Güneş, çiftlik evinin küçük penceresinden yumuşak ışıklar gönderiyordu. Dicle gözlerini araladı ve Baran’ın yanındaki yatakta hâlâ uyuduğunu gördü. Kalbi hafifçe hızlandı; Baran’ın yüzündeki huzur, sabahın sessizliğiyle birleşmişti.
Baran gözlerini açtı ve ilk gözü Dicle’ye takıldı. Hafif bir gülümseme belirdi yüzünde.
“Günaydın…” dedi, sesi hâlâ uykulu ve yumuşaktı.
Dicle, Baran’ın elini nazikçe tuttu ve yanına yaklaştı. Yüzlerini birbirine yaklaştırdılar; göz göze geldiklerinde zaman sanki durdu. Baran, Dicle’nin alnına hafif bir öpücük kondurdu, Dicle ise Baran’ın yanaklarını okşadı.
“Sabahın en güzel kısmı bu an,” dedi Dicle fısıldayarak.
Baran hafifçe gülümsedi ve Dicle’nin saçlarını elleriyle düzeltti:
“Evet… sadece sen ve ben…”
O an, çiftlik evinin sessizliği ve sabahın tazeliği, ikisinin arasında büyülü bir bağ oluşturmuştu. Güneş, onların romantik anını nazikçe aydınlatıyor, dünya sadece bu küçük odadaki aşk için dönüyormuş gibi hissediliyordu.
Telefonum titredi. Ekrana baktım, Boran abi… İçim hafifçe çarpıyor, ama merak ettim.
“Alo… Boran abi?” dedim, sesi biraz uykulu ama sıcak.
“Abicim…” dedi Boran, sesi hem hafif alaycı hem koruyucu, “insan abisini hiç merak etmez mi?”
Gülümseyerek cevap verdim:
“Abi… sen her zaman merak ediyorsun zaten, farkında mısın?”
Boran kısa bir sessizlikten sonra heyecanla devam etti:
“Peki, beni karşılamaya gelmiyor musun? Mardin’e geliyorum, Dicle.”
Telefonu kulağıma yaklaştırdım, içten bir gülümsemeyle:
“Gelmez miyim abicim? Gelirim tabii ki!”
Derin bir nefes aldım, içim sıcacık oldu. Baran’a baktım, hafifçe yanağına dokundum. İçim hem Baran’la hem abimle dolu, karmaşık ama güzel bir sıcaklıkla titriyordu. “İşte abim yine başıma iş açacak… ama onu da seviyorum…”
Telefonu kapattım ve Baran bana meraklı bir şekilde baktı:
“Kim arıyordu seni böyle sabah sabah?” diye sordu.
Gülümseyerek cevap verdim:
“Abi… Boran aradı. Mardin’e geliyormuş!”
Baran hafifçe başını eğdi ve gülümseyerek, oyunbaz bir tonla sordu:
“Mardin’e mi? Yani seni görmeye mi geliyor?”
“Gelmez mi, tabii ki geliyor!” diye cevap verdim, hem şaşkın hem de gülümseyerek.
Baran omuz silkti ve hafif gülerek yanımda kaldı. İçim hem heyecanlı hem de sıcacık hissediyordu; hem abimi görecektim hem de Baran hâlâ yanımdaydı.
Ayağa kalktım, kalbim heyecanla çarpıyordu. Baran’a baktım ve hafif gülümseyerek:
“Hadi Baran, hızlı ol! Hazırlanmam lazım, abimi karşılamam lazım.”
Baran bana oyunbaz bir şekilde baktı, kaşlarını kaldırdı:
“Ya… beni için böyle heyecanlanmadın, insafsız kadın!”
“Baran, öyle deme! Senin yerin ayrı bende.” dedim utangaç ama gülümseyerek.
Baran kolumdan tuttu, hafifçe duvara yasladı ve dudağımdan yavaşça bir öpücük kondurdu. İçim hem heyecan hem mutlulukla doldu.
“Baran, bırak! Sen de beni öpmeye yer arıyorsun, yasaklıyorum artık!” diye uyardım, gülümseyerek.
Baran hafifçe omuz silkti, alaycı bir gülümsemeyle:
“Yasakla… Yasakları çiğnemeyi severim karıcığım.”
Birbirimize bakıp kahkahayı bastık ve hazırlanmaya başladık, sabahın telaşı içinde birbirimize küçük dokunuşlarla eşlik ederek.
Hazırlıklarımızı bitirdik ve dışarı çıktık. Baran arabaya yöneldi, ben de yanında yürüdüm.
“Hazır mısın?” dedi Baran.
“Hazırım,” dedim gülümseyerek ve kolumu onun koluna taktım.
Sürücü koltuğuna geçti, ben yanına oturdum. Motoru çalıştırdı, hafif bir gülümsemeyle bana baktı:
“Abini karşılamaya gidiyoruz, heyecanlı mısın?”
“Hem de çok!” dedim, kalbim hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu.
Baran arabayı pastanenin önünde durdurdu. Pencereden bana baktı:
“Bekle, geliyorum!”
Bir süre bekledim, sonra Baran arabaya geri döndü; elinde sıcacık simitler vardı. Arabaya bindi ve bana uzattı. İçim hem ısındı hem gülümsemem büyüdü.
Baran hafif gülümseyerek, elimi tuttu ve dedi ki:
“Karımı ve çocuğumu aç bırakır mıyım hiç?”
Ben ona sıkıca baktım, kalbim hızlı hızlı çarpıyordu:
“Söz veriyorum sana, Allah şahidimiz olsun… bugün de, yarın da, gece ve gündüz de, bu dünyada ve öbür dünyada da, her zaman aklımda ve kalbimde olacaksın.”
Baran gözlerime baktı, sesi derin ve içten:
“Seni öyle bir seviyorum ki… sen bile anlayamazsın.”
Daha fazla dayanamadım, yanağından hafifçe öptüm.
Baran gülümseyerek arabayı çalıştırdı. Yanına oturdum, içim hem heyecan hem mutlulukla doluydu; sabahın tazeliği ve Baran’ın yanında olmanın sıcaklığı birleşmişti.
Baran arabayı havalimanına doğru sürdü. Yolda sessizce oturduk, bazen göz göze geldik, bazen de sadece dışarıya bakarak sabahın sakinliğini hissettik.
Havalimanına vardık ve bir süre orada bekledik. İnsanların gidiş gelişi, anonslar ve bagaj taşıyan görevliler arasında birbirimize yakın oturup sessizce zaman geçirdik.
Havalimanında beklerken arkadan tanıdık bir ses geldi:
“Dicle!”
Hızla arkasına döndüm ve gördüm ki Boran gelmişti.
“Abiii!” diye bağırdım ve kendimi onun kollarına bıraktım.
Boran sıkıca sarıldı, ben de sarıldım. Kalbim hem heyecan hem mutlulukla çarpıyordu.
Baran arkamdan hafifçe gülümseyerek:
“Hoş geldin!” dedi.
Boran da gülümseyerek cevapladı:
“Hoşbulduk.”
Bir süre birbirimize bakıp gülümsedikten sonra Baran arabaya yöneldi. Ben de yanına oturdum, Boran arkamda bizi izledi. Arabayı çalıştırdık ve yola koyulduk.
Bir süre sonra Dicle’nin amcalarının evinin önünde durduk. Arabadan inip kapıya doğru yürürken, içimde hem heyecan hem bir huzur hissi vardı. Bugün hem Baran’la hem de Boran’la geçireceğim ilk anlar başlamıştı.
Dicle arabadan indi, Baran’a döndü:
“Gel, içeri geçelim,” dedi, hafifçe gülümseyerek.
Ama Baran bana hafifçe başını sallayıp cevap verdi:
“Yok hayatım… ben eve gidip üstümü değiştirip restoranta gitmem lazım. Çok boş bıraktım orayı. Dönünce seni alırım. Amcalarına selam söyle.”
Yanağından hafifçe öptüm:
“Tamam…” dedim kendi kendime.
Boran yanımızda hafifçe güldü:
“Hop hop, yavaş!”
İçeri doğru yürürken kalbim hem heyecan hem de mutlulukla doluydu. Baran gidecek olsa da, Boran ve amca evi bana güven ve sıcaklık veriyordu.
Kapıyı çaldık. Birkaç saniye bekledikten sonra kapıyı Delal açtı.
Baran hafif şaşkın bir şekilde:
“Ooo… amca kızı! Ne yapıyorsun? İçeri buyur etmeyecek misin bizi?”
Delal hafifçe gülerek cevapladı:
“Ayy, hoş geldiniz! Girin içeri!”
Ben Delal’a sarıldım, hafifçe yanağından öptük birbirimizi.
Boran da içeri adımını attı ve heyecanla:
“Oyyyy… amcam benim!” dedi, amcasının elini öptü. Ardından yengemize dönüp:
“Sana da selam, yenge!” diyerek elini öptü.
İçeride hepimiz birbirimize gülümseyip biraz sohbet ettik. Sıcak bir karşılama, küçük şakalaşmalar ve samimi selamlaşmalarla evin havası bir anda neşelendi.Çaylarımızı yudumlarken ortam hâlâ ciddi ve sessizdi. Herkes konuşmaları dikkatle dinliyordu.
Tam o sırada Boran amcama bakıp ciddi bir tonla, biraz da sitemle:
“Vala amca… Dicle’yi neden bu Azadoğlulara verdiniz?”
Amcam başını sallayıp derin bir nefes aldı. Gözleri Boran’a dikilmişti:
“Onlar bana kızlarını vermediler, ben neden İstanbul’a gittim? Ha, sende gidip Dicle’yi mi verdin?”
Ben Boran’a baktım, içimde hem hafif bir endişe hem de durumun ciddiyetini hissetmenin verdiği gerilim vardı. Delal ve yenge de sessizce bizi izliyordu, ortam iyice gerginleşmişti.
Boran hafifçe kaşlarını çattı, ama ciddi bir şekilde cevap vermeye hazırlanıyordu. Ben de Boran’a hafifçe dokunup sakinleşmesini işaret ettim; kalbim hızlı hızlı çarpıyordu.Amcam bir an düşündü, sonra ağır ve sakin bir sesle cevap verdi:
“Boran… Dicle’yi kimseye rastgele vermedim. Bu kararımı dikkatle verdim. Onlar güvenilir ve doğru insanlar; sen de onları tanıyorsun. Bu yüzden Dicle’yi onlara bıraktım. Anla artık, niyetim her zaman onun iyiliğiydi.”
Ben sessizce onları izliyordum, içimde hem gurur hem rahatlama vardı. Boran da amcanın sözlerini dikkatle dinledi, kaşlarını hafifçe çattı ama sonunda başını salladı. Ortam ciddiyetini koruyordu, ama gerginlik hafifçe azalmıştı.
Boran ve amca konuşurken ben dayanamayıp söze girdim:
“Şimdi siz benden bahsediyorsunuz… ben bir oyuncak değilim! ‘Verdim’ falan ne demek ya? Ben kararımı kendim veririm, kimse beni pazarlayamaz.”
Ortam bir an sessizleşti. Boran şaşkın ama gururlu bir ifadeyle bana baktı, amcam ise derin bir nefes aldı ve ciddi bir şekilde başını salladı. Delal ve yenge de sessizce bizi izliyordu.
İçimde hem gurur hem de biraz rahatlama vardı; kendi sözlerimi söylemek bana güç vermişti. Boran gözlerime baktı ve hafifçe gülümsedi, sanki sessizce “Senin yanındayım” diyordu.
Evdeki o gergin konuşmalar içime oturdu. Kimse fark etmesin diye sessizce yerimden kalktım.
Kapıyı açıp dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme vurunca tutamadım kendimi… gözlerim doldu, sonra yaşlar akmaya başladı. İçimde bir düğüm vardı, boğazım yanıyordu.
Titreyen ellerimle telefonu çıkardım. Baran’ı aradım.
Telefon çalarken nefesim bile düzensizdi.
Baran açar açmaz sesi kaygılıydı:
“Dicle? Ne oldu hayatım?”
Burun çekerek zorla konuştum:
“Baran… gel beni al. Lütfen… gel.”
Baran bir saniye bile düşünmedi:
“Tamam. geliyorum. Bekle beni, tamam mı?”
Duyunca içimdeki yük biraz hafifledi. Sanki biri beni gerçekten duydu, gerçekten gördü.
Duvarın dibine oturdum, dizlerimi kendime çektim. Baran gelene kadar sadece nefes almaya çalıştım…Boran kolumu tutup ayağa kaldırdıktan sonra hafifçe beni sarstı, gözlerimin içine baktı.
“Diclem… hey, bak bana. Minik kuşum… senin kalbini kırmadım dimi?”
Gözlerimi silerken titrek bir sesle cevap verdim:
“Boran… nasıl böyle diyebiliyorsun… sanki seni pazarlamışım gibi…”
Boran hafifçe gülümsedi, elleri hâlâ ellerimdeydi.
“Hayır… hayır, canım. Ben seni pazarladım falan demiyorum. Sadece… amcamın neden seni verdiğini merak ettim. O kadar. Kalbini kırmak istemem asla.”
O an içimde bir rahatlama hissettim. Boran’ın gözlerinde endişe değil, sadece merak ve ilgisi vardı. Kolumu sımsıkı tuttu ve arabaya doğru yürümeye başladık, benim kalbim hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu ama bir nebze de huzur bulmuştum.
Boran’ı görünce kalbim bir an duracak gibi oldu. Hemen ona sarıldım, titrek ama içten bir sesle:
“Abi… iyi ki geldin. Kendimi çok yalnız hissediyordum.”
O da beni sıkıca sardı, başını göğsüme yasladı. Sesi sakin ve güven vericiydi:
“İşte… bak, yanındayım. Artık yalnız değilsin"