktığında, Mert'in de aynı duygular içinde boğulduğunu belli eden inilti dudaklarından hırlarcasına çıktı. Dudakları dudaklarımdan, çeneme oradan boynuma doğru öpücükler zinciri oluşturduğunda tam boyun çukurunda duraksayıp, derin bir nefes aldı ve
"Bence üzerindekini değiştirmelisin güzelim" dedi. İşte bu beklenen son değildi. Bu duruma bir son vermemiz gerekiyordu ki gidişatımız hiçte güzel olmayabilirdi. Ben aynı onun gibi zevk duyguları içinde kaybolmuş olan sesimi zorda olsa bulup kekeleyerek,
"Ta-bi, tabi gideyim" dediğimde Mert, beni kolları arasından azad etti. Kollarından çıkar çıkmaz hızla arkamı döndüm. Tam merdivenlerden yukarıya çıkıyordum ki arkamdan
"Üzerindekini sakın banyoya atayım deme" diyerek beni tehdit eden Mert ile duraksadım. O an bedenime yayılan ateşle yanaklarımın kıp kırmızı olmasına aldırış etmeden ona döndüğüm. Benim utancıma zıt bir şekilde pis pis sırıtıyordu. Bu görüntü ile içimdeki şeytan bir kez daha boynuzlarını çıkardı ve bende fısıldayarak,
"İstersen böyle daha da fazla durabilirim. Belki daha fazla kokum siner " karşılığını verince Mert, kararan gözleri ile resmen hırıltı gibi çıkan sesiyle,
"Kaybolmak için sadece iki saniyen var güzelim. Yoksa onu ben çıkarırım" dediğinde sanki arkamdan atlı kovalarcasına merdivenleri hızla çıkmaya başladım. Odaya girdiğimde üzerimdeki ciğerlerime yetmeyen nefesim ile resmen yere yığılmamak için kendimle savaştım. Yatağın üzerine oturup, gömleğin düğmelerini özenle açtım ve çıkardım. Sonrasında, daha önce giydiğim kıyafetleri üzerime giydim. Çantamın içinden vanilya kokulu parfümümü çıkararak, gömleğin üzerine sıktım ve gülümsedim. Beni özlediğinde ona yardımcı olacaktı. Belki de parfümümü burada bırakabilirim diye düşünerek gömleği odasına bırakıp, Mert'in yanına gittim. Mert sofrayı çoktan hazırlamıştı. Masanın üzerinde ve mutfakta bakışlarımı gezdirdiğimde, kekin ortalarda görünmediğini fark ettim. Sofraya gülümseyerek oturduğumda Mert ile göz göze geldim. Sonrasında ise
“Lauren Kim?” diye sordum. Mert sertleşen çenesi ve bakışları eşliğinde
“Aslında başlarda benim için önemli bir arkadaştı. Yani bölümdeki Neslihan gibiydi. İyi anlaşıyorduk. Ama ta ki onun duyguları arkadaşlıktan çıkana kadar.” Dediğinde içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Onu arkadaş olarak gördüğü bir kızdan bile kıskanıyor olabildiğime inanamıyordum. Bunu sezen Mert,
“Asla ona bir lakap takmadım. Ya da sana davrandığım gibi davranmadım. Sen her zaman tektin güzelim.” Dedi ve eli ile yüzümü okşayarak, gözlerini gözlerime dikti ve o büyülü kahvede kendimi kaybetmemi sağlarken, daha aşk yüklü çıkan sesi ile
“Arkadaşım, dostum, sevdiğim, aşık olduğum. Kısacası hayatıma, kalbime koşulsuz her noktada sahip olan tek kızsın.” Dediğinde kalbimin teklemesiyle, resmen büyülendim. Sırıtarak,
“Aylin teyze?” diye mırıldandığımda Mert
“O taptığım tek kadın. Ama sende aşık olduğum tek kızsın” dediğinde uzanıp dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım. Sonrasında ise çayımı doldurmasıyla kahvaltımıza başladık…
Kahvaltımızı yaptıktan sonra Mert ile New York sokaklarında bir tura çıkacaktık. Hava soğuk olmadığı için yanıma sadece bir ceket almıştım. Ama kısa kollu giymiştim. Hava kapalıydı ve her an yağmur yağacakmış gibi duruyordu. Dışarıya çıktığımızda her yer taş duvardı. Mert buranın betonların şehri olduğunu söylerken gerçekten haklıydı. Neredeyse hiç ağaç yoktu. Bunu Mert’e de söylediğimde gülümseyerek,
“Central Park var. Okuduğun yabancı romanlardan dolayı hep merak ederdin. Bora amcanın sözü vardı. Ama ben götüreceğim” dediğinde hep merak ettiğim Central Park'a gidecek olmanın heyecanı ile hızla boynuna sarılıp, dudaklarına bir öpücük hediye ettim. Sonra ise
“Babamın duyabilme ihtimaline karşılık nasıl bir önlem aldın.” Diye sorduğumda Mert sırıtarak,
“Fotoğraf yok!” karşılığını vermesine gözlerim kocaman oldu. Ne demek fotoğraf yoktu. Gözlerimi kısarak
“Var!” diye çemkirince Mert işaret parmağını tehdit varı sallayarak,
“27 yaşındayım. İnan ölmek için çok gencim güzelim” dediğinde kıkırdadım. Sonrasında ise Central Park’a gitmek için yola koyulduk.
Bu geldiğimiz yer gerçekten mükemmeldi. O köprüsü ve görüntüsü tarif edilemezdi. Tamda okuduğum Amerikan kitaplarındaki gibiydi. Bu kadar taş duvarın arasında nefes alacak bir cennet gibi hissettiriyordu. Central Park’ın ardından gezmeye başladığımız New York sokaklarında bir an kaybolacağım sandım. Devasa binalar, koşturan insanlar ve her tarafta sergilenen renkli showlar. Bir yerde Rep yapılırken, bir tarafta gitarla çalınan şarkılar mükemmeldi. Her telden insan vardı. Tabi benim için bu resmi mükemmel yapan tek şey ise şuanda, Mert'in yanımda bana sarılmış, sevgi dolu bakışlarıydı...
…………..
O kadar gezmenin ardından acıkan karnımın gurultularını duyabiliyordum. Fazlasıyla acıkmıştım ve bunu hisseden Mert’te bana gülümseyerek,
“Güzel bir restoran biliyorum.” Dedi ve söylediği yere doğru yürümeye başladık. Yaklaşık yarım saat sonra ulaştığımız yer küçük bir kafeyi andırıyordu. Gülümseyerek Mert’te baktığımda Mert,
“Seveceğinden eminim” dedi ve gülümseyerek içeriye girdik. Gerçekten de sevmiştim. Gözlerimle hayran bakışıma bir son verdim ve Mert’in gösterdiği masalardan birine yöneldik. Masaya oturduğumuzda Mert,
“İtalyan bir restoran, aşçısı İtalyan’mış. Süper spagettileri var. Çoğu kes buraya gelirim. Arka tarafta modern bir bar var.” Dedi ve gülümseyerek,
“İnanmayacaksın ama barmen babanı tanıyormuş.” Dediğinde gözlerim kocaman oldu. Aynı şaşkınlıkla
“Nasıl babamı tanıyormuş?” diye sorduğumda Mert kahkaha atarak,
“Baban yüksek lisans için burada olduğu dönemde, bu restorana çok takılırmış. O zamanlar barmenin babası ona işi öğretiyormuş. O esnada tanışmışlar. İnanamayacağın kadar çok anıları var.” Dediğinde gülümsedim. Sonuçta o Bora Yılmaz’dı. Gittiği her yerde kendinden bir şeyler bırakırdı. Ben bu düşüncelerde kaybolurken masamıza gelen garson, menüleri bize uzattı. Mert menülere bakma ihtiyacı duymadan,
“İngilizce soslu makarna” dedi ve içecek siparişlerini de verince garson hızla masadan uzaklaştı…
Siparişlerimiz geldiğinde gözlerime inanamamıştım. Sevişleri gerçekten çok büyüktü. Artı o lezzette bir makarnayı daha önce hiç yemediğime yemin bile edebilirdim. Yemek bitince bar bölümüne şöyle bir uğramış ve adının Jack olduğunu öğrendiğim barmen ile tanıştım. Barmen gerçekten fazlasıyla yakışıklıydı. O kadar mükemmel bir fiziği, harika mavilikte gözleri, boyu Allah’ım hakikaten etrafındaki kızların kalbini fazlasıyla yakıyordur. Gerçi biraz garipti. Davranışları, tavırları, hatta yaklaşımı da farklıydı. Bu halin gerçek sebebini öğrendiğimde ağzım açık kalmıştı. Jack bir gaydi. Bana soğuk davranmasının nedeni de Mert’in kız arkadaşım olduğunu öğrendiğimde
“Ne???” diye bağırmaktan başka bir şey yapamamıştım.
…………………………
Bolca dolaşmış, birçok mağazaya uğramış, çok eğlenceli bir gün geçirmiştik. Onca gezmenin ardından bu akşam birde yemek zımbırtısı vardı. Onun içinde Hande teyzemin evine gelmiştik. Burada hazırlanacak ve yemeğe gidecektik. Hande teyzemi fazlasıyla özlemiştim. O bambaşka bir insandı. Bize her zaman güçlü olmayı ve yeri geldiğinde karşımızdakini kırmaktan korkmamayı öğretmişti.
“Hatta işin ucunda kalbiniz varsa, ezin geçin. Gerekirse parçalayın” Demişti. Çoğunlukla burada yaşadıkları için yılda sadece yazın birkaç hafta görüyordum onları. Bu hiç kimseye yetmiyordu ama Kerem amca, burada yaşamak konusunda fazlasıyla ısrarcıydı. Hande teyzem, mert ile bir birimizi bulmamıza
“Şapşik âşıklar. Ben daha siz lisedeyken birbirinizi yanlış anladığınız fark etmiştim ama işte burnunuz sürtsün istedim.” Demesine kahkaha atarken, o gülümseyen yüzü ile
"Çok sevindim ikiniz için ama Bora için aynı şeyi söyleyemem. Sizi fazlasıyla zorlayacaktır " dediğinde Mert,
"Bora amcam, aşkı bilen bir adam Hande teyze. Eminim ki anlayış gösterecek ki kendisinin de yıllardır tanık olduğu bir durum" dediğinde Kerem amcam kahkaha atarak
"Bilmez miyiz hiç. Kükremesi ‘Mert veledi!’ diye kulaklarımızı çınlatıyordu." diye dediğinde kahkahamızı tutamamıştık. Bu esnada içeriye giren İpek ile çığlık atarak yerimden fırladım. İpek,
"Melek!! "diye sevinç çığlığı atarak boynuma sarılırken, ona aynı sevgi ile karşılık verdim. O kadar sıkı sarılıyordu ki neredeyse boynumun kırılacağını hissettim. Ama bunu önemsemeyerek ona sarılmaya devam ettim. İpek ellerini boynumdan çeker çekmez hiç duraksamadan, Mert ile bana baktı ve
"Siz artık sevgilisiniz değil mi?" diye sorduğunda gözlerimi kaçırdım. Yani böyle birden de sorulmaz ki canım diye söylenirken içimden Hande teyzem,
"Çeke çeke Merve'ye çekti buda. Bir Merve ile uğraşamıyordum, şimdi 3 oldular. Vay halimize " dediğinde hepimiz gülümsedik. İpek,
"Oh be arkadaşlarımı bu umutsuz aşklarından kurtardım" dediğinde gözlerim kocaman olmuş hayret ile
"Anlamadım?" diye sordum. İpek
"Ya Mert abim bize her geldiğinde okuldan arkadaşlarda bizde oluyordu. Lanet olsun ki hepsi de Mert abime aşık. Kızların aşkını dinlemekten gına gelmişti. Kız arkadaşı var dedim ama inanmamışlardı. Ben artık onları inandıracak bir yöntem biliyorum" dediğinde ikimizin de birden fotoğrafını telefonu ile çekti ve hızla telefonunda bir şeyler yaptığında
"Ne yapıyorsun?" diye yerimden sıçradım. Yani sosyal paylaşım sitesine koyar, babam görür falan yani bizden duymalı, diye düşünerek. İpek telaşıma sırıtarak
"Watsapp'tan gruba attım " dedi ve ben içimden bir oh çekerek yanına gidip, telefondan her ne yaptıysa ona baktığımda gülümsedim. Bizim resmimizin altına
"Kızlar intihar edebilirsiniz, kaçırdınız bu meteoru artık " diye yazmıştı. Grupta paylaşmış ve kızların hepsinden üzgün smile yağmuru başlamıştı. Gülümseyerek Mert'in yanına gittim ve tam ona sarılacağım sırada Kerem amcamın, uyarırcasına çıkardığı öksürük sesi ile anında kollarımı indirdim. Kerem amcam,
"Bora'ya söz verdim gençler. Ben sözünü tutan bir adamım." dediğinde derin bir of çekip oturduk. Resmen hissimiz içimizde öylece bir birimize baktık. Bu ailenin babaları fazlasıyla korumacıydı. Özellikle konu kızları olunca..
........................................
Akşam ki yemekli eğlenceye Hande teyzem, Kerem amcam, İpek, Mert ve ben katılmıştık. Hande teyzemin benim İstanbul'dan getirdiğim kıyafetimi beğenmemesi üzerine mağazaya gidip kendi kafasına göre bir kıyafet seçmiş ve o ateş saçan gözleri ile
"Kesinlikle itiraz kabul etmiyorum. Anası kılıklı ne bu sadelik " dediğinde o kıyafeti giymekten kurtulamayacağımı anlamış oldum. Neyse ki çok güzel bir seçimdi ve içime sinmeme durumu yoktu...
Kerem amcam, Hande Teyzemi koluna büyük bir zarafetle taşırken, ona gülümsemeyi de ihmal etmiyordu. Mert jilet gibi takımın içinde fazlasıyla kalbe zarar bir duruş sergiliyordu. Ben Hande teyzemin bana almış olduğu kırmızı elbisenin içinde haddimden fazla iddialı duruyordum ve Mert resmen büyülenmiş gibi bana bakıyordu. İpek, her zamanki gibi Hande teyzemin uygun gördüğü ve pembe olan bir elbise giymişti. Ve yanında barda tanıştığım Jack vardı. Kerem amcam Jack konusunda hiç ses çıkarmıyor ve İpek için tek erkek arkadaş olduğunu vurgulayıp duruyordu. Sonuçta adamın tercihleri, kadınlardan yana değildi. Kerem amcam için Jack
“Büyüleyici bir adam” dediğinde Hande Teyzemin
“Jack sana bir büyü yaparım…” diye tehdidine başladı ve sonunu getirmeden ellerini havaya kaldıran Jack,
“Çok şanslı ve tehlikeli bir kadınsın sonsuz saygım var. Benimki sadece bir hayranlık” dediğinde Mert’in kıkırdamasına sadece gülümsedim. Atışmaya bir son verip, keskin ve görkemli bir yürüyüşle gecenin düzenlendiği salona giriş yaptık.
Birçok surat vardı. Neşeli, gülümseyen, kin dolu bakan gözlerdi. Ben Mert’in kolunu sıkarken Mert,
“Güzelim?” diye ne olduğunu sorarcasına seslenince
“Sadece biraz panikledi sorun yok” dediğimde göz göze geldiğim Hande Teyzem
“Panik yok! Heyecan yok! Burası senin. Bunlarda senin iş verdiğin kişiler. Onların paniklemesi ve heyecanlanması gerekiyor. Dik dur! Ve sadece tebessüm et!” dediğinde duraksadım. Bu kadın tam anlamıyla iş kadını ve mevki sahibi olmak için doğmuştu. Kerem amcam, imrendirecek bir aşkla onu süzdü ve
“Sana tapıyorum sarışın” diye söyledi. Salonda emin adımlarla yürüdük. Yaklaşık 3 saat kadar birçok kişi ile tanıştım. Birçok kişi ile atıştım. Tüm şirketin kızlarının Mert’e deli olduğunu gözlerinden anlayabiliyor ve bundan fazlasıyla rahatsız oluyordum. Hele Sofia denen bir kızın konuşurken Mert’in ağzına resmen düşmesi sinirlerimin zıplamasında son raddeydi. Bu olaydan tek keyif alan kişi ise Mert’ti. Nedense onu kıskanmam fazlasıyla hoşuna gidiyordu.
Gece bitmiş ve yorgunluktan artık bayılmak üzereydim. Hande Teyze bu bir haftayı Mert’in yanında geçirebileceğimi fakat bir delilik yapmamam gerektiğini söyleyerek uyarmıştı. Bu beni biraz utandırsa da içimden ‘ böyle bir adamın yanında delilik yapmamak mümkün müydü?’ söylendim ve Mert ile beraber eve geldik.
Evin kapısından girmemizle, alanın tüm bölümüne yüklenen adrenalin, içimi resmen patlatacak seviyeye getirmişti. Titreyen bacaklarım, bu heyecana dayanamayacağımın göstergesiydi. Mert, belimden sarılıp saçlarımı toplayarak açıkta bıraktığım omzuma bir öpücük bıraktı ve
“Çok yorulmuşa benziyorsun güzelim” diyerek fısıldamasına gözlerimi yumarak,
“Fazlasıyla” diyerek karşılık verdim. Mert tekrar öpücük bıraktığı omzumdan dudaklarını çekmeden,
“O zaman uyusak sanırım iyi olacak” dediğinde sesimi kaybettiğimi ve bulamayacağımı hissettim. Onun için sadece başımı sallayarak,
“Hı hı” diyerek karşılık verdim. Mert’in bu tepkime gülümsediğini omuzumdaki dudaklarının kıpırdamasından fark etsem de bu beni rahatlatmamış, aksine daha da alev almıştım. Mert bir anda beni kucakladığı anda ağzımdan kaçan çığlığa engel olamamış ve ardından koca bir kahkaha atmıştım. Bir anda yatak odasında kendimizi bulduğumuzda ise mert bana yine sabahki gömleği uzatıp,
“Bunu giymeni istiyorum. Kokunun tam anlamıyla sinmesi gerekiyor” dedi ve ben kapıldığım büyü ile dudaklarına bir öpücük bıraktı. Mert öpücüğüme anında tutkulu bir karşılık verince kollarında eridiğimi hissettim. Tutkulu bir şekilde devam eden öpüşmenin arasından mert,
“Güzelim bence o gömleği giymeli ve hemen uyumalıyız.” Demesine gülümseyerek,
“Sanırım” diyerek karşılık verdim ve hızla banyoya koştum. Gömleği giydim. Odaya gelip, Mert’in kolları arasına yerleştim ve hızla huzurlu bir uykuya daldım….
1 hafta sonra İstanbul'a dönüş.
Dün gece New York'ta son gecemdi ve sabahında İstanbul'a uçuşum vardı. Mert ile beraber sabaha kadar uyumamış ve beraber vakit geçirmiştik. Çünkü bir daha aylar sonra görüşeceğimiz belliydi. İstanbul’a Şubat ayında gelecekti. Şubat ayına şu anda 5 ay vardı. Onu çok özleyeceğimi biliyordum. Çünkü artık farklıydık. Arkadaşımı dostumu değil, hatta sevdiğimi de değil, ardımda sevgilimi bırakıyordum. Bu gerçekten zor oluyordu. Aramızda saatler vardı ve bu durum 2 yıl gibi çok uzun bir zaman devam edecekti. Ona bu süper üniversiteden kaydını sildir gel de diyemezdim. Ama gelse hiç fena olmazdı.
Hava limanında bekleme salonunda beklerken, uçuş ekranına baktık. Kontuarlar açılmış ve chek-in yapmam gerekiyordu. İşlemi halledip artık Mert'ten ayrılmam gereken bölüme, yani pasaport kontrol bölümüne geldiğimde gözlerimin dolduğunu hissettim. Lanet olsun bu çok kötü bir duyguydu. 1 hafta önce olduğum yerde arkadaşça ‘merhaba’ dediğim adama, şimdi ‘hoşça kal sevgilim’ diyecektim. Bu çok ama çok zor bir durumdu. Mert dolan gözlerimi fark ettiğinde o sıcacık kolları arasına beni hapsetti ve alnımdan öperek,
"Uzun sürmeyecek Gün Işığım" dedi. Bu cümlesi ile yaşlarım yanaklarımda süzülmeye başladı ve Mert derin bir nefes alarak
"Yapma ama Güzelim. En kısa sürede geleceğim." dediğinde bende ona sımsıkı sarıldım ve
"O gün sana gitme deseydim, şimdi bu vedayı etmek zorunda kalmazdık" dediğimde Mert,
"Bizimkisi veda değil güzelim. Her zaman görüşeceğiz artık telefonlarımı açacak, mesajlarıma karşılık vereceksin " dediğinde duraksadı ve gözlerime gülümseyerek bakıp
"Ben bileceğim ki İstanbul'da beni kalbim bekliyor ve sende burada senin yanına gelmeyi iple çeken bir kalbin olduğunu biliyorsun artık." dediğin de gülümsedim. Ona sımsıkı sarıldıktan sonra Mert, dudaklarıma uzunca bir öpücük bırakıp
"Hadi geç kalmadan geç kontrolden " dedikten sonra beni tekrar sardı o sıcacık kollar ile…
Güvenlikten geçtikten sonra geriye baktım ve Mert'in bir an bile gözlerini benden ayırmadığını gördüm. Oda üzgündü, oda kahroluyordu şu duruma ve o büyülü gülümsemeyi bana gitmeden göstermesi için bağırdım
"Seni seviyorum Mepp" diye gözleri ışıldayarak gülümsedi ve oda aynı benim gibi bağırarak
"Seni seviyorum Gün Işığım" karşılık verdi. Bende aynı onun gibi gülümsedim ve uçağa biniş için bekleme salonuna geçtim. Sonrasında ise uçağa binmiştim. Uçak kapılarını kapandığını bildiren bir anonsla, yavaş yavaş kalkış pistine doğru hareket etmeye başladı. Birkaç saniye içinde ise hızlandı ve tekerlekler yerden kesilip, havalandı. Dolan gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Şimdi ise ben gidiyordum. Kalbimin, ruhumun yarısını yerde bırakarak. İçimde hem sevinç kırıntıları, hem de hüzün vardı. Mert benim, ben ise Mert’indim. Çantamda olan defterimi aldım ve boş bir sayfasını açarak,
“ Şimdi seni daha iyi anladım. Kalbinin yarısını ardında bırakıp, gitmek dayanılacak bir duygu değilmiş. Tek tesellim ise seni ardımda bırakırken, senin kalbinin de bir yarısı benimle beraber geliyordu. Onu içimde hissedebiliyorum. Umarım sende benim kalbimi hissediyorsundur…”
………………………….
Saatler sonra İstanbul havalimanına iniyor olduğumuzun anonsu duyuldu. Yarım saat içinde ise sarsıntılı bir şekilde indik. Herkes uçaktan indiğinde bende inmiştim. Valizimi beklemiş ve aldığımda ise çıkışa doğru ilerledim. Çıkış kapısından çıktığımda karşılaştığım kişi ile gülümsedim ve kollarımı iki yana açıp boynuna sarılıp,
"Babacım" dediğimde babam o güçlü kollarını bana doladı ve saçlarımın üzerine bir öpücük bırakarak,
"Meleğim " diye karşılık verdi. Aslında şu 1 haftada onu ve evdekileri ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Ben onlardan hiç ayrı kalmamıştım ki ve ayrı kalmayı da hiç ama hiç düşünmüyordum...
1 Ay sonra
Amerika’dan döneli bir ay olmuştu. Mert ile neredeyse her gün konuşuyorduk. Hatta bu konuşmalar görüntülü boyuta bile taşınmıştı. Mert’in yanından geldiğimden beridir, özlem dolu olsam da mutluydum. Şimdi ise Sıkıcı bir dersin ardından Doruk ile beraber kantine gidiyorduk. Doruk Amerika'dan gelince bana tüm detayları olmasa da her şeyi anlattırmış ve ona, beni cesaretlendirdiği için binlerce kez teşekkür etmiştim. Bu arada babam, hava limanından beni alıp eve götürdüğünde ben, dalgınlığıma gelip annemin resmini şakıyarak anneme verdiğimde annem ile babam arasında önce uzun bir bakışma ardından da babamın öldürücü sorusu ile çok zor durumda kaldım. Babam
"Meleğim sen Mert’in evinde mi kaldın?" diye sorduğunda yutkunup aniden ve hızla
"Hayır, sadece Mert evini göstermek istedi. O esnada fotoğrafı gördüm aldım. Evine gittiğimizde İpek'te bizimleydi." Diyerek durumu kurtarmaya çalıştığımda, pek inanmamış olsa da bana göre inanmış gibi yaptı. Bu düşüncelere kaybolmuş, şapşalca yürürken Doruk,
"Heyy cadı daldın yine " diyerek kendime gelmemi sağladığında
"Evet daldım sanırım" karşılığını verdim. Doruk alaycı bir tavırla
"Aşk başkadır tabi " dediğinde ona gülümseyerek,
"Öyle değil ya da neyse boş ver çay içelim" dediğimde Doruk,
"Tamam, hadi kantine " dedi ve yanımızdan geçen kızın söyledikleri ile duraksadım.
"Abi yok böyle bir çocuk. Lan insan kafasını bir kaldırır, bir bakar değil mi? Ya sürekli telefonda gözleri " dediğinde gülümsedim. Bitiyordum şu lisanstaki kızların erkek tavlama merakına diye düşündüm ve Doruk'un peşine takılarak kantin kapısına doğru yürüdüm. Sonra bir kızın daha
"Öldüm. Bittim ya o nasıl bir meteor " dediğinde bu sefer Doruk,
"Ulan merak ettim şu züppeyi. Bu ne bütün kızlar ondan bahsediyor "diye sinirle soluduğunda ben
"Boş ver dediğin gibi züppenin biridir" dedim ve kantinden içeriye adım attığım. İşte o an içimden atmaz olaydım diye içimden söylendim. Ya da iyi ki attım. Her neyse gözlerim kocaman oldu. Dilim tutuldu, inme indi resmen bedenime ve dudaklarım fısıldadı
"Mert?" diye Doruk anında kahkahayı basarken, kahkahası arasından homurdanarak,
"Züppe ha? " dedi ve yandan bir kız hayran hayran Mert'e bakarak,
"Allah'ım bunu yaratıyorsun madem anladık bir şaheser. İyide bizim öküzü niye yaratıyorsun?" dediğinde resmen sinirle doldum. Mert'i kesiyorlardı. Bundan bir buçuk ay önce olsa sesimi çıkarmazdım belki ama şimdi, bu adam benim kızlar demeliyim diye geçirdim içimden ve hızla kıza dönerek
"Çek gözlerini sevgilimin üstünden " diye çemkirdim. Kız şok içinde bana bakarken bakışlarım, Mert'i buldu. Keyifle gülümserken, bende sırıttım ve hızla yanına gittiğimde boynuna sımsıkı sarıldım. Allah’ım nasıl özlemişim. Nasıl hasret kalmışım bu kokuya. Bu kokunun bedenim için gerekli olan oksijenden daha hayat verici olduğunu bir kez daha hissettim. Çünkü çok özlemiştim. Mert, kulağıma fısıldayarak
"Çok özledim" diye mırıldandığında bende aynı fısıltı ile
"Bende özledim" diyerek karşılık verdim. Sonrasında ise daha da sıkı sarıldık bir birimize. Zaman durmuş, kantin boşalmış gibiydi. Sonrasında ise
"Şubatta geleceğini sanıyordum?" diye sordum. Mert derin bir nefes alarak fısıldadı
"Eve gelen temizlikçi yanlışlıkla sen kokan gömleğimi yıkamış. Bende dayanamadım. Kokunu içime çekmek için geldim." Dediğinde bir kez daha derin bir nefes aldı ve sarılmamız devam ederken, kantinde Rüya'nın acı ile haykıran sesi yükseldi.
"Melek abla! Savaş! " diye bir anda arasında olduğum kollar çözüldü ve Mert ile göz göze geldik. Mert Rüya'ya
"Ne oldu?" diye sorduğunda Rüya, kekeleyerek
"Ce- Cenk tek yakaladılar, kimse yok, Mert abi koş" dediğinde Doruk hızla
"Neredeler?" diye sordu. Rüya ağlamaktan birmiş sesi ile
"Arkada, basketbol sahasının orada" dediğinde, Doruk ile Mert göz göze geldi. Doruk,
"Merhaba ben Doruk. Sende bizim cadının kalbi Mert'sin anlaşılan ve tanışma faslını geçtiğimize göre sonra kaynaşırız koş!" dedi. Mert üstelemeyerek hızla Doruk'un peşinden koşup, kantinden çıktı.
............................................
Basketbol sahasının oraya geldiğimizde ortalıkta kimse yoktu. Sadece sahanın tam ortasında iki büklüm yatan Savaş vardı. Kardeşim orada hırpalanmış, hatta fazlasıyla hırpalanmış bir şekilde yatarken Mert, hemen fırlayarak yanına gitti ve Savaş’ı başından tutarak kavradığında
"Savaş, minik fare iyi misin?" dediğinde bizlerde hemen yanı başına ulaşmıştık. Gözlerimden akan yaşa engel olamıyordum. Doruk,
"Ben arabayı bu tarafa getiriyorum. Hastaneye götürelim." dediğinde Mert başı ile onayladı. O arada gözlerini açan Savaş'tan çıkan sözler ile Mert'in kalbine resmen bıçaklar saplandı.
"Mert abi?" diye sordu. Sanki Mert’in burada oluşuna inanamıyor gibiydi. Mert,
"Efendim abicim? Buradayım bak " karşılığını verdiğinde Savaş,
"Ablam seni affetmiş olabilir ama ben seni, beni yalnız bırakıp gittiğin için hiçbir zaman affetmeyeceğim" dedi ve gözleri Doruk'u bulduğunda
"Doruk abi kalkmama yardım eder misin? Yürüye bilirim " dediğinde Doruk, Savaş’ın koluna girerek onu hızla yerden kaldırdı. Yavaşça yürütmeye başlattı. Mert ile göz göze geldim. Bu duyduğu ile kalbinin acıdığı her halinden belli oluyordu ve fısıldadı acı ile dudakları
"Bana çok kızgın" diye ve ben ona sarılarak fısıldadım, onu teselli etmesini umarak,
"Hayır, sana çok kırgın canım" dedim. Evet kırgındı. Onu ardında bırakıp, kaçtığı için çok kırgındı. Bu kırgınlığın geçmesi cidden zaman alacaktı...