Kaçmak
Sabahın erken saatlerinde, akşamdan hazırladığım çantamı sırtlanıp sessizce evden çıktım. Güneş henüz doğmamıştı, evdekilerin hepsi derin uykudaydı. Gecekondumuzun tahtadan yapılmış merdivenlerinden inerken en ufak bir ses çıkarmamak için adımlarımı dikkatle atıyordum. Her adımda merdivenler hafif bir şekilde çatırdıyor, yüreğim ağzıma geliyordu. Ailem beni kaçarken yakalarsa, sonumun ne olacağını düşünmek bile istemiyordum. Kalbim hızla çarpıyordu; kaçmaktan değil, yakalanma korkusundan… Hem heyecanlıydım hem de korku içindeydim. Yol bilmiyordum, iz bilmiyordum. Yaban ellerde ne yapacağımı düşünerek taksiye bindim. İşte tam bu an, kaçış planımın en büyük hatasını yaptığımı fark etmedim.
Mensubu olduğumuz Aşil Aşireti, Mardin’in en büyük ve en saygın aşiretlerinden biriydi. Her yerde aşiretin adamları vardı ve aşirete mensup olanları neredeyse tanımayacak kimse yoktu. Otobüs yerine taksiye binmek, bu kaçışın en riskli kararıydı ama sabahın erken saatlerinde mahalleler arası otobüs bulmak da zor olacaktı. Yakalanma korkusuyla düşünmeden ilk gördüğüm taksiyi çevirdim.
Telaşlı halimi fark eden taksi şoförü, yüzüme manalı bir bakış attı. Bu bölgede kaçma olayları o kadar yaygındı ki, taksiciler suçluları ve kaçakları tanımakta ustalaşmıştı. “Nereye gidiyorsun bacım?” dedi, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalıştıkça daha çok pot kırdığımı hissettim. “Mardin otogarına bırakır mısın?” dedim, korku ve tedirginlik içinde. Adam, başını sağa sola salladı, bir terslik olduğunu hemen anlamıştı. “Hayırdır bacım, birinden mi kaçıyorsun?” dedi. Yakalandığımı düşünerek kekelemeye başladım. “Yo... Yo... Kimseden kaçmıyorum. Arabama geç kalacağım,” dedim, ama söylediklerim pek inandırıcı değildi. Adam, “Öyle olsun bakalım,” diye mırıldandı.
Otogara varmamıza yarım saat vardı, ama o an her dakika bana bir asır gibi geliyordu.
Taksi şoförünün dikiz aynasından beni süzdüğünü fark ettim. İçime bir anda kötü bir şüphe düştü. Adamın rahatsız edici bakışları üzerimde gezindikçe, içimdeki korku adeta beynimde yankılanıyordu. Gözlerim farkında olmadan ellerime kaydı ve o an, bir başka büyük hatamı fark ettim. Bizim aşirete mensup kadınlar, burunlarına güneşi andıran bir hızma takar ve sağ ellerinin başparmağı ile işaret parmağına güneş desenli dövme yaptırırlardı. Kaçarken bu iki belirgin işareti gizlemeyi unutmuştum. Burnumdaki hızma ve ellerimdeki dövme beni ele veren ikinci büyük hatalarım olmuştu. Şoförün beni tanımış olabileceği düşüncesi, içimdeki endişeyi iyice büyüttü.
Şüpheyi dağıtmak için, “Ben okul okuyorum,” dedim ama o an yaz tatilinde olduğumuzu unuttuğumu fark etmemiştim. Taksi şoförü, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, “Ne okulu abla, yaz tatilindeyiz,” dedi. İşte bu, kırdığım üçüncü büyük pot olmuştu. Artık kendimi savunacak bir bahanem kalmamıştı. İçimdeki korku yerini daha büyük bir çaresizliğe bırakmıştı. Kararlı bir şekilde, “Taksiyi durdur, inmek istiyorum,” dedim.
Adam hiç tereddüt etmeden taksinin kapılarını kilitledi ve telefonunu çıkarıp bir yerleri aradı. O an kalbim hızla çarpmaya başladı, çaresizliğim iyice belirginleşti. Çok geçmeden babam, küçük kardeşim, ortanca abim ve büyük abim taksinin yanına geldiler. Kaçmak için ne kadar çabalasam da artık elimde bir şans kalmadığını anlamıştım. Onları görünce içimdeki umut tamamen söndü. Artık bir kaçışım yoktu. Kendimi kaderin acımasız ellerine bırakmak zorunda kalmıştım; her şeyin olacağına varmasına izin verecektim.
Büyük abim Samet, taksicinin yanına gidip ona bir şeyler verdiğini gördüm. Ne konuştuklarını duymadım ve bu durum beni daha da çok korkuttu. O sırada babamın öfke ile bana yaklaştığını fark ettiğimde yüzüme inen sert bir tokat ile gözlerim karardı. Burnumdan kan gelmiş , dudaklarım çatlamıştı. Ben başım önünde söyleyecek hiç bir şey bulamıyordum. Babam Süleyman, kardeşim ve abilerime dönerek “ Alın bunu gidelim. Yeterince bizi küçük düşürdü. Daha çok kimse görmeden, bilmeden bu işi temizleyelim.” sözleri kaderime vuralan bir mühür gibi yankılandı.
Beni transitin arka kapısına bir çuval gibi attılar. Bir yerlerimin zarar görmesi ya da kırılması umurlarında bile değildi. Babam ve büyük abim transitin ön koltuklarında otururken, ben, küçük kardeşim ve ortanca abim arka tarafta sıkışmış halde gidiyorduk. Babam arkasını dönüp, gözlerinde nefret ve öfkeyle bana baktı. "Şerefimizi iki paralık ettin. Şimdi ne diyeceğiz elâleme? Yüzümüzü kara çıkardın," dedi. Ben ise hâlâ konuşacak durumda değildim. Ne desem batacak gibi hissediyordum. Babamın sesindeki sertlik giderek artıyordu. "Senin yüzünden abilerin mi ölsün? Bunu mu istiyorsun? Kan dökülmesini istemiyorsan, tek çıkış yolu var: dediğimiz adamla evleneceksin."
Başım önümdeydi; karşı çıkacak cesareti kendimde bulamıyordum. Ancak tüm cesaretimi toplayarak, "İstemiyorum baba," dedim, gözlerimden yaşlar akarken. "Hiç tanımadığım bir adamın ikinci karısı olmak istemiyorum."
Babam aniden elini havaya kaldırdı, gözleri öfkeyle dışarı fırlayacak gibiydi. "Sus kahpe dölü! Sana fikrini soran mı var? Seni öldürmediğimize şükret!" diye bağırdı. Sözleri, içimdeki korkuyu iyice pekiştirdi, susup başımı daha da eğdim.
Hangisi daha kötü; ölmek mi, yoksa kan davalı olduğun birinin kuması olmak mı? Babam için ölmek daha kötüydü, çünkü öldürmedikleri için şükretmem gerekiyordu. Her gün nefret, acı ve zülüm içinde yaşamak bir kere ölmekten daha mı iyiydi yani.
Eve vardığımızda beni doğruca depoya indirdiler. Ellerimi ve ayaklarımı sıkıca bağladılar. Kaçmamam için aldıkları önlem buydu. Babamın öfkeli sesi evin her köşesinde yankılanıyordu. “Bir an önce bu kızı götürüp adamlara teslim edelim, başımıza başka belalar açmadan! Biz kan davasını durdurmaya çalışıyoruz, o ise kendini düşünüyor. Kaçmak nedir, bizden kaçabileceğini mi sanıyor?” diye kendi kendine mırıldanarak dolanıyordu. Babamın öfkesi öylesine büyüktü ki, sözcükler her nefesinde daha sert çıkıyordu. Bu çaresizlik içinde, ellerim ve ayaklarım bağlanmış halde sessizce oturuyordum.
Gece karanlık çöktüğünde, babam Süleyman ve büyük abim Samet beni alıp tekrar aynı arabaya bindirdiler. Bu sefer sadece ellerim ve ayaklarım değil, ağzım ve gözlerim de bağlanmıştı. Bunun neden yapıldığını anlayamıyordum. Gözlerim bağlı olduğu için nerede olduğumu bilemiyor, bana hiçbir şey söylemedikleri için de ne olacağını kestiremiyordum. Sessizce, bilinmeze doğru götürülüyordum.
Arabanın hızı yavaşladı ve ardından durdu. Gözlerim açıldığında abim Samet, duygusuz bir şekilde yüzüme bakıyordu. Hiçbir şey söylemedi. Onun sessizliği insanın içine işlerdi; en çok da böyle kişilerden korkardım. Bu sessizlik, kalbimde korkudan gelen bir saygı uyandırıyordu.
“Bak kızım,” dedi babam. “Seni götüreceğimiz yerde sakın kaçmayı aklına getirme; yoksa senin ölümün bizim elimizden olur. Çocuk değilsin, törelerimizi bilirsin.”
Son bir umutla, “Beni verme baba. İstemediğim bir hayata, bilmediğim bir adama verme beni,” dedim. Babamın gözlerine yalvararak baktım, ama elini kaldırıp vurmakla tehdit etti. Ondan umut gelmeyince, abim Samet’e yalvarmaya başladım. Ellerini tuttum, yüzüme sürdüm, öpüp avuçlarımda sıktım ama abim hiçbir tepki göstermedi. Yüzünde en ufak bir duygu bile okunmuyordu. “ Seni götürdükten sonra geri gelmeyi aklına bile getirme.” Parmağını gözüme soka soka tehdit etmeye devam ediyordu. “ Sana ne yaparlarsa yapsınlar, senin için orası dışında başka bir yer yok.” Samet’in yüzüne baktı babam onunda bir şeyler söylemesini bekler gibi. Samet ise buz gibi soğuktu, gözleri ile delici bir bakış attı… Ve babamın son uyarısı da “ Sen artık onların malısın,” oldu. Bu en acı verici uyarıydı, bir mal kadar değerli değildim. Onlar için değersiz bir eşya, her an kullanıp harcadıkları bir bozuk para…