Yaklaşık 7 aydır görmediğim Mert'i görecektim. Aylar sonra hiçbir mesajına karşılık vermediğim, hiçbir aramasını cevaplamadığım, sesini duymadığım, yüzünü görmediğim ve kalbimin, ruhumun deli gibi özlediği çocukluk, gençlik aşkımı görecektim. Değişmiş midir? Gerçi onun değişimi beni ardında bırakıp giderken başlamıştı da acaba daha ne kadar çok değişmişti. Yeni arkadaşları olmuş mudur? Acaba dostları ya da büyük bir şok yaşatıp karşıma kız arkadaşıyla çıkar mıydı? ‘Yok ya o kadarını da yapmaz değil mi? Yapmaz yani’ diye içimden geçirirken içimdeki cadaloz ellerini beline koydu ve
"Seni bırakıp giderken düşünmeyen adam, sence bunu düşünür mü?" diye söyledi. Haklıydı. Beni bırakıp giderken ne kadar üzüleceğimi bile düşünmemişti. Şimdi karşıma bir kız çıkarıp, bu benim hayatımın aşkı dememesi için her hangi bir neden yoktu ki. Diye düşünürken, Doruk'un sözleri geldi aklıma
"Ya oda seni sevdiği için kaçtı ise " diye ve elimdeki son kıyafetimi de valizime koyup, fermuarını kapadım. Bunu gidince öğrenecektim. Ardına bakmadan, kaçar gibi gidişinin nasıl bir sebebi varsa ban anlatacak ve bende dinleyecektim. Bu bir kız dahi olsa güçlü olacak, bunun için onu suçlamayacaktım. Sonuçta onu seviyorum diye beni sevmek zorunda değil. Yarın sabah erkenden uçuşum vardı ve Mert, beni hava limanın da karşılayacaktı. Hande teyzemin evinde kalacaktım. İpek dört gözle beni bekliyordu. Bana anlatacağı birçok şey olduğunu söyleyip duruyordu. Ben ise fazlasıyla heyecanlıydım. Hayatımda ilk defa tek başıma bir yolculuk yapıyordum. Amerika'ya daha önce hiç gitmemiştim ve New York sokaklarında gezmek hep hayalimdi. Babam, beni muhakkak götüreceğini söylemişti ama hiç fırsat olmamıştı. Bu düşüncelerden sıyrılarak yatağımın üzerinde duran valizimi aşağıya indirip, kapının yanına bıraktım. Ve yatağımın yanında duran Mepp defterimi elime aldım. Gitmeden konuşmak istedim onunla ve boş bir sayfasını açtım. Derin bir nefes alıp, yazmaya başladım.
"Sen gittin ama ben geliyorum Mep. İlk söylediğim kelime gibi kalbime işleyen adam, kalbimin tek sahibi olan sana geliyorum. Ne hissediyorsun bilmiyorum? Ya da kimi bekliyorsun? Dostun, arkadaşın Meleği mi? yoksa sevdiğin kızı mı? Sen hangisini bekliyorsun bilmiyorum ama ben, beni seven Mepp'i görmeye geliyorum. O beni görmek için cama yapışan küçük Mep'i, babamın her tehdidine rağmen çaktırmadan yanağımı öpen Mep'i, yanımdan bir an bile ayrılmayan Mep'i. Lütfen kırma kalbimi, sarıl sımsıkı bırakma, öyle bir şey yap ki görmek şöyle dursun, iliklerime kadar hissedeyim seni”
Gözümden süzülen bir damla yaşı elimin tersi ile sildim ve defterimi kapattım. Derin bir iç çekerek çekmecemin üzerine koydum ve yatağıma uzandım. Gözlerimi kaparken huzurlu bir uykuya doğru bıraktım kendimi…
.......................
Çamdan süzülen güzel güneş ışıkları beni gülümseterek uyandırdığında keyifle mırıldanarak,
“Saatler sonra Mert’i göreceksin kalbim. Onun için bu gün yapacağın tüm aptallıklara göz yumacağım” dedim ve hızla yataktan kalkıp, banyoya geçtim. Yarım saatlik banyo ve hazırlanmanın ardından Salona inmiştim. Annem Gülümseyen o melek yüzü ile
“Meleğim” diye seslendi ve bana sımsıkı sarılarak, öptüğünde Babam, şikayetçi bir ses tonunda
“Seni o veletin yanına gönderdiğime hala inanamıyorum” dediğinde Savaş sert bir ses ile mırıldanarak,
“Bende “ dediğinde Babam ile sert bakışmalarına anlam verememiştim. Babam sanki gözleri ile Savaş’a tek kelime edersen canına okurum diyordu. Savaş’ta bu tehdide boyun eğiyormuşçasına susuyordu. Bu durumu her ne kadar garipsesem de üzerinde durmamış ve kahvaltımı yapmaya başlamıştım.
Yaklaşık 1 saate kahvaltı yapılmış ve hızla yola çıkılmıştı. Yanımda her zamanki gibi Babam ve Savaş vardı. Halen daha şoklardaydım. Babam, Bora yılmaz, beni kendi isteği ile bir başıma Mert'in olduğu bir yere gönderiyordu. Şaşılacak bir durum elbette ama bunun detayını gelince öğrenecektim. Şu anda kendimi sadece yaşayacaklarıma hazırlıyordum. Doruk, beni uğurlamak için eve yetişememişti ama hava limanına yetişeceğini söylemişti. Kesinlikle yetişeceğinden emindim..
Araba havalimanından içeriye girdiğinde, Kalbimin hızlandığını hissettim. Derin bir nefes aldım ve duran arabadan indim. Valizimi arabadan Savaş indirdi ve içeriye girdiğimizde heyecandan ayaklarımda titremeye başlamıştı. Daha çok uzun bir süre vardı ama bu yolun sonunda Mert vardı. Onun için bedenimin verdiği bu tepkiye şaşırmıyordum. Kontuara geldiğimde, biletimi almak için pasaportum ve kimliğimi uzattım. Yavaşça valizimi teslim ettim, biletimi aldım ve güvenlik kontrole tam girecektim ki Doruk'un sesi arkamdan duyuldu.
"Cadııı!!" diye ve ona hiç dönmeden gülümsedim. Bu gülümsememe babam
"Bu çocuk daha beni tanımadı galiba?" diyerek hırladığında gözlerim kocaman oldu. Panikle
"Baba sakın! O benim tek dostum lütfen. Lütfen kalbini kıracak bir şey söyleme, o bana öyle hitap ediyor" dediğimde babam gülümseyerek,
"Dostun olduğunu biliyorum Meleğim. Aksini sezseydim canına okurdum zaten" dediğinde derin bir nefes aldım. Sonrasında ise Doruk’a döndüm. Bu dönüş ile anında Doruk’un kolları arasında kaldım ve fısıldadım
"Kendini öldürtmeye mi çalışıyorsun?" diye Doruk,
"IIIIII hayır" dediğinde elleri bedenimden çekilmişti ve gülümseyerek fısıldadı korku dolu sesi ile
“Sen gidince kaza süsü vermez, değil mi?” diye sorunca kıkırdayarak,
“Emin değilim.” Karşılığını verince Doruk,
“Biliyor musun fena olmaz sıkıldım bu hayattan ama en azından şu lisansı bitireydim be cadı” dediğinde ise lafa karışan babam,
“Seni duyuyorum” diyerek hırladı ve Doruk gözlerini kocaman açarak,
“Bora bey, hakikaten radar gibi kulaklarınız var. Gerçekten siz asla yaşlanmazsınız. Mükemmel bir bünyeniz var” dediğinde babam derin bir nefes aldı ve daha sert çıkan sesi ile
“Daha mükemmel olarak bilinen yumruklarımda var görmek ister misin Doruk?” diye söylenince Doruk’un resmen yutkunduğunu gördüm. Sonra benimle göz göze gelerek,
“Sen döndüğünde hala hayatta mı olurum bilmiyorum ama Sakın söylediklerimi unutma cadı " dediğinde gülümseyerek başımı olumlu anlamda salladım. Sonra ise
"Unutmayacağım söz" karşılığını verdim. Tam gidecekken geriye dönüm ve Doruk ile göz göze geldiğimde
"İyi ki varsın Doruk. Teşekkür ederim " dediğimde babam, gülümseyerek ikimize bakıyordu ve arkadaşlığımız gerçekten hoşuna gitmişe benziyordu..
...............
Kontroller yapıldıktan sonra uçağa binmek için bekleme salonuna geçerken, beni uğurlayan üç yakışıklı adama el salladım. Tam arkamı dönecektim ki o yakışıklı adamlardan en küçüğü olan Savaş'ın sesi yükseldi. Dönüp tekrar ona baktığımda, yutkunmamı sağlayan o acı sözleri döküldü ağzından
"Abla, Mert abime beni bırakıp gittiği için çok kırgın olduğumu söyle. Beni yalnız bıraktığı için, onsuz girdiğim kavgalarda yediğim her yumrukta, biraz daha kırılıyorum ona ve hiçbir yumruğun acısı geçmiyor " dediğinde gözlerim doldu. Oda kırgındı. Çünkü onun abisiydi. 7 ay öncesine kadar hep yanındaydı. Kavgasında arkasında, gülüşünde karşısında, eli her kalkıştığı işte omzundaydı ve oda yalnız kalmıştı o gittiğinde. Evet, Doruk ile iyi kaynaşmışlardı ama kesinlikle onu Mert'in yerine koymamıştı. Koymazdı da ama Mert'e oda benim gibi kırgın ve faslasıyla kızgındı...
……………………….
1 saatlik beklemenin ardından uçak havalanmıştı ve Mert'e doğru uçuşum başlamıştı. Çok uzun bir süre vardı iniş için ama kalbim sanırım yerinden çıkacaktı. Uyumaya çalıştım olmadı. Kitap okumaya çalıştım olmadı, müzik dinlemek istedim oda olmadı. Aklım tamamı ile Mert ile karşılaşmada neler olacağı ile doluydu. Ne diyecektim ki ona, ya da ilk kelimem, cümlem ne olacaktı.
"Merhaba Mert? Selam Mert? Ya da Mep? Elini mi sıkmalıydım? Yoksa sarılmalı mıydım? Ne yapacaktım ki ya değişmişse” offf diye ofladım ve içimden kalbime
"Yalvarırım ne hissediyorsan yapmam için bana cesaret ver. Onu en çok sen özledin. Lütfen " diye yalvardım ve elime aldım yine Mep defterimi. Sayfalarını çevirmeye başladım. Ne çok konuşmuşum bu defterde onunla ve ne çok sitem etmişim diye okuduklarıma tatlı tatlı tebessüm ederken gözlerimi kapadım.
Uçakta birçok kez uykuya dalmış, değişik rüyalar, hatta kâbuslar gererek uyanmıştım. Her uyanışımda gördüğüm kâbusa sızlanarak birkaç dakika kendime gelmeye çalıştım. Ve 1 aktarma inişinin ardından son kez havalanmıştık. Bedenim bu uzun yolculuğa dayanamayarak, tekrar ve uzun bur uykuya kendini teslim etmişti.
…………..
Derin bir uykunun arasında hostesin anonsu ile kendime geldim. İngilizce konuşarak, John F. Kennedy hava limanına iniş için alçaldığımızı söylüyordu ve kemerlerimiz bağlamamızın gerektiğini. Koltuğumu dikleştirdim, çözmüş olduğum kemerimi bağladım, elimde yolculuk boyunca hiç bırakmadığım günlüğüm vardı. Ona baktım ve gülümsedim. Sadece 20 dakika sonra Mert ile karşı karşıya kalacaktım. Kalbim bu düşünce ile daha da hızlandı. Ben bu heyecanımı dindirmek için derin derin nefesler alırken, bir nebze olsun rahatlamayı umuyordum ki olmuyordu...
20 dakikalık bir zamanda uçağın tekerlekleri pist ile buluştu. Gürültülü bir inişin ardından, 10 dakikalık bir zamanda uçağın ön kapısı açıldı. Ayakta olan yolcular teker teker dışarıya çıkmaya başladığında bende adımlarımı attım ve uçaktan çıktım. Uçaktan çıkan herkes hızla pasaport kontrolüne koşuyordu. Benimde hızla gitmem gerekiyordu ama her an bayılacakmışım gibi hissediyordum. Pasaport kontrolüne gelmiş ve geçişi yaptıktan sonra yaklaşık yarım saat bagajımı bekledim. Nefesim ciğerlerime yetmiyordu. Elim ayağım titriyordu. Gözlerim etrafı taradığında ileriye doğru baktım.
“Exit (Çıkış)” yazısını gördüm. O paravan kapının ardında Mert vardı. Tüm ihtişamı ile beni bekliyordu. Ne olacağını, nasıl karşılayacağını bilmiyordum ama o kapının ardında kalbim vardı. Burada içimde değil, orada onunla atıyordu. Ve ben bunları düşünürken valizim göründü. Dönen bagaj panelinin üzerinden, yavaşça eğilip, aldım ve kolunu çekip sürüklemeye başladığımda içimde çağlayan kalbime
"Lanet olsun sakın bayılma! Sakın! " diye çemkirdim. Minik adımlarla kapının oraya kadar geldim ve beni görünce otomatik açılan kapıdan çıktım. Sevgilisini, annesini, arkadaşını bekleyen bir sürü kişi vardı. Çoğu gülen yüzlerle bir birine sarılıyordu. Onların arasında gözlerimi dolaştırdım. Aradığım yüz, görüş alanıma girmiyordu ki tamda o anda bir çift kahverengi gözlerde duraksadım.
Özlemle bakan. Bakışlarında tebessüm olan gözler, bana tüm duyguları ile bakan gözlerdi. Kalbim teklerken, nefes almayı bile unutmuştum. Mert'in gözleriydi bu kahveler, onun bakışından yayılıyordu tüm bedenime bu büyülü his. Dimdik duruyordu. Elleri cebinde bana bakıyordu. Yüzünde bir gülümseme, gözlerinde ise özlem vardı. Hissedebiliyordum. Kalbimin atışı, nefesimin yetemeyeceği kadar hızla çarpıyordu. Bu bakışmayı bozmadan bana doğru yürümeye başladı. Adımları yavaştı. Her adımda yüzü daha da gülümsüyor, bakışları daha da anlamlı bakıyordu. Tam karşıma geldiğinde, ne diyeceğimi bilemeden gülümsediğim. Ve Mert'te bana gözlerine kadar ulaşan bir gülümseme ile karşılık verdi. Artık konuşmamızın gerektiğini fark ederek elimi uzattım ve
"Merhaba " dediğimde Mert, gülümsemesini soldurarak gözlerini ona uzattığım elime kaydırdı. Çatık kaşlarla bir kaç saniye elime baktıktan sonra o kahverengi gözleri, gözlerim ile buluştu. Derin bir nefes aldıktan sonra oda elini uzattı ve o sıcacık olan elinin içinde elim kayboldu. Gözleri gözlerimden bir saniye bile ayrılmazken, ne olduğunu anlamadan Mert’e doğru çekildim. Başım onun o kaslı göğsü ile buluştuğunda derin bir nefes aldım. Beni, aylardır koklamadığım kokusu ile sarıp sarmalamıştı. Elleri bedenimi sımsıkı sarıyordu. Tam boynumun orada derin bir nefes aldığını hissettim. Ayaklarım titriyordu. Her an düşebilirdim. Bu koku ne kadar mükemmeldi. Mert’in kolları, bu göğsü nasıl da benim gibi hissettiriyordu. Sanki orası bana aitti ve ait olduğum yeri bulmuşum gibiydi. Ben bu duygu ile baş etmeye çabalarken, o mükemmel kelimeler dudaklarından döküldü. Mert,
"Hoş geldin Gün Işığım. Hoş geldin" dediğinde gözlerim doldu. Lanet olsun işte bunu hiç beklemiyordum. Ne diyecektim? Hoş buldum? Hoş buldum arkadaşım? Hoş buldum Mert? Diye aklımdan geçirirken, kalbim tepinerek haykırdı.
'Hoş buldum Meppp' diye ve dudaklarım ilk defa aklımın değil, kalbimin emri ile fısıldadı,
"Hoş buldum Mepp. Hoş buldum" diye. O anda Mert'in daha da sıkılaştı kolları, gözlerim doluyordu. Buna engel olmak istiyordum ama olamıyordum. Gün Işığım demişti. Cimcime değil, Gün Işığım demişti. Ellerim, onun sırtına kendiliğinden dolanırken kalbimin eline geçti tüm iraden ve içimden geçeni fısıldadım.
"Çok özledim" diye. Derin bir nefes alış hissettim önce ve alındığı gibi verildi. O his tüm bedenimi yakarken, Mert’te benim gibi fısıldadı kulağıma
"Bende " diye. Ben gözlerimi kapadım ve hıçkırmamak için kendimi zor tutuyordum. Özlemiştim evet. Sevdiğim Mep'i, arkadaşım dostum Mert’i, beni sinirlendirip tepinme mi sağlayan veledi özlemiştim. Ben bu duygu yoğunluğunda kaybolurken, kahkaha atmama neden olan Mert’in kelimeleri kulağıma geldi
"Şimdi bir yerlerden Velet diye haykıran Bora amca çıkarsa, Amerika topraklarına gömmeyin sakın beni" dediğinde cidden aylardır özlediğim kahkahayı tutamamıştım ve daha da sıkı sarılmıştım. Anlamamıştım evet, öyle seni seviyorum kelimeleri geçmemişti aramızda ama şu anda ona sarılırken hissettiğim tek şey özlemdi. Özlemişti beni ve bende onu özlemiştim.
............................................
Birbirine sarılmış bir şekilde orada ne kadar durduğumuzu bilmiyorum ama Kollarından çıktığımda göz göze geldik. Mert'in öyle bir bakışı vardı ki o bakışlarda kaybolabilirdim. Bu duygu yoğunluğunda, doldu dolu olan gözlerim ve gözlerimden firar eden bir damla gözyaşım yüzülürken yanağımdan, Mert'in parmağı değdi yanağıma. Başparmağı ile silerken gözyaşımı şefkatle fısıldadı.
"Ağlama gün ışığım" diye ağlamak ile gülmek arasında bir hıçkırık kaçınca ağzımdan söylendim
"Cimcimeye ne oldu? "diye Mert gülümseyerek
"Sanırım büyüdü" karşılığını verdi ve bir şey söylememi beklemeden tekrar sardı beni o şefkatli kolları. Bir kaç saniye böyle durduktan sonra fısıldadım
"Hande teyzem gelmedi sanırım " diye Mert'in yüzünü görmesem de güldüğünü duyabiliyordum ve tekrar göz göze geldiğimizde, o mükemmel gülüşü ile konuşmaya başladı. Elleri halen daha belimdeydi ve ben, onun kolları arasından çıkmamak için içten içe dua ediyordum. Mert,
"Hande teyze bize bu gece yardım edecek " dediğinde kocaman olmuş gözlerim ile ona baktım, şaşkın çıkan ses tonuyla
"Ne konuda bize yardım edecek ?" sordum. Mert, beni kolları arasından çıkardı, yerde duran valizimi sapından, beni elimden tutarak yürümeye başlarken
"Bende kalıyorsun gün ışığım" dedi ve ben bir şok daha yaşadım. Anında kendimi toparlayarak
"Babam? " diye sordum. Mert anında cevaplayarak
"Hande teyze uyuduğunu söyleyecek. Uzun bir yolculuktu, arkasını sormayacaktır" dediğinde hızla
"Kerem amca?" diye sordum. Mert bir anda durup, benimle yüz yüze geldi. Benim nutkum tutulurken o, gayet net bir sesle
"Ben her şeyi ayarladım. Konuşacak çok şeyimiz var. Senin söyleyeceklerin, benim söyleyeceklerim lütfen" dediğinde şaşkın gözler ile ona baka kaldım. Bu büyülü sahneden, anında kendimi toparlayarak çıktım ve
"Ta-tamam" dediğimde Mert, gülümseyerek,
"Hadi o zaman" dediğinde içimdeki sevinç, yüzümdeki gülümseme ile peşine takıldım. Havalimanından çıktığımızda, hızla otoparka doğru yürüdük. Bir kaç dakikalık yürüyüşün ardından, Mert'in arabasının önünde durduğumuzda gülümsedim. Hala spor araba merakı diye geçirdim içimden ve bu halimi fark eden Mert,
"Sakın aklından geçeni dile getirme " diyerek beni tehdit etti ve ben tüm gırgırı mı yutup kıkırdadım. Arabaya bindiğimde çok geçmeden Mert'te arabaya bindi. Göz göze geldiğimizde, bana o sıcacık gülümsemesini gönderdiğinde içimdeki umut hızla yeşermeye başladı. İçimden yalvardım Allah'ıma "Lütfen hissettiğim gibi olsun bu his. Yanılmayayım lütfen. Lütfen " diye.
Yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuğun ardından, Mert'in kaldığı evin önünde durmuştuk. Hani şu filmler de gördüğümüz Amerikalı evler var ya kendi bahçesi olan, güzel evler. Onlardan birinde oturuyordu ve bu evin babamın evi olduğunu biliyordum. Babam, annem ile karşılaşmadan önce yüksek lisansını Amerika da almıştı ve bu evde kalmıştı. Mert buraya gelince evi kalması için ona vermişti. Gülümseyen suratım ile eve bakarken Mert, elinde valizim arkamdan yaklaşıp
"Bir de içeriden bak bakalım beğenecek misin?" dediğinde gülümsemem daha da artarak takıldım peşine
Kapıdan girdiğimiz de etrafa baktım. Tam anlamıyla babamın zevkiydi. Bu evin her halinden belli oluyordu. Mert hiçbir şeyi değiştirmemiş, olduğu gibi bırakmıştı. Bu duruma gülümsediğim de ise tam boynumun orada nefesini hissettim. Resmen yakıcı ama bir o kadar da büyüleyici olan nefesi ile fısıldadı
"Tam babanın tarzı değil mi?" diye ve ben, iyice gülümseyerek
"Kesinlikle" dedim. Gözlerim etrafı taramaya devam ettiğinde, karşılaştığım resim ile gülümsemem bir anda şaşkınlığa dönüştü. Şok olmuş sesimle
"Annem mi o?" diye fısıldadım. Hızla resmin olduğunu yere doğru gittim. Çerçeveyi elime aldığımda gülümsedim. Çok gençti, hatta öğrencilik yıllarından bir fotoğraftı, hala aynı güzellikteydi ve haberi yok iken çekilmiş bir fotoğraf olduğu belliydi. Ama bildiğim kadarı ile babam, İstanbul'a döndüğünden beridir Amerika'ya sayılı kez gelmişti ve her geldiğinde de dedem ile babaannemin anında kalmıştı. Bu hatırladıklarım ile daha da gülümserken içimden geçirdim ' ta o zamanlardan babamın aklındaymış yani annem' diye. Buna çok sevindim ve Mert'e
"Bunu alıyorum, İstanbul'a götüreceğim. Annemin çok sevineceğinden eminim " dediğimde Mert gülümseyerek,
"Bora amcanın Azra yengeye olan aşkı muhteşem. Annem ile babamdan sonra hayran kaldığım tek aşk" dediğinde gözlerime o sıcak bakışlarından gönderdi ve ben hemen
"Buralara kadar aşkın için geldiğini sanıyordum?" dedim. Mert'in yüzü garip bir hal aldı ve kaşları çatık
"Ne gibi bir aşk? " dediğinde duraksadım ve içimdekini kusar gibi sitemle
"Ben, Amerika’yı sevdiğinin peşinden gitmek için tercih ettiğini ve gittiğini düşündüm “ dediğimde bakışları bir anda o sıcaklığını kaybetti ve iki adımda dibime kadar gelip, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O muhteşem kısık sesi ile
"Kim için gittiğimi düşünmek yerine, kimden kaçtığımı düşünseydin keşke" dedi ve ben, kala kaldım. Bir kaç saniye gözlerine şaşkınca baktıktan sonra titreyen sesim ile
"Ki-kimden?" diye sorduğumda Mert, derin bir nefes aldı ve
"Sana odanı göstereyim gel. Duş al bir rahatla, bende yemek hazırlayayım. Yeriz bütün gece bizim ve 1 hafta buradasın, konuşacak çok zamanımız var " dediğinde yutkundum. Ya ben değilsem kaçtığı diye içimden geçirdim. Doruk'un sözleri geldi aklıma
"Git ve ona, neyi hissettiğini göster. Dostun olduğuna bakma sarıl" diye ve hemen kendimi toparlayarak peşine takıldım. Merdivenlerden çıktığımızda iki oda karşımızda belirdi. Mert sağdaki odanın kapısını açtığında bana döndü ve
"Temiz havlu banyodaki dolapta, duşunu al ve istesen biraz uyu, dinlen. Yemek olunca ben seni uyandırırım" dedi ve valizi odanın içine bırakıp çıkarken
"Mert!" diye seslendim. Kolundan tutarak durduğumda
"Sadece öyle düşünmüştüm ve bunu birden habersiz olarak yaptığın için inandım da " dedim ve gözlerine bakarak fısıldadım
"Ya bunu ben yapsaydım? " diye sorduğumda Mert, gözlerimin içine bir süre baktıktan sonra net bir sesle
"Ben gitmene izin vermezdim..." dedi ve gözlerini gözlerimden çekip odadan çıktı. Beni, duyduğum bu acı cevap ile bir başıma bıraktı. Aklıma kötü şeyler getirmedim. Evet, ikimizde kırgındık ama ben ondan daha fazla kırgındım. Onun için bu gece açıklama yapacak olan oydu ve zorundaydı.
Hızla valizimden pijamalarımı çıkardım ve banyoya girdim. Üzerimi çıkardım ve yavaşça duşumu altına girdim. Su, gerçekten iyi gelmişti ve bütün yorgunluğumun su ile akıp gittiğini hissettim. 20 dakikalık bir duşun ardından, suyun altından çıktım ve kurulanıp, üstümü giydim. Aynı hızla saçlarımı kuruladım. Tüm işlerimi bitirdikten sonra odadan çıktım ve merdivenlerden inerek enfes kokunun peşine takıldım. Uçakta bir şeyler atıştırmıştım ama şu anda kurt gibi acıkmıştım. Mutfağa girdiğimde Mert'in de eşofmanlarını giymiş olduğunu gördüm. Eninde tabak en iyi yaptığı yemeği yapmış servis yapmaya çalışıyordu. Spagetti makarna onun elinden daha bir güzel olurdu ve gülümseyerek yanına gittiğimde
"Çok güzel görünüyor" dedim. Mert yüzüme gülümseyerek
"Senin kadar değil" dedi. Duyduğum iltifat ile donup kaldığımda gülümseyerek
"Gel bakalım tadını da beğenecek misin?" dediğinde transtan çıktım ve masaya geçip oturdum. Gülümseyerek tadını hiç unutmadım Mert ve sen gittiğinden beri hiç yemedim.” dediğimde yüzüme sıcacık bir gülümseme gönderdi. Önümde duran makarna tabağının yanına kola da koyup,
"Hadi bakalım " dediğinde sessizce yemeye başladık. Tadı aynı, güzeldi. Mert'in elinden yapıldığı belliydi ve elinin lezzeti tadına işlemişti. Tamam, abartmış olabilirim ama bu makarnayı Mert yaptı. Bana başka lezzette geliyordu ve makarnanın lezzetine doyamadan Mert'in sorusu ile duraksadım
"Okul nasıl iyi mi? " diye sordu ve ben bu sorusuna
"Eksik" diye cevap verdim. Mert şaşırarak
"Ne eksik?" diye sordu ve ben gözlerine bakarak
"Sen yoksun, dostum arkadaşım olan sen, beni yapa yalnız bıraktın. Onun için eksik" dediğimde gözlerindeki kırgınlığı görebiliyordum. O anda kurduğum cümleye bin lanet okudum. Buraya dostum demeye değil ne hissettiği göstermeye gelmiştim. Mert’in sessizliğini fırsat bilerek, bu sefer ben sordum
"Senin okul nasıl?" diye Mert, biraz duraksadıktan sonra
"Aynı farklı bir şey yok" dediğinde bu sefer kırgınlık sırası benimdi ve tam başka bir şey diyecekken telefonumun sesi yankılandı. Telefonum salondaki masanın üzerindeydi ve ben hızla masadan kalkıp, çantamdan telefonumu aldığımda, ekranda arayan ismi görmem ile gülümsemem bir oldu.
"DEV" arıyordu ve ben telefonu cevaplayarak
"Efendim dev" dediğimde, aynı benim gibi sıcak gelen ses tonuyla Doruk,
"Cadı" dedi. Onun bu hitabını duyduğumda daha da gülümsedim ve doruk hiç beklemeden,
"Nasıldı yolculuk?" diye sordu. Gülümsememe ara vermeden,
"Yorucu bir yolculuktu dev. Mert ile yemek yiyoruz şimdi" dediğimde Doruk,
"Sesin iyi geliyor " karşılığını verdi ve ben daha da kahkaha atarak
"Evet, iyiyim" dediğimde Doruk,
"Tüm ayrıntıları olmasa da çoğunu anlatacaksın ona göre " dedi ve bende onun böyle bir kız gibi meraklanmasına kıkırdayarak,
"Tamam, canım. Kesinlikle " diyerek karşılık verdim. Bir kaç dakika daha konuştuktan sonra telefonu kapadım. Elimdeki telefonu masanın üzerine bırakıp arkamı döndüğümde, sırtını kapıya yaslanmış ve soru saçan bakışlar eşliğinde bir çift göz ile karşılaştım ki bu gözler, hiçte iyi bakmıyordu. Aynı bakışları gibi soru ve kızgınlık yüklü olan sesi ile
"Kimdi?" diye sordu. Ben, Mert'in sert bakışlarına karşılık, ürkek bir ses ile
"Dev " dedim ve sonra hemen düzelterek
"Şey Doruk, yüksek lisanstan arkadaşım" dediğimde Mert, kaşlarını kaldırarak şaşkın, bir o kadar da kızgın bir ses tonu ile
"Sabahın 4 de seni arayan, merak eden bir arkadaş ha?" diye sordu ve hiç cevabımı beklemeden hızla arkasını dönüp kapıdan çıkmaya yeltenirken,
"İyiymiş" dediğini duydum. Bu kelimesi tüm bedenimin sinirle dolmasını sağladı. Onca zaman beni bir başıma bırakıp, üstüne birde şu anda burada olmama onunla konuşmama en cesareti veren bir arkadaşım için tepkisi ve sitemi yanlıştı. Bu düşünceler ile kendimi tutamayıp patladım ve arkasından sert çıkan sesimle
"Ne bekliyordun?" diye bağırdım. Mert, arkası bana dönük olarak duraksadığında da duraksamadan devam ettim sitemime
"Beraber başvurduk biz o üniversiteye ve sen, benim tatile gitmemi fırsat bilip, hemen tercihini iptal ettin. Buraya başvurdun. Oda yetmezmiş gibi kabul edildiğin güne kadar söylemedin bile. Yapa yalnız bırakıp, gittin beni. Sadece beni de değil, Savaş’ı da Rüya'yı da. Şimdi, beni düşünen bir arkadaşım var diye sitem etmeye hakkın yok! " dediğimde Mert, yavaşça bana döndü ve göz göze geldik. Aramızda sadece 5 adımlık bir mesafe vardı. İki adım atarak o mesafeyi daha da aza indirdi. Sakinliği ve sakin bakışını çözemiyordum. Köpürmesi, onunda bağırması gerekmiyor muydu? Birkaç saniyelik bakışının ardından, derin bir nefes alarak
"Senin ailen yanındaydı. Savaş yanındaydı. Rüya yanındaydı " dedi. Ellerini iki yanına açarak sesini yükseltti ve içimi yakan sözlerini sıralamaya başladı.
"Ben? Ben burada bir başımaydım. Kimsem yoktu. Çıkmadın tamam mı? Bir an bile çıkmadın aklımdan. Her gün mesaj attım, cesaretimi topladığım her an aradım, hiçbirine cevap vermedin. Asıl sen, beni bir başıma bıraktın. Ne güzel arkadaşında olmuş bak ve ben aklına bile gelmemişim" dediğinde, o duraksadı ben, ise boğuldum içime akan gözyaşlarımla ve devam etti konuşmasına
"Omu korudu seni okulda? Ya da omu kurtardı Savaş’ı? Omu sarıldı sana hüzünlendiğinde? Omu sildi gözyaşını? Peki ya ben, beni hiç düşündün mü? Bir yarası varsa kim sarıyor acaba diye? Sırf seni uyanık yakalayabilmek için sabahlara kadar uyumayıp arıyordum. Telefon sadece çalıyordu ama sen açmıyordun. Hiç dedin mi bir derdi mi var diye? Sana 'gitmem gerek' dedim sen, ' neden' diye sormadan 'git' dedin. Melek sen, ' gitmem gerek' deseydin ben sana, ' neden' bile demezdim. " dediğinde titreyen sesimle fısıldayarak
"Ne-ne derdin?" diye sordum ve aldığım en yıkıcı cevap oldu bu cevap
"Gitme derdim " dedi ve içime akan gözyaşlarım, bu sefer yanaklarımdan süzüldü ve hıçkırıklarım arasından
"Mert neden? Yalvarırım neden gittiğini söyle. Karşındayım işte söyle!" dediğimde Mert, gözlerime yüzüme daha da yaklaşarak baktı ve yutkunduğunda eli yüzüme gitti ve fısıldayarak
" Boş ver, hadi git yüzünü yıka da yemeğimize devam edelim" dediğinde tepinmek istedim. Hani bildiğiniz istediği olmayınca tepinerek ağlayan çocuklar var ya işte, onlar gibi tepinerek ' söyle!' diye bağırmak istedim. Mert, tam arkasını dönecekken kolundan yakaladım ve yüzüme bakmasını sağlayıp, fısıldadım
"Lütfen söyle " diye. Mert, derin bir nefes alarak tekrar baktı gözlerime ve daha sakin bir ses tonunda,
"Hadi cimcime yıka yüzünü. Sakinleşelim konuşuruz tamam mı ?" diye sorduğunda içimde yeşeren umut, bir anda sararıp soldu. Lanet olsun! Lanet olsun! Diye içimden geçirirken, hıçkırığım daha güçlü çıktı dudaklarımdan. Bu hıçkırık, arkasını dönüp adım atmaya hazırlanan Mert'i anında durdurdu ve bir anda bana dönerek kolları arasına almasını sağladı. Hıçkıran ve artık yıkılmak üzere olan bedenimi ayakta tutmak için desteklercesine sımsıkı sarıldığında daha güçsüz, bir o kadar da yalvarırcasına fısıldadım
" Tam 7 aydır bu soruyu soruyorum lütfen. Dayanamıyorum artık Mert neden?" diye sorduğumda Mert beni biraz göğsünden uzaklaştırarak, gözlerini gözlerime sabitledi. Onun gözleri de kızarmıştı ve kendini tutuyordu. Bir kez daha titreyen sesimle gözlerine bakarak sordum
"Ne- neden mep ?" diye bu sefer tutamadı kendini ve gözünden süzülen gözyaşının arasında ellerini yüzüme yerleştirdi ve fısıldadı
"Neden mi?" diye. Ben, alacağım her türlü cevaba kendimi hazırlayarak, hızla başımı evet anlamında salladım. Mert, gözlerime kararan gözleri ile baktıktan sonra o kararmış gözleri, dudaklarıma gitti. Saniyeler geçmeden o mükemmel dudaklar, dudaklarımla buluştu. Bu buluşma ile tüm bedenimin uyuştuğunu hissettim. Öyle öpüşme değildi zaten, bilmiyordum ki ben öpüşmeyi. İlk kelimem gibi, ilk öpücüğüm de Mert'indi. Dudaklarını dudaklarıma bastırıyordu. Ayırmıyordu kendini ve bir an yavaşça çekti dudaklarını, alnını alnıma dayadı, elleri halen daha yüzümdeydi ve o şekilde fısıldadı yüzüme, o yakıcı nefesi yüzümü yakarken
"Bunu yapmamak için.” Dedi ve duraksadıktan sonra daha iç yakıcı bir ses tonunda
“Seni seviyorum Melek. Karşı koyulmaz bir şekilde ve bana arkadaşım, dostum demene dayanamadığım için kaçtım. Uzak olursam, görmezsem senin gibi severim sandım. Ama olmadı, yapamadım. Delirdim. Sen telefonumu her açmadığında ben burada biraz daha yıkıldım. O kadar istedim ki o gün bana gitme demeni. 'Anladım git' dediğinde duygularımı anladığını ve gitmen iyi olur dediğini sandım. Bende senin dostun olmaya dayanamıyorum, olmuyor, anladın mı? Yapamıyorum." Dediğinde içimde bir şeylerin sevinçten patladığını hissettim. Ama tepki veremiyordum. Mert’in suratına öylece baka kaldım. Ben bu duygu selinde yerimi bulmaya çalışırken tekrar fısıldadı
"Bu şekilde karşılığı olmadığını biliyordum. Onun için uzak durmak istemiştim. Ben hep bebekken beni gördüğünde yanıma gelmek için babasını kollarında çırpınan küçük kızı sevdim. Çaktırmadan yanağından öptüğümde yanakları kızaran, çocuksu ama aşkla bakan kızı sevdim. Her zaman da beni sevdiğini sandım ama büyüdükçe, büyüdükçe her şey değişti. Çocukluk aşkımız, çocukluk arkadaşlığına dönüştü. Nasıl olduğunu bilmiyorum? Ama ben, senin gibi dostluğa döndüremedim. Bunu dile getirip, seni kaybetmekte istemedim " dediğinde hıçkırıklarımın arasından dayanamayarak fısıldadım
"Aptal! " diye. Mert şaşkın gözlerle bana baktığında daha sert çıkan sesimle
"Nasıl âşıktın sen bana! Nasıl âşıktın da senin için atan kalbimi görmedin! Hadi kalbimi görmedin, lanet olasıca aptal! Hiç mi bakmadın gözlerime? Hiç mi görmedin kendini orada! " diye sorduğumda daha da şaşırarak gözlerime baktı. Ben bu şaşkınlığına daha da öfkelenerek, sert ve sitemli çıkan sesimle sözlerime devam ettim
"Yıllardır kalbimi gör diye gözünün içine baktım. Mert, gecelerce ağladım bir başkasını seveceksin diye. Bana her cimcime dediğinde içim parçalandı. Üzüntüden sen gittiğinde nefessiz kaldım ben, anlıyor musun? Nefessiz! " dedim. Öfkem bedenimde çağlıyordu. Göğsünden öfkeyle iterek kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama başarılı olamadım. Bu duruma daha da hırslanarak hıçkırıklar ile bağırdım
"Boşuna mıydı? Boşuna mıydı onca üzüntü? Boşuna mıydı onca gözyaşı? Lanet olsun! Boşuna mıydı ?" diye hıçkırıklarımla çırpındığım da Mert, elleri ile kollarımı kavradı ve hayretle yüklü olan sesi ile fısıldadı
"Sende seviyor muydun ?" diye. Ben onun bu sorusuna daha da sinirlenerek
"Bırak aptal, bırak! " diye bağırdım ve kollarından tekrar kurtulmaya çabaladığımda Mert, kollarını daha da sıkılaştırarak
"Yalvarırım söyle Gün Işığım, seviyor muydun?" diye sordu ve ben duraksadım. Mert gözlerime umutla bakarken sinirle
"Seviyordum tamam mı? Deli gibi seviyordum." dedim ve Mert gözlerime daha da acı ile bakarak
"Şimdi? Şimdi geçti mi? Yani bu 7 ayda bitti mi ?" diye sorduğunda duraksadım. Acı çekiyordu. ‘Hayır’ dememi bekliyordu ve duraksama mı ‘Evet’ dediğime yorumlayıp gözlerini acı ile kapadığında, göğsünde olan ellerimi yüzüne yerleştirdim. Parmaklarımda yükseldim ve dudaklarımı o mükemmel dudakların ateşi ile buluşturdum. Bu hareketim ile derin bir soluk alırken, ellerini belime indirip, beni göğsüne bastırdı. Benim dudaklarım nefes almak için aralandığı anda onun, o aklımı başımdan alan dili, dilim ile buluştu. Kulaklarımda İkimizin de inlemesi duyulmuştu. Ayaklarımın bu duygu yükü ile beni tutmayacağına inandığım için zorda olsa kendimi geriye çektim. Mert'in tutkulu gözlerine baktığımda aynı onun gözleri de benim gözlerim gibi dolmaya başlamıştı. O mükemmel kahvelik de ki gözlerine bakarak fısıldadım,
"Ben hala seni görünce yanına gelmek için babasının kucağında çırpınan kızım Mep. Ben hala yanağından öptüğünde, yanakları kızaran ama aşkla bakan o küçük kızım. Sen benim arkadaşım dostum değil, kalbimsin. Kahretsin! Nasıl anlamadın? Nasıl hissetmedin?" diye söylendiğimde Mert, gözlerimin içine bakarak
"Seni seviyorum Gün Işığım" dedi. Bende ona aynı o aşkla bakıp, yüzüne fısıldadım aşkla,
"Seni seviyorum Mep." Diye. İkimiz de aptaldık, ikimizde bir birimizin gözüne aşkla bakıp, hissedememişiz. Bir birbirimize sımsıkı sarıldık. Onca senenin aptallığına inat, tüm kalbimizle sarıldık. Bu sarılmanın arasında Mert, keyifle fısıldayarak,
"Sence Bora amca, seni bana verir mi?" diye sorduğunda göz göze geldik ve kahkahalar ile gülmeye başladık. Sanırım verirdi. Tamam, zorlardı ama verirdi. Sonuçta ikimizin de aşkını babam görmüş ve ondan beni buraya göndermişti. İkimizin de aşkına inanmış ve acı çekmemizi istemediği için böyle bir şey yapmıştı. Ben bu düşünceler ile hüzünlenirken Mert,
"Birde şu dev bozuntusunu bir anlat bakalım, nasıl biri ki 7 ayda senin arkadaşın, dostun oluverdi " dediğinde gülümsedim. İçimden ‘hoş geldin Mert’ dedim. Sonrasında tekrar sımsıkı sarıldım âşık olduğum adama, oda sarılışıma tüm sıcaklığı ile karşılık verirken fısıldadı
"Unutmam biliyorsun anlatacaksın" dediğinde gülümsedim ve babam, Savaş ve Mert bunların bu konuda hiçbir zaman değişmeyeceğini kabul etmem gerektiğini anlamış oldum.