Üç sene önce
Mardin güneşi taş sokaklara vurduğunda şehir altın gibi parlar, ama altında saklanan sırlar karanlık olurdu.
Sıla Şengül, tıp fakültesini yeni bitirmiş, memleketine zorunlu görevle dönmüş genç bir doktordu.
Uzun, düz siyah saçları rüzgârda savrulurken beyaz teni ve büyük gözleri insanın içine işlerdi.
Türkan Şoray bakışı denirdi ona; hem masum hem derin.
Hastanenin bahçesinde oturmuş, çay içiyordu.
Yanına bir adam oturdu.
Serdar Demirkıran.
Mardinliydi ama İstanbul’da büyümüştü.
Takım elbisesiyle bu şehre ait değildi.
Gözleri karanlık, sesi yumuşaktı.
“Doktor hanım, Mardin güneşi sizi yakacak,” dedi gülümseyerek.
Sıla başını kaldırdı.
“Alışığım,” dedi kısa bir gülümsemeyle. “Burası memleketim.”
Serdar çayından bir yudum aldı.
“Benim de. Ama İstanbul’a kaçtım. İnsan bazen kaderinden kaçmak ister.”
O gün konuştular.
Ertesi gün yine geldi.
Sonraki gün yine.
Serdar’ın Yalanları
Serdar kendini kusursuz bir adam gibi anlattı.
İstanbul’da büyük işler yapan, ailesine destek olan, kadınlara değer veren bir iş adamı.
“Aile benim için her şey,” demişti.
“Bir kadına zarar veren adam erkek değildir.”
Sıla ona inanmıştı.
Çünkü Serdar konuşurken gözlerinin içine bakıyor, kelimeleri yumuşak seçiyor, onu dinliyordu.
İlk kez bir adam onu gerçekten “görüyormuş” gibi hissetmişti.
Bir akşam Mardin sokaklarında yürürken Serdar durdu.
Taş duvara yaslandı, Sıla’ya baktı.
“Sen farklısın,” dedi.
“İstanbul’daki kadınlar gibi değilsin. Safsın. Gerçeksin.”
Sıla utandı.
“Abartıyorsun.”
Serdar başını salladı.
“Hayır. Sen benim kaderimsin, Sıla.”
O kelime ilk kez orada döküldü: kaderim.
Sıla’nın içi ürperdi ama hoşuna gitti.
Serdar ona çiçekler gönderdi.
Telefonunu susmadan aradı.
Mesaj atmadığında merak ettiğini söyledi.
“İyi misin?”
“Yemek yedin mi?”
“Sesini duymadan uyuyamam.”
Sıla bunu ilgi sandı.
Aslında bu, Serdar’ın kontrol kurma başlangıcıydı.
İki ay sonra Serdar ciddi bir tonla konuştu.
“Sıla, ben seni kaybetmek istemiyorum. İstanbul’a dönmem gerekiyor ama seni yanımda istiyorum.”
Sıla şaşırdı.
“Bu çok hızlı değil mi?”
Serdar elini tuttu.
“Hayat kısa. Ben seni beklemem, sahiplenirim.”
O gün ailesini gönderdi.
Aşiret bağlantıları, büyük sözler, ağır törenler…
Sıla kendini bir masalın içinde sandı.
Ve evlendi.
İstanbul’a geldiklerinde Serdar değişti.
Telefonunu kontrol etmeye başladı.
Kimle konuştuğunu sordu.
Giydiği kıyafetlere karıştı.
“Bu elbise kısa.”
“Bu doktor çok mu yakın sana?”
“Ben senin kocanım, seni korurum.”
İlk tokat, evliliğin üçüncü ayında geldi.
Sonra özürler, çiçekler, hediyeler.
“Ben seni çok seviyorum, sinirime yenildim.”
Sıla inanmak istedi.
Ve üçüncü senede Hamilelik
Altı ay sonra test pozitif çıktı.
Sıla sevinçten ağladı.
Serdar gülümsedi ama gözleri karanlıktı.
“Artık benden kaçamazsın,” dedi fısıltıyla.
“Bu çocuk seni bana bağlayacak.”
Sıla o zaman anlamadı.
Ama kader ağını çoktan örmüştü.
Şimdiki Zaman
İstanbul gecesi camın ardından soğuk görünüyordu.
Sıla koltukta oturmuş, karnını okşuyordu. Altı aylık hamileydi ve Serdar geç geleceğini söylemişti.
Telefonu masanın üzerindeydi.
Titreşti.
Bir mesaj geldi.
Gönderen: Sezen.
“Sıla… Sana bunu söylemek istemezdim ama Serdar’ı gördüm.”
“Bir kadınla… çok yakın otele girerken .”
Sıla’nın kalbi göğsüne çarptı.
“Saçmalama,” diye yazdı.
“Yanlış görmüşsündür.”
Sezen bir fotoğraf gönderdi.
Serdar, bir kadının beline sarılmıştı.
Kadın… Sıla’nın yıllardır tanıdığı, güvendiği arkadaşı Asya’ydı.Serdar'ın en yakın dostunun karısı ...
Fotoğraf bir otelin restorandaydı.
Ama bakışlar, mesafe, dokunuş… hepsi aşktı.
Sıla’nın eli titredi.
Telefonu yere düşürdü.
Bebek tekmeledi.
Sanki annesinin kalp kırıklığını hisseder gibi.
Gerçeğin İtirafı
Serdar gece eve geldiğinde Sıla oturma odasında bekliyordu.
Işıkları kapatmıştı. Sadece lambader yanıyordu.
“Geciktin,” dedi sakin bir sesle.
Serdar ceketini çıkarırken gülümsedi.
“İş toplantısı uzadı.”
Sıla telefonu uzattı.
Fotoğrafı gösterdi.
Serdar’ın yüzündeki ifade dondu.
Bir saniye.
Sonra sinirli bir kahkaha attı.
“Bunu kim gönderdi?”
“Önemli değil,” dedi Sıla. “Doğru mu?”
Serdar sessiz kaldı.
O sessizlik Sıla’nın hayatındaki en yüksek çığlıktı.
“Bana yalan söyledin,” dedi Sıla.
“Dostum dediğim kadını seçtin.”
Serdar masaya yumruğunu vurdu.
“Ne var bunda? Erkek adamın hatası olur!”
Sıla ayağa kalktı.
“Bu hata değil, ihanet!”
Serdar yaklaştı.
Elini Sıla’nın koluna sertçe koydu.
“Abartıyorsun. Hamileliğin seni duygusal yapmış.”
Sıla elini çekti.
“Boşanacağım senden Serdar bu iş bitti ! .”
O kelime evde yankılandı: Boşanacağım.
Serdar’ın gözleri karardı.
Yüzü bambaşka bir adama dönüştü.
“Ne dedin?”
“Duydun. Bu evlilik bitti.”
Serdar güldü.
Ama gülüşü korkutucuydu.
“Sen benim karımsın. Benim çocuğumun annesisin.”
Sıla geri çekildi.
“Artık değilim.”
Serdar ona yaklaştı, fısıldadı:
“Benden boşanamazsın.”
“Niye?” dedi Sıla titreyerek.
Serdar yüzünü ona yaklaştırdı.
“Çünkü sen Demirkıran aşiretinin gelinisin. Töre boşanmayı sevmez.”
Serdar kolunu Sıla’nın boğazına doladı.
Sıla nefes almakta zorlandı.
“Benden kaçarsan ne olur biliyor musun?” dedi.
“Ailen rezil olur. Mardin’de adın çıkar. ‘Kocasını bırakıp kaçtı’ derler. Töre affetmez.”
Sıla’nın gözleri doldu.
“Ailemle tehdit etme beni.”
Serdar kulağına fısıldadı:
“Ederim. Ve ederken zevk alırım.”
Sonra gülümsedi.
“Kaçsan bile seni bulurum. O çocuk benim. Seni öldürmeye bile hakkım var töreye göre.”
Sıla donup kaldı.
Bu kızın sevdiği adammıydı ?
O geceden sonra Serdar değişti.
Telefonunu kontrol etti.
Hastanedeki erkek doktorlara laf etti.
Kıyafetlerine karıştı.
Eve kilitler taktırdı.
“Beni terk edemezsin,” dedi sürekli.
“Benim malımsın.”
Sıla her gece yastığını ıslatarak uyudu.
Karnındaki bebeğe sarılıp fısıldadı:
“Biz kaçacağız.”
Ve bir gün o evden kaçtı .Eğer aileme dersen bende senin büyük sıırını ortaya dökerim dedi kız .
Boşanmak istediğini tekrar söylediğinde Serdar mesaj atmaya başladı:
“Benden kaçamazsın.”
“Aşirete derim, ölüm hükmün çıkar.”
“O çocuk benim, seni de onu da alırım.”
“Benimsin.”
Sıla telefonu her titreştiğinde titriyordu.
Bir gece valizini topladı.
Sezen’e mesaj attı:
“İstanbul’dan gidiyorum. Burada ölürüm.”
Uçağa binerken karnını tuttu.
Bebek tekmeledi.
“Dayan,” dedi fısıldayarak.
“Anne seni karanlıktan çıkaracak.”
Ama karanlık onu çoktan izlemeye başlamıştı.
Adana sıcağı insanın içine işleyen cinsten bir sıcaktı.
Sıla içinse bu şehir sadece sıcaktan ibaret değildi.
Burası kaçtığı şehir, saklandığı şehir, yeniden doğmak istediği şehirdi.
Mardin’den, İstanbul’dan, Serdar’dan…
Ve töreden.
Hastanenin bahçesinde bankta oturmuş, karnını okşuyordu.
Adana Devlet Hastanesi’ne yeni başlamıştı.
Kimliğini değiştirmemişti ama geçmişini burada kimse bilmiyordu.
En azından öyle sanıyordu.
Adana, Kuzey Yanardağ’ın şehriydi.
Burada doğmuş, burada büyümüş, burada mafyanın zirvesine çıkmıştı.
Bu şehirde Kuzey’in adını bilmeyen yoktu ama kimse onu yüksek sesle söylemezdi.
Altan arabayı hastanenin karşısına park etti.
Hazar sigarasını camdan dışarı attı.
“Doktor hanım burada,” dedi Altan.
Kuzey, siyah SUV’nin arka koltuğunda oturuyordu.
Takım elbisesinin altındaki dövmeler sıcaktan hafif belli oluyordu.
Camdan dışarı baktı.
Sıla bankta oturuyordu.
Uzun siyah saçları sırtına dökülmüş, beyaz önlüğü dizlerine kadar inmişti.
Elini karnına koymuştu.
Hamile bir kadın.
Ama güçlü.
Ama yalnız.
Kuzey’in göğsünde garip bir his kıpırdadı.
Bu his, Defne’nin hamile olduğunu söylediği günkü histi.
Hazar yanına eğildi.
“Abi bakıyor görecek şimdi lan ! ”
Kuzey bakışlarını çekmedi.
“Bırak Görmez ! .”
Altan aynadan ona baktı.
“Takıntı mı yaptın lan amına koyayım Kız kaçak. Kocası belalı.”
Kuzey’in çenesi sıkıldı.
“Ben daha belalıyım . Kız muhtaç lan görmediniz mi amına koyayım! "