1. Töre
Mardin’in taş sokakları sabah güneşiyle parlıyordu, ama evin avlusu öfke ve bağırışlarla çalkalanıyordu. Dicle, ailesi tarafından avluya getirildi; gözleri korku ve şaşkınlıkla etrafa bakıyordu. Karşısında duran genç adamı, Baran’ı daha önce hiç görmemişti.
Amcası sert bir sesle bağırdı: “Bugün töre gereği bu evlilik gerçekleşecek! Kimse engel olamaz!”
Avluda bir anda kavga koptu. Taşlar havada uçuşuyor, sopalar şaklıyor, bağırışlar taş duvarlardan yankılanıyordu. Dicle, kalbini sıkıştıran korku ve çaresizlikle bir köşeye çekildi. Baran ise sessiz ve kararlı, gözlerini Dicle’den kaçırmadan, töreyi kabullenmiş bir şekilde duruyordu.
Dicle’nin gözleri Baran’ın soğuk ve mesafeli bakışlarına takıldı. İçinde hem öfke hem de çaresizlik büyüyordu; ama tek kelime edemiyordu. Her hareketini, her nefes alışını sessizce izliyordu.
Kavga avluda devam ederken, Baranın kararlılığı ve soğukkanlılığı, Dicle’nin korkusunu daha da derinleştiriyordu. Avluda taşlar kırılıyor, sopalar yere düşüyor, bağırışlar taş duvarlarda yankılanıyordu; ama Baran hâlâ sessiz, kararlı ve mesafeliydi. Dicle, korku ve şaşkınlık içinde, kaderinin ellerinde olduğunu yeni yeni fark ediyordu.
Her taşın düşüşü, her bağırış, Dicle’nin içindeki çaresizliği büyütüyordu. Baran ise hiç tereddüt etmeden, töreyi yerine getiriyor, evliliği kabul etmiş bir şekilde duruyordu. Sessizlik ve kaos arasında, ikisi de bilmiyordu ki hayatlarının en zor ve beklenmedik sınavına adım atmışlardı. Avludaki kavga giderek şiddetleniyordu. Taşlar havada uçuşuyor, sopalar şaklıyor, bağırışlar taş duvarlarda yankılanıyordu. Dicle, avlu köşesinde sessizce duruyor, kalbinin göğsünden fırlayacakmış gibi attığını hissediyordu. Baran hâlâ sessiz, soğuk ve mesafeli; hiçbir hareketi, hiçbir bakışı Dicle’ye sıcaklık vermiyordu.
Amcası yanına geldi, sert bir sesle: “Zaman daralıyor, Dicle. Hazır olmalısın. Baran bekliyor, töreyi kabul etti.”
Dicle sadece başını salladı, hiçbir şey söyleyemedi. İçinde öfke, korku ve çaresizlik birbirine karışıyordu. Baran’ın soğukkanlılığı, avludaki kaosun içinde onu daha da küçük ve güçsüz hissettiriyordu.Avludaki kavga giderek şiddetleniyordu. Taşlar havada uçuşuyor, sopalar şaklıyor, bağırışlar taş duvarlarda yankılanıyordu. Dicle, avlu köşesinde sessizce duruyor, kalbinin göğsünden fırlayacakmış gibi attığını hissediyordu. Baran hâlâ sessiz, soğuk ve mesafeli; hiçbir hareketi, hiçbir bakışı Dicle’ye sıcaklık vermiyordu.
Taşlar kırıldı, sopalar yere düştü, bağırışlar doruk noktasına ulaştı. Ama Baran hâlâ sessiz, sadece ayakta duruyor, töreyi kabul etmiş gibi hiçbir duygu göstermiyordu. Dicle’nin gözleri ona takılı kaldı; tanımadığı bu adamın bu kadar soğuk ve mesafeli olmasına şaşırıyor, korkuyordu.
Her adımda, her taşın düşüşünde, Dicle kendi çaresizliğini daha da derinden hissediyordu. Bu evlilik kaçınılmazdı; avludaki herkes kavgasını sürdürürken, Dicle ve Baran sessizce, birbirlerine bakmadan duruyordu. Zorunluluk, avlunun ortasında iki yabancıyı birleştiriyordu.
Dicle, içinden tek bir cümle geçirebildi: “Bundan sonra ne olacağını bilemiyorum… ama bunun sonu kolay olmayacak.”
Sabah güneşi Mardin’in taş sokaklarına vururken, Dicle içindeki karanlığı dağıtamıyordu. Konağın avlusunda kadınların telaşlı ayak sesleri, tepsilerde taşınan kahveler ve hazırlık sesleri birbirine karışıyordu. Ama Dicle için bu seslerin hiçbir anlamı yoktu. Çünkü o, hiç tanımadığı bir adama, yalnızca töre için teslim ediliyordu.
Dicle, aynanın karşısında otururken elleri titriyordu. Elbiseyi giymek istemiyor, ama karşısındaki kadınların ısrarcı bakışlarından kaçamıyordu. Gözleri doldu, ama tek bir damla gözyaşı akmasına izin vermedi. “Benim kaderim bu mu olacaktı?” diye geçirdi içinden.
Avlunun diğer tarafında Baran Demirhan sessizce oturuyordu. Yüzünde ne bir mutluluk ne de bir heyecan vardı. Sanki bu nikâh onun için de ağır bir yük olmuştu. Amcası yanına gelip sert bir sesle konuştu:
— Oğlum, bu mesele bizim ailemizin namusudur. Senin kabulünle bu kan kapanır.
Baran başını öne eğdi. İçinde fırtınalar kopsa da tek kelime etmedi. Çünkü biliyordu, karşı çıksa bu defa kan davası büyüyecek, daha çok can yanacaktı.
Nikâh memuru çağrıldığında, herkes avluda toplandı. Sessizlik çöktü. Dicle’nin kalbi hızla çarparken, gözleri yerdeydi. Memurun sorusu havada asılı kaldı:
— Dicle Azadoğlu, kendi isteğinle Baran Demirhan’ın nikâhını kabul ediyor musun?
Bir anlık sessizlik oldu. Dicle’nin dudakları titredi, gözleri amcasına kaydı. Amcasının bakışları sertti, “Evet” demekten başka çaresi yoktu.
— …Evet, dedi fısıltıyla.
Baran’ın sırası geldiğinde sesinde ne duygu ne de umut vardı:
— Kabul ediyorum.
Ve böylece, iki yabancı, iki suskun kalp, törenin ortasında birbirine bağlandı. Ama o an ikisi de biliyordu: Bu evlilik, yalnızca bir başlangıçtı. Ve hiçbir şey kolay olmayacaktı.