bc

ZEVKİN KÖR KUYUSU (+21)

book_age18+
754
TAKİP ET
9.7K
OKU
dark
family
fated
second chance
playboy
badboy
neighbor
single mother
heir/heiress
drama
tragedy
sweet
city
mythology
small town
childhood crush
secrets
friends with benefits
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

🛑21 yaş ve üzeri için tavsiye edilir.

🛑Ayrıntılı cinsel sahneler içermektedir.

💅🏻Bu yaza yaraşır kız neşesi ile örülmüş ama arka planda, yazın kanı kaynatan havasında gelişen alev alev bir aşkı anlattım. Begonvilkent sitesi bu yaz bambaşka bir aşka hatta aşklara sahne olacak. Hem gülmeye hem de iç sızlatan o gerçek aşkı yaşamaya hazır mıyız?

💅🏻Eğer ilgi çekerse kurgunun ikinci kısmı ikinci bir kitap olacak. Ona hepberaber karar vereceğiz.

..................

Şehvet mi aşktan doğar, yoksa aşk mı şehvetten?

Kuşadası'nın yemyeşil sahilinde yer alan Begonvilkent Sitesi'nde yaz başlamak üzere. Yazlıkçıların akın akın doldurmaya başladığı bu huzur köşesi bu yaz nelere ev sahipliği yapacaktır? Geçmişin getirdiği kırgınlıkların içinde, daha çocukluktan kalbine kazınan derin yaraların izinde kapalı bir hayat süren güzeller güzeli Ahu... Çocukluğunun en büyük travmasını yaşatan Bora ile karşılaştığında karşısındaki adamın artık büyümüş, aile dostlarının gözde, efendi oğlu olduğunu düşünür. Oysa çocukluğunun o kötü çocuğu hala derinlerde yatmaktadır. Zaman geçtikçe kulaklarında Bora'nın çocukluk yıllarında kulaklarından hiç gitmeyen "Tombul Patates!" söylemi yankılanırken, yıllarca herkesten koruduğu kalbi, itirazlarını hiç dinlemeden Bora'ya doğru durmaksızın akmaktadır.

Çocukluk yıllarının yaramaz çocuğunu Irak'ın kuzeyi ve Doğubeyazıt'ta öldürmüş olan Bora, artık sadece sıcak zevklerin ritminde bir hayat yaşamaktadır. İzmir'e sonra da Begonvilkent sitesindeki yazlıklarına, uzun bir yaz tatili için döndüğünde yaz sonu için cebinde tuttuğu planı hiçkimse bilmemektedir.

hayatına bir tutku fırtınası olarak giren Ahu'yu yaz sonunda hayatının neresine koyacaktır? Değer yargılarıyla arzuları arasına sıkıştırdığı o kızı bırakıp gitmek sandığı kadar kolay olacak mıdır?

Genç kız neşesi, aşk, şehvet, deniz, kum, güneş... Alev alev bir yazı yaşamaya hazır mısnız?

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
BEGONVİLKENT SİTESİ
Karneleri dağıtmış, bir haftalık yorucu seminer görevini nihayet başarıyla yerine getirmiştim. Yarın takvimler bir Temmuz’u gösterecekti, yani artık tüm öğretmenlerin olduğu gibi benim de o çok beklediğim tatile çıkma vaktim resmen gelmişti. Adımlarım bahçeye doğru yönelirken duraksadım ve arkama dönüp, üzerinde gururla parıldayan "Fen Lisesi" tabelasına uzun uzun baktım. Koskoca bir eğitim yılını, öğretmenlikteki ilk yılımı, geride bırakmış olmanın haklı gururu içimi kaplarken, hemen ardından kolumu kaldırıp saatimi kontrol ettim. Zaman hızla akıyordu ve benim daha fazla kaybedecek bir dakikam bile yoktu. ​Yolculuk için tüm eşyalarım eksiksiz bir şekilde hazırdı. Aslında Aydın'da yaşadığım bekar evinden çıkarken kendime sadece küçük, hafif bir valiz hazırlamıştım; çünkü tüm yazlık kıyafetlerim, ayakkabılarım ve ihtiyacım olan her şey zaten Kuşadası'nda, Begonvilkent Sitesi'ndeki yazlığımızda beni bekliyordu. Planım son derece net ve kusursuzdu: Bu yazı da her yıl olduğu gibi annemle baş başa, kafa dinleyerek ve çocukluğumdan beri hem yazlıkta koyun koyuna büyüdüğüm hem de mahalle arkadaşım olan kızlarla beraber, günlerin tadını çıkarıp doyasıya eğlenerek geçirecektik. ​Kızlar grubu olarak her birimiz bambaşka dünyaların insanlarıydık. Mesela Duru, benim bu hayattaki hem can dostum, sırdaşım hem de tam anlamıyla karakter olarak en büyük zıddımdır. Ben ne kadar mantığına bağlı, adımlarını ölçerek atan, katı kurallarıma ve sarsılmaz ilkelerime düşkün bir insansam; o, tam aksine o kadar çılgın, kuralları yıkmayı seven ve sadece anı yaşayan bir özgür ruhtur. Diğer tarafta ise grubumuzun adeta sığınacak limanı olan sessiz, sakin kankamız Derin vardır. Hemşirelik fakültesinde okumaktadır ve bu yıl artık son sınıfa geçti. Uzun zamandır hayatında olan erkek arkadaşı doktor Yiğit ile öylesine tatlı, öylesine romantik bir ilişkisi vardı ki, bizi çok da uzak olmayan bir gelecekte, gencecik yaşta teyze yapacağından adım kadar emindim. Yiğit kalp cerrahı olacaktı ama daha bir senesi daha vardı. Şu an Ege Üniversitesi'nde çalışıyordu. Gece gündüz nöbetlerinden fırsat buldukça bütün zamanını Derin'e ayırıyordu. Onlara baktıkça içimin ısınmasına, böyle bir aşkın hayallerimi süslemesine engel olamıyordum. Acaba bir gün ben de böyle bir adama denk gelir miydim? Kafamdaki soru işaretlerini giderecek, şüphe bırakmadan sarıp sarmalayacak birine... ​Şu ana geri dönecek olursak. Peki ya ben? Benim durumum onlardan çok farklıydı. Benim kalbimin kapıları da, hayatımın kapıları da erkeklere tamamen kapalıydı; hem de çok uzun zamandır. Dönmemek üzere arkamı döndüğüm, anahtarını derin bir kuyuya fırlattığım o kapıların ardında, kendi güvenli ve korunaklı dünyamda yaşamayı seçmiştim. BORA: Doğubeyazıt'taki defteri artık tamamen kapatma zamanı gelmişti. Ege Üniversitesi'nde asistanlığı bitirir bitirmez, ayağının tozuyla hemen Doğubeyazıt'a atanmak... Bütün ergenliğini, ilk gençliğini İzmir'in o sıcak, cıvıl cıvıl atmosferinde yüzerek geçirmiş; suyun içinde büyüyüp profesyonel bir yüzücü olmuş ve göğsüne onlarca madalya takmış o çılgın, çapkın kolejli Bora; şimdi bir doktor, hatta keskin bir cerrah Bora olarak dimdik ayaktaydı. Doktorlar benim dünyamda net bir çizgiyle ikiye ayrılır: Cerrahlar ve diğerleri... Cerrahlık bir meslek değil, bir yaşam biçimi, bir hükümdarlıktı. ​Doğubeyazıt'a adeta hayatın provasını yapmaya giden, neşeli ve çılgın bir genç adam olarak gitmiştim. Fakat şimdi, oradan çok daha sert, hayata karşı çok daha acımasız ve en önemlisi de geleceğini artık bu ülkede görmeyen bir doktor olarak geri dönüyordum. Hayatımdaki hiç kimse, eylül ayında Houston'daki o prestijli hastanede göreve başlamak için gerekli olan tüm yasal işlemleri gizlice tamamladığımı bilmiyordu. Üstelik mecburi hizmete gitmeden hemen önce, tam altı ay boyunca sınır ötesinde askeri doktorluk yapmıştım; gözlerimin önünden geçen kan, kulaklarımda çınlayan bomba sesleri ve o amansız çatışma... Yaşadığım her şeyden sonra, göğsümün sol yanında çırpınan yüreğimin artık kaskatı kesildiğini, hiçbir duygunun oraya sızamayacağını çok iyi biliyordum. Eylülde Ege Üniversitesi'ndeki hocalarım büyük bir umutla kadroya geçmemi, orada göreve başlamamı bekliyordu. Onlar beni bekleye dursun, benim kafamdaki plan tamamen farklı bir rotaya çoktan kırılmıştı. ​Elimdeki valizlerimi sıkıca kavrayıp, adımlarımı doğrudan havaalanına doğru yönlendirdim. Uçağa binip koltuğuma yerleştiğimde, pencereden dışarıya, o heybetli ve sarp dağlara son kez, derin bir nefesle baktım. Sanki o dağlar gençliğimi yutmuş, yıllarımı benden hunharca çalmış gibi hissediyordum. Ama bitti; şimdi o çalınan yıllarımı, hayatımı ve gençliğimi herkesten teker teker geri alma zamanıydı. Amerika'ya gidene kadar, değil geleceği, gelecek haftayı bile planlamayacaktım. AHU: Taksiyle, pembe begonvillerin taş duvarlı bahçelerden adeta bir sel gibi taştığı Begonvilken Sitesi'nin o buram buram iyot kokan, denize açılan sokağına girdiğimde içimi tarifsiz bir huzur kapladı. Tam o esnada annem haziran başı İzmir'deki evimizden gelmiş, şimdi de arabayı bizim yazlığın kapısının önüne durdurmuştu. Bagajı açmış, kollarını dolduran market poşetlerini aceleyle içeriye taşımaya çalışıyordu. Onu izlerken yüzümde kocaman bir tebessüm belirdi ve arkasından yavaşça, parmak uçlarımda yaklaştım. ​"Sevdiğim o fıstıklı çikolatalardan da aldın mı Aysel Sultan?" dedim, neşeli bir ses tonuyla. Annem duyduğu sesle irkilerek telaşla arkasına döndü; kapının önünde, elinde valiziyle dikilen bana şaşkınlıkla baktı ve saniyeler içinde ellerindeki poşetleri umursamadan doğrudan kollarıma atladı. ​"Ah benim ipek kızım, canım Ahum... Hoş geldin evimize!" diye mırıldandı, kokumu içine çekerken. Ben de başımı onun güven veren omuzuna yaslayıp derin bir nefes aldım. Gerçekten de evimize, çocukluğumun geçtiği o bahçedeki demir salıncağıma ve her sabah bıkmadan, sevgiyle suladığım mis kokulu, rengarenk çiçeklerimize baktım. Yuvaya dönmek, o güvenli limana demir atmak tam olarak bu demekti işte. ​Hasret giderdikten sonra elbiselerimin uçuşturan taşkın bir neşeyle içeri girip, merdivenleri hızla tırmanarak odama çıktım. Canım odam... Genç kızlığımın tüm sırlarını saklayan, pencereleri denize açılan, o özel alanım ve hemen odamın önünde uzanan geniş balkonum tam karşımdaydı. Balkona o çok sevdiğim okuma köşemi, minderlerimi ve kitaplığımı hemen bugün kurmalıydım, bunu kafama koymuştum. Kendine ait banyosu ve içindeki rengarenk, cıvıl cıvıl ayrıntılarıyla odam sanki ben hiç gitmemişim gibi bozulmadan beni bekliyordu. İnsan bu odaya, bu sıcak atmosfere adımını atar atmaz üzerindeki o ciddi öğretmen kimliğini anında bir kenara bırakıp, yeniden kıpır kıpır bir genç kız oluyordu. ​Fakat ben daha valizimin fermuarını açıp eşyalarımı dolaba bile yerleştiremeden, aşağıdan, bahçe kapısından bizim delilerin o çok tanıdık çığlıkları kulaklarımı doldurarak yükseldi: ​"Ahuuuu!! Geldin mi kanka?!" ​Duru işte... Bir yere geldiğini, o çılgın varlığını hemen herkese belli etmese, ortalığı ayağa kaldırmasa kesinlikle olmazdı. Hemen yanında ise zavallı kuzum Derin duruyordu; Duru'nun bu yüksek sesli hallerinden çekindiği için etrafa utangaç utangaç bakıyor, sokakta onları gören, bakan birileri var mı diye mahcupça inceliyordu. Onların bu hallerine gülerek hemen balkona çıktım ve aşağıya doğru seslendim: ​"Geldim deli, geldim! Durmayın orada, çıkın yukarıya!" ​Duru, merdivenleri ikişer üçer tırmanıp daha odanın kapısından içeri adımını atar atmaz gözlerini üzerime dikti. Beni baştan aşağı süzdükten sonra hayranlıkla uzun bir ıslık çaldı. "Off kanka, Bu ne lan yakıyorsun! İnsan mı yedin, ne yedin sen bu kış? Bu Aydın'ın, hatta senin okulun erkekleri harbiden mal vallahi! Seni nasıl hâlâ böyle bekar bırakabiliyorlar, hayret doğrusu," dedi abartılı bir hayıflanmayla. ​Onun bu flörtöz ve abartılı tepkisine karşı umursamazca omuz silktim. "Sanki kırk yaşındayım Duru, amma yaptın. Daha yolun başındayız, 23 yaşında ne evliliği, ne ilişkisi Allah aşkına?" diyerek konuyu kapatmaya çalıştım. ​Benim bu mesafeli tavrım üzerine Derin’in yanakları anında pembeleşti, hafifçe kızardı. "Öyle deme Ahu, bence evlilik, hayatı birisiyle paylaşmak gerçekten çok güzel bir şey," dedi, gözlerindeki o masum parıltıyla. ​Hemen yatağın üzerine oturup Derin’e doğru döndüm ve hafifçe gülümsedim. "E normal tabii, sen hayatının aşkını, Yiğit'i erkenden buldun da ondan sana öyle toz pembe geliyor her şey," diyerek ona takıldım. ​Biz oda içinde böyle tatlı tatlı evliliği ve ilişkileri tartışırken, birdenbire sokağın başından gelen, Begonvilkent'in sessizliğini bıçak gibi kesen güçlü, gürültülü bir motor sesi duyuldu. Kızlarla hemen kulak kesildik. Tam o sırada aşağıda, bahçede olan annemin neşeli sesi balkondan içeri sızdı: ​"Ay Sevim! Hoş geldiniz, hayırlı uğurlu olsun!" diye yeni komşumuza doğru coşkuyla seslendi. BORA: Havaalanının otomatik kapılarından dışarıya doğru ilk adımımı attığımda, İzmir'in o kendine has, insanı hemen sarmalayan haziran sonu sıcağı dalga dalga yüzüme çarptı ve tenimi ısıttı. Doğubeyazıt'ın dondurucu soğuklarıyla, karlarla ve buzlarla mücadele ederek geçirdiğim o zorlu yıllardan sonra bu sıcaklık yabancı ama tanıdıktı; nitekim görev sürem boyunca memleketim sayılan bu şehre sadece çok kısa, sayılı tatiller için gelebilmiştim. Üstelik tıp fakültesinin o bitmek bilmeyen, insanı adeta dünyadan koparan uzun tıp eğitimi ve ardından gelen ağır çalışma temposu, ailemle olan ilişkilerimi de zamanla biraz zayıflatmıştı. Onların o kendi içlerindeki günlük rutinlerine, dertlerine ve alışkanlıklarına artık biraz uzaktım, dışarıdan bir göz gibiydim. ​Dış hatlar çıkışında gözlerim kalabalığı tararken onları görmem uzun sürmedi; sanki kreşten çocuk alacakmış gibi, hiçbir eksik olmadan hep beraber cümbür cemaat havaalanına gelmişlerdi. Annem beni görür görmez kalabalığı yarıp heyecanla boynuma atladı ve "Aslanım benim!" diyerek kokumu içine çeke çeke bana sımsıkı sarıldı. Hemen arkasında abim Bülent ve yengem Canan duruyordu; yanlarında ise bizim ailenin neşe kaynağı, ufaklık Can vardı. Hepsi bir arada, gözleri parlayarak beni bekliyordu. Can, beni fark ettiği an yerinde zıplayarak, "Amcam gelmiş, amcam!" diye bağırdı ve koşturup bacaklarıma, oradan boynuma atladı. Onu kucağıma alıp koklarken gözüm yengeme kaydı; Canan yenge her zamanki gibi yüzünden düşen bin parça, son derece tavırlı bir edayla dikiliyordu orada. Gelirken yolda abimle sıkı bir kavga etmişlerdi herhalde, her hallerinden belliydi. Evlendikleri günden beri bir türlü dikiş tutmayan, sürekli sarsılan o çalkantılı hayatlarından ve kendi mutsuzluklarından her zamanki gibi yine sadece abimi sorumlu tutuyordu, bu bakışları çok iyi tanıyordum. Kim bilir yine nasıl bir masraf açmak istemişti de abim yapamamıştı, babam da para vermemişti de bu surat böyleydi. Geçen sene çıktıkları Almanya maceraları hüsranla sonuçlanmıştı, biliyordum. Son durumları ise birazdan öğrenirdim nasılsa. Evde, uzun zamandır hasretini çektiğim annemin o dillere destan, mükellef sofrasının tam ortasına düşmüştüm. Masanın üzeri adeta bir şölen alanı gibiydi; çocukluğumdan beri en çok sevdiğim, özlediğim ne varsa hepsini elleriyle tek tek hazırlamıştı. Bizim ufaklık Can, yanı başımda heyecandan yerinde duramıyor, çatılı kaşlarıyla bana sorular sormaya çalışıyordu. Diğer yanda ise Canan yengem, o bildik hesaplı bakışlarıyla masadaki herkesi, atılan her adımı dikkatle süzüyordu. Çatalını tabağına usulca bırakan abim, sessizliği bölerek, "Yazlığa ne zaman geçiyorsunuz?" diye sordu. Babam, ağzındaki lokmasını bitirip araya girdi ve "Bora şu yeni arabasını galeriden bir teslim alsın da öncelikle... Ananıza kalsa zaten mayıs ayında, daha evdeki tadilat tam bitmeden çekip gidiyordu. Tabii, Aysel'i orada ya, durur mu hiç!" dedi, tatlı bir sitemle. ​Aysel ismini duymak hafızamda eski bir kapıyı aralar gibi oldu. Hemen yanımda oturan anneme doğru döndüm ve "Aysel teyzeyle hâlâ o kadar sık görüşüyor musunuz anne?" diye sordum. Annem, gözleri parlayarak, "Oğlum biz onunla hiç kopmadık ki, aramızdan su sızmaz bizim. yıllarca beraber öğretmenlik yaptık. Hatırlıyor musun, hani bir keresinde Ahu ile birlikte bizim Çeşme'deki yazlığa gelip günlerce kalmışlardı? Ahu daha ortaokuldaydı o zaman," dedi, eski günlerin neşesiyle. Babam da annemi onaylarcasına başını salladı ve "Sen o dönem lisede ya da üniversitenin ilk yıllarındaydın herhalde Bora, tam ergenlik zamanlarındı. Kendi dünyandaydın, hatırlamazsın belki kızcağızı," diye ekledi. ​Yüzümde kayıtsız bir ifadeyle, "Yani..." dedim o günleri zihnimde canlandırmaya çalışarak. "Çok çıkaramadım, hayal meyal bir şeyler var sanki ama net değil." ​Benim bu umursamaz tavrım üzerine annem durmadı, heyecanla sesini yükseltti: "Ahuyu şimdi bir görsen Bora, anam anam... bir içim su! Öyle zarif, öyle güzel bir afet oldu ki... Maşallah sübhanallah, nazar değmesin kızıma. Hem de matematik öğretmeni, üstelik fen lisesinde." Annemin bu açık açık övgü dolu sözleriyle birlikte masadakilerin bakışları bir anda tamamen değişti; abimle babamın yüzünde bıyık altından gülmeler, imalı bakışmalar başladı. Ortamdaki o "çöpçatanlık" kokusunu anında alınca, "Yok canım!" dedim, abartılı ve reddeden bir jest mimikle konuyu kapatmak istercesine. ​Annem ise geri adım atmaya hiç niyetli değildi, elindeki bardağı masaya bırakıp kaşlarını yalancıktan çattı: "Dalga geçme öyle eşşek sıpası! Otuzuna merdiven dayadın, tohuma kaçacaksın bu gidişle. Bak, abinin oğlu Can eşşek kadar oldu, boyumuzu geçecek neredeyse. Bizim de artık yeni bir bebek sevmek, mürüvvet görmek en doğal hakkımız!" diyerek lafı gediğine koydu. "Sen torun seveceksin diye ben şimdi durduk yere başımı mı yakayım anne?" dedim, sesime yapay bir isyan tonu katarak. Bu cevabım üzerine masadaki herkesten büyük bir kahkaha koptu. Babam gülerek arkasına yaslandı ve "Oğlum, anan o çok sevdiği kankasına, Aysel'ine daha yakın olsun diye zaten halihazırda güzelim yazlığımız varken gittik oradan bir tane daha ev aldık. Karşı yazlığın boşaldığını, satılığa çıktığını duyduğu an tutturdu da tutturdu. Ne yapalım, biz de hanımı kıramadık, düzenimizi uydurduk, istediği kızı mı almayacağız? Onu da alırız! " diyerek annemin bu arkadaşlık uğruna neleri yaptırdığını tatlı tatlı ifşa etti. ​Tam o sırada, masadaki sessizliğini koruyan Canan yengem araya girdi; gözlerindeki o kıskanç ve hesapçı parıltıyı gizlemeye gerek bile duymadan, doğrudan bana dikti bakışlarını. "Araba mı aldın Bora?" diye sordu, sesindeki iğneleyici tonu saklama gereği duymadan. Onun bu gergin hallerine çok fazla bulaşmak istemediğim için, oldukça mesafeli ve kısa bir şekilde, "Evet yenge, aldım," diyerek geçiştirdim. Ancak Canan yenge durmadı, sahte bir tebessümle, "Hayırlı olsun tabii... Ayrıca da ne diyelim, baban sağ olsun. Sonuçta mecburi hizmetteki bir memur maaşıyla öyle lüks bir jipe binmek de pek mümkün olmasa gerek..." diyerek lafı babamın maddi desteğine getirmeye çalıştı. ​Babam, yengemin bu haddini aşan imasını anında fark edip kaşlarını çattı ve sert bir ses tonuyla araya girdi: "Bora'nın doktorluk kazancı gayet iyi Canan. Kaldı ki aile şirketinde de resmi olarak hissesi var, oradan da payını alıyor. Kendi arabasını kendi emeğiyle, rahatlıkla alabilecek güçte benim oğlum. Siz de sadece laf üreteceğinize biraz çalışın, siz de alın," diyerek lafı gediğine koydu. ​Bu net çıkıştan sonra Canan yengem bozulduğunu gizleyemeden anında sustu ve önüne döndü. Ortamdaki gerginliği dağıtmak isteyen annem aceleyle konuyu değiştirerek, "Abinler bu kış bizim apartmandaki alt kata taşındı Bora. Abin artık tamamen babanla birlikte çalışacak aile şirketinde," dedi. Babam ise bu durumdan pek memnun değilmiş gibi sıkkın bir nefes verip, "Biz ananızla yazlıktayken şirkete abin bakacak işte, idare edecek," diye ekledi. İçimden acı bir tebessümle, "Şirkete müdürler ve profesyoneller bakacak desene sen şuna baba!" diye geçirdim; çünkü abimin iş konusundaki o sorumsuz ve dikiş tutturamayan yapısını çok iyi biliyordum. ​Annem ise kafasındaki o asıl büyük planı yürürlüğe koymaya kararlı bir şekilde gözlerimin içine baktı: "Apartmandaki diğer boş daire de tamamen senin için ayrıldı Bora. Nasip olur da evlenirsen -ellerini havaya dikip inşallah! dedi- eşinle birlikte orada oturursunuz işte, ne güzel," dedi neşeyle. ​Annemin bu aşırı iyimser hayaline karşı başımı iki yana sallayarak, "Anne, sen hem bu devirde bana gönlüme göre bir gelin bulacaksın, hem de o bulduğun kız gelip kaynanasıyla aynı apartmanda oturmayı kabul edecek... Kusura bakma ama sen aynı anda çok şey istiyorsun," dedim. Masada bir kez daha büyük bir kahkaha koptu. Yengem bu sözlerim üzerine iyice kaşlarını çatıp Bizimiz canımız yok mu? Hayret bir şey!" diye kaderine kızıp homurdanırken, annem hevesle savunmaya geçti: ​"Nesi varmış canım evimizin? Güzelbahçe’nin en güzel, en elit yeri burası! Deniz resmen ayaklarının altında uzanıyor, kocaman, ferah bir ev. Hem koskoca apartman tamamen bizim, yabancı yok. Ne yapalım yani, elin kızına yaranacağız diye küçük oğlumuza başka yerden ev mi arayalım? Sen hiç tasalanma; evlenmeye karar ver, o evin her bir kıyısını, her köşesini senin ve gelinin zevkine göre en baştan saray gibi yaptırırım," dedi kararlı bir sesle. Annem kafasında, benim önümüzdeki on yıllık evlilik ve kalkınma planımı çoktan devreye sokmuş, her şeyi satır satır planlamıştı bile. Kendi kendime sessizce gülerken, içimi hafif bir burukluk kapladı: Acaba benim eylül ayında bu ülkeden tamamen çekip gitme, Houston'a yerleşme planlarımdan haberi olunca ne yapacaktı? Gideceğimi duyduklarında nasıl olaylar çıkacaktı? Belki de bu yazı onlarla geçirme sebebim buydu. Ailem bana doysun istiyordum. Böylece zamanı geldiğinde ayrılmak belki de daha kolay olabilirdi. Yola çıktığımız o ışıl ışıl sabah, apartman bahçesinde arabayla boğuşuyordum. Annemin bir türlü kalkmak bilmeyen, ağzına kadar tıka basa dolu o ağır valizlerini nihayet galeriden yeni teslim aldığım güzelim arabamın geniş bagajına dikkatlice yerleştirdim. Babam, her zamanki mağrur edasıyla ön koltuğa kurulup rahatına bakarken; annem de dilinden düşürmediği dualarla ve şükürlerle arka koltuktaki yerini aldı. Her şey hazır olduğunda kontağı çevirdim ve Kuşadası’na doğru keyifli bir yolculuğa çıktık. ​Yol bittiğinde ve sokağa adım attığımızda anladım ki Begonvilkent kelimenin tam anlamıyla büyüleyici bir siteydi. Bütün sokakları hiçbir engele takılmadan direkt olarak masmavi denize açılıyor, taş duvarlı bahçelerden yığın yığın, salkım salkım pembe begonviller yollara doğru sarkıyordu. Birbirine bakan karşılıklı yazlıkları ise nostaljik, dar ve parke taşlı bir yol ayırıyordu; tam bir Ege kasabası havası hakimdi ortama. Arabayı bizim iki katlı, şirin bahçeli evin hemen önünde yavaşça durdurdum. Motoru stop edip aşağı indim ve hemen bagajın kapağını açarak ağır valizleri teker teker yere indirmeye başladım. ​Tam o sırada, sokağın sessizliğini bölen neşeli sesler yükseldi; Aysel teyze ile annem arasında, sanki yıllardır birbirlerini görmemişler gibi gürültülü, coşkulu ve bol sarılmalı bir kavuşma sahnesi yaşandı. Onların bu abartılı sevinç çığlıklarına karşı istemsizce kafamı kaldırıp karşı eve doğru baktım. İşte tam o anda, karşı evin üst kat balkonuna genç bir kız çıktı. İncecik, kıvrımlı ve kusursuz vücudu, omuzlarından aşağıya adeta bir şelale gibi dökülen kömür karası saçları, bembeyaz teni ve yüzündeki o badem şekilli, derin gözleri ile balkon demirlerine yaslanıp öylece dikildi bir an. ​Aşağıdaki hareketliliği fark edince, ne olduğunu anlamak için hafifçe aşağıya doğru eğildi. O an, o gece karası saçları yüzünün iki yanından ipek bir küme gibi öne doğru süzülüp döküldü. Ve saniyeler içinde, onun yukarıdan aşağıya doğru bakan o gözleriyle benim bakışlarım havada çarpıştı; çok kısa ama zamanı durduran bir an boyunca göz göze geldik. Göğsümün sol yanında, uzun zamandır kaskatı kesildiğini ve asla sarsılmayacağını sandığım o sert kalbim, onunla göz göze geldiğim o tek bir saniyede kendi etrafında adeta sert bir tur attı.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Unscentable

read
1.9M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
756.2K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.8M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
988.5K
bc

A Warrior's Second Chance

read
365.0K
bc

Not just, the Beta

read
351.0K
bc

The Broken Wolf

read
1.1M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook