ACININ TATLI SIZISI

2769 Kelimeler
Cengiz Özkan - Bir Ay Doğar 🎶🎶🎶 "Öyle olmasını istemediğin her şey öyle oldu. Yaşamak istediğin her şeyi başkaları yaşadı. Koşmak istediğin yere yürüyemedin bile. Zaman geçti ve ömür bitti." Bir haftadır Kürşad'ı ne kahvehanede görebilmiştim ne de mahallede. Faruk abi inzivaya geçildi demişti bu kaçışına. Nereye gitti, ne yapıyor hiçbir fikrim yoktu ama deli gibi özlüyordum. Yedi yıldır zaten görmemiştim ama sanki çocuğun ağzına bir parmak bal çalarsınız da o bala muhtaç edermişsiniz gibi, yüzünü görmeye muhtaçtım. Gözüm hep kapıdaydı. Yine önce gölgesini ardından kendisini görmeyi bekliyordum. Gölgesi üstüme düşse buna bile razıydım. Boğulduğum okyanus en büyük zaafımmış benim, bunu kabul ettim. Bir haftadır gözüme bir gram uyku girmemişti, yemek yiyesim bile gelmemişti. Bir iki dediğim sigara paketini bir hafta içinde bitirmiştim. Her özledim dedikçe bir sigara yakmıştım ve ben çok özlemiştim. Görmediğim yıllara inat bir saniye bile gözümün önünden ayrılmasın isterken bir haftadır görmüyordum. Onu göremedikçe elim ayağım da dengesini kaybetmiş gibi sürekli bardak kırıyordum. Yıkadığım çay bardağı elimde kırıldığında parçası etime saplanmıştı ama benim elim acımıyordu, kalbim acıyordu. Faruk abi bu hallerime akıl sır erdiremeyip aklımın başında olmadığını söylüyordu. Kendince başka sebepler düşünüyordu büyük ihtimalle ama onu bile umursayacak halde değildim. Mutfak kısmında elime sardığım mendile bakarken Kürşad'ın alnına denk gelen attığım taş aklıma geldi. Ben onun alnını yarmıştım o da benim göğsümü yarıp kocaman bir yer edinmişti. Elimdeki kanlı mendile bakarak gülümsedim. Yıllar önce bile kahramanımdın benim Kürşad, ta küçükken bile hayrandım sana. Ama bu hayranlığın aşk olduğunu anlayamayacak yaştaydım o zamanlar. Faruk abi kahvehanenin dışındaki masada otururken seslendi. "Yusuf, koçum abine bir çay getir." Mendili baş parmağıma sıkı sıkı sarıp bağladım. "Getiriyorum abi." diye cevap verip çay ocağının başına geçip temiz bir bardağı kaynar suyla yıkayıp çay doldurdum. Bardağı çay tablasına koyup bir kişi olduğunu bildiğim için tepsiye koymadan elimle götürdüm. Dükkanın camından dışarı baktığımda Faruk abinin karşısındaki taburede oturan Kürşad'ı gördüğümde çay elimden neredeyse düşecekti. Gelmişti sonunda, bir hafta olmuştu görmeyeli. Çay bardağının içindeki kaşığı görünce yarı yolda durup mutfağa geri döndüm. Kaşık getirme demişti. Kaşığı tezgahın üstüne atıp tekrar kapıya doğru yürüdüm. Dışarı çıktığımda direkt ona baktım. Arkasındaki cama sırtını dayamış yılgın bir ifadeyle dayısını dinliyordu. Önündeki masaya çayı koyup kapının hemen girişinde durdum. Göz ucuyla bir bardağa bir de bana bakıp çayını yudumladı. O bakışla bile karnıma sancılar giriyordu. Gözü gözüme değse ölecek gibi oluyordum. Kapıya omzumu yaslayıp gelene geçene bakma bahanesiyle yanlarında duruyordum, sırf sesini duymak, bir kaç dakika daha görmek için. Faruk abi ellerini dizlerine koyup arkasındaki cama yaslandı. Sokaktan geçenleri izlerken konuşmaya devam etti. "Ee iş için ne yapmayı planlıyorsun bundan sonra?" Kürşat çay bardağını tablaya koyup bileğindeki tesbihi alıp sakince çekerken sağ ayağını diğer bacağının üstüne atarak dudaklarını büzdü. "Bilmiyorum. Ya marangoz atölyesinin başına geçerim ya da mobilya mağazasının. Henüz bir karar vermedim." deyip sakallarını sıvazlayarak tekrar çayını alıp yudumladı. Her hareketini saniye saniye izlediğimin farkındaydım ama o izlendiğini fark edemeyecek kadar dalgındı. Sanki kafasını karıştıran bir şey varmış gibi olduğundan daha durgun ve sessizdi. Faruk abi aklına bir şey gelmiş olacak ki kapıda dikilen bana döndü. "Yusuf sen ne zaman memlekete gidecektin?" diye sordu. Bakışlarımı sessiz adamdan çekip Faruk abiye baktım. "İki gün sonra çıkacağım yola abi." Faruk abi çayının son yurdumunu alıp başını sallayarak gülümsedi. "İyi iyi, seninde başın bağlanıyor he mi. Bir yeğenimin daha mürüvvetini görmek nasipmiş." Bir aydır annem sağolsun sıkıştıra sıkıştıra Diyarbakır'a gel, teyzene sözüm var, Beksin'e yüzük takacağız, sözlendirdim seni diyordu. Bizde büyüklere hayır denmezdi, onlar ne derse o olur, onlar kiminle evleneceğimize karar verirse onunla evlenirdik. Bu yüzdendir annem daha bana sormadan teyzeme sözü kesmişti bile. Bir ay boyunca ne kadar yalvarıp yakarsamda Nuh diyordu peygamber demiyordu. Kürşad'ın hapisten çıkacağından haberim bile yoktu. Gerçi olmasa da Beksin'le asla evlenmeyecektim. Ben Kürşad'dan başkasını sevmemiştim ki hiç. Faruk abiye cevap vermedim. Söylediği anda bakışlarımı Kürşad'a dikmiştim. Umursamadan çayını alıp yudumladı. Sanki söylenilen şeyi duymamış ya da umursamamış gibiydi. Zaten niye umursasın ki? Seven bendim, yanıp tutuşan bendim. Neden umrunda değil sözlenmem mi diyecektim, hangi hakla? Faruk abinin uzattığı boş bardağını alırken Kürşad'ın da biten bardağına uzanıp aldım. Kirpikleri üzerinden şöyle bir bakış atıp önüne döndü tekrar. "Dolduruyorum abi." dediğimde kaşlarını çatarak elini hafifçe savurdu. "İstemez, ziyade olsun." Sesinde bir kızgınlık, bir kırgınlık aramıştım ama yoktu, hiç olmadığı kadar donuk ve soğuk konuşmuştu. Bardakları alıp içeri girdim. Mutfağa geçtiğimde bardakları alıp yere fırlatasım vardı. Lan hiç mi hatırlamıyorsun beni, hiç mi o küçük çocuğun başını okşayıp kahramanı olduğunu fark edemedin? O kadar mı siliğim senin gözünde? Öyleydim sanırım. Bardakları lavabonun içine koyup temiz bir bardak alıp çay doldurdum. Faruk abi mutlaka bir bardak daha içerdi, söylemese de bilirdim. Tek çayı tablaya koyup tekrar dışarı çıkardım. Faruk abinin önüne koyup kenara çekildim. Faruk abi sokağın başından gelen kişiyi görünce hızla Kürşad'a döndü. Kürşad bu hareketini anlamayarak baktığı yere döndü. Umay abla elinde tuttuğu oğluyla beraber bu tarafa doğru geliyordu. Büyük ihtimalle çarşıdan evine dönüyordu. Yaklaşırken Kürşad'ı gördüğünde olduğu yerde durdu bir kaç saniye. Sonra kendini toparlayıp yürümeye devam etti. Dükkanın önünden geçerken Faruk abi hafifçe öksürerek "Nasılsın Umay kızım?" diye sorunca Umay abla bize doğru dönüp kibarca başıyla selam verdi. "İyiyim abi sen nasılsın? Serpil abla nasıl, hamilelik nasıl gidiyor?" Faruk abi eşinin adını duyunca bile yüzü gülüyordu. "İyi kızım, iyi. Napsın doğumu bekliyor. O mu doğuracak ben mi artık Allah bilir." diyerek güldü. Umay abla utangaç bir gülüşle elinde tuttuğu oğluna baktı. "Hayırlısıyla doğumu atlatsın sende rahatlarsın." Kürşad onlar konuşurken sadece Umay'ın oğluna bakıyordu. Umay abla da fark etmiş olacak ki Kürşad'a bakarak "Seninde gözün aydın Kürşad sağ salim çıkmışsın cezaevinden." dedi. Kürşad tesbihini usul usul çekerken "Sağ olasın Umay, oğlun mu?" diye sordu. Umay başını yavaşça sallayarak "Evet abisi altı yaşında" deyip utanıp annesinin arkasına saklanan çocuğa "Göktuğ oğlum, merhaba desene abine." dedi. Kürşad çocuğun ismini duyduğunda bacağının üstündeki ayağını indirip daha dik oturarak "Göktuğ mu koydun adını Umay?" diye sordu. Sesi sertti. Benim sözleneceğimi duyduğundaki umursamaz sesi yok olmuştu. Kaşlarını çatarak kadına bakıyordu. "Evet Kürşad ne oldu ki? Altuğ ismine uyumlu diye sevdi bu ismi." Kürşad başını iki yana sallayarak "Yok bir şey." deyip kafasını çevirdi. Umay bozulmuştu o başını çevirince ama bozuntuya vermeden Faruk abiye selam verip "İyi akşamlar abi." diyerek göz ucuyla bana bakıp yoluna devam etti. İçime bir öküz oturmuştu resmen. Kürşad hâlâ onu seviyordu ve oğluna Göktuğ ismini verdiği için kızgındı. Faruk abi hep derdi Kürşad oğlu olunca ismini Göktuğ koyacaktı, ne asil bir isim derdi acıyla. O hapse girdiği için Umay ablayla evlenip çocuk sahibi olmamasına üzülür dert yanardı. Tüm mahalle bir gün Kürşad'la Umay ablanın evleneceğini düşünür birbirlerine yakıştırırlardı. Bende canım yana yana bir gün bunun gerçekleşeceğini düşünürdüm. Benim de canım yanıyor, niye beni kimse görmüyor? Faruk abi Kürşad'a dönüp sakin sesiyle "İyi misin oğlum?" diye sordu. Kürşad ona doğru başını hafif sağa çevirip "İyiyim abi, sorun yok." dediğinde Faruk abi ısrarla "Oğlum sen içeri girince Altuğ geldi istedi kızı, ailesi de verdi, elden ne gelir" dedi. Daha fazlasını duymaya ne yüreğim yeterdi ne de beynim. O yüzden hızla içeri girdim. Mutfağa geçip yere çöküp oturdum. Dizlerimi kendime çekip dolan gözlerime dur demeye çalışıyordum. Nefes almak çok zordu. İçinizde karşılıksız bir aşk varken, asla ulaşamayacağınız birinin eski sevdiğine üzülerek bakan, oğluna koymak istediği adı koydu diye sinirlenen bir adama aşık olduğunuzda nefes almak çok zor geliyordu. Yumruklarımı sıka sıka parmağımda sarılı mendili kıpkırmızı yapmıştım. Kestiğim yerden kan aktıkça içim kanıyordu. Kalbim acıyordu yarabbim, nefes alamıyorum, sen yardım et. Mutfağa giren bedenle başımı kaldırıp girişte dikilen adama baktım. Elindeki çay bardağını küçük masanın üstüne koyup göz ucuyla bana bakıp geri çıktı. Sinirden gülesim geliyordu artık. Bir iki dakika sonra ben hâlâ yerdeyken mutfağa geri geldi. Tam karşımda yere çöküp sıktığım sol yumruğumu tuttu. Yüzü bu kadar yakınken nefes alış verişimi bile kesmiştim sadece elimi değil. Avucunda sıkı sıkı tuttuğu yara bandının kenarlarındaki kağıtları çıkardı. Sıktığım yumruğumun parmaklarını açtı, baş parmağımla işaret parmağım arasındaki ete açtığım yaraya yara bandını yaranın üstüne gelecek şekilde yapıştırdı. Eğdiği başını kaldırıp bana baktığında kahve gözleriyle kanayan yaram büyüdükçe büyüdü. Gözlerimde ne görüyordu bilmiyorum ama başını iki yana sallayarak çöktüğü yerden kalktı. "Bir süre su değdirme ufaklık" derken elindeki kağıtları çöpe attı. Çıkmadan önce omzunun üstünden bakarak "Dikkat et bir dahakine." deyip gitti. O benim yaramı mı sarmıştı, cidden mi? Açtığın yarayı da sarsan ya böyle. Tam şurada. Elim kalbime giderken depar atan kalbimi susturmak istedim, ölmek istedim. 🖇️ Faruk abi sazın tellerini konuşturan bir adamdı. Hatta Serpil yengeyi de böyle tavladığını ballandıra ballandıra anlatırdı. Ama Kürşad hapse girdiği gün sazını kahvehanenin duvarına aşmıştı, bir daha da hiç eline almadı. Ta ki bu akşama kadar. Kürşad'ı zorlaya zorlaya bu akşam kahvehanede mahalleliyle oturup şarkı türkü söylemeye ikna etmişti. "Yeter artık çık insan içine, ne zamana kadar sürecek bu inziva. Ben karşıyım buna, kendini uzaklaştırıyorsun insanlardan." diye azarlayarak ikna etmişti sonunda. Mahallenin gençleri, abiler, amcalar, dayılar masalarına kurulmuş Faruk abinin kurduğu divanın karşısında bu gecenin sohbetine katılmışlardı. Kürşad'a bunun iyi geleceğini düşünüyordu ama bana fazladan iş çıktığını göremiyordu. Yapacak bir şey yoktu, bunca yıl sonra yeğeni hapisten çıkmıştı, sevincini paylaşmak istiyordu. Bir tepsi boşalırken ikincisini dolduruyordum çaylarla, ikinci demliği de çıkarıp demlemiştim. Allahtan çocuklar yardım edelim abi diyerek boşalan bardakları güle oynaya köpürte köpürte yıkıyorlardı. Onlara bakıp gülerek çay tepsini tıka basa bardaklarla doldurup dış tarafa geçtim. Faruk abi Kürşad'ı hemen yanına oturtmuş elini sırtına koymuş öve öve anlatıyordu gençken nasıl biri olduğunu. Onu tanımayan, o içerdeyken adını namını bilen gençlerde hayran hayran onu dinliyordu. Kürşad hapse girdiğinde daha ufaklardı, büyüdükçe mahallede bir reis varmış şöyle heybetli, şöyle kudretli bir adammış, bir adamı gözünü kırpmadan çekip vurmuş, dava adamıymış laflarını dillerde dolandırıp birbirlerine gaz verirlerdi, bizde onun gibi olacağız diye. Bu halleri bana çocukluğumu hatırlatıyordu. Bende onlar gibi hayran olmuştum o abiye, Ama kim bilirdi ki o hayranlığın aşk olduğunu. Ben kaderimi bilmeden önce çoktan yazılmıştı benim kaderim. Çay bardaklarını dağıtırken derin bir nefes verip Kürşad'a baktım göz ucuyla. Faruk abinin anlattıklarını sakince tesbihini çekerek dinleyip bazende "Abartma dayı" diye müdahale ederek hafifçe gülümsüyordu. Faruk abiyi bile kıskanacağımı söyleseler bir taraflarımla gülerdim. Ama şimdi düşününce ona gülümseyip bana boş gözlerle bakmasını kıskanmıştım, hemde delirecek kadar. O gülüşü görmek için ne vermem gerekiyorsa sorgusuz verebilirdim. Bakışlarını bile üzerime çevirse yeterdi. Şarkıyı burada açınız 🎶 Sohbetler daha da koyulaşırken Faruk abi ellerini dizine koyup "Yusuf getir bakayım şu sazımı, bir de telleri konuşturalım Kürşad oğlum için" dedi. Tepsiyi masaya koyarak "Emrin olur abi" deyip bayrağın hemen yanındaki çiviye asılı sazı alıp yanlarına gittim. Faruk abi sazı elimden alırken Kürşad oturuşunu değiştirip oturduğu divanda arkasına yaslandı, bacaklarını iki yana açtı. Sazın akordunu yapan Faruk abiye başını hafif sağa atarak derin bir nefes verdi. Tesbihini iki bacağı arasına koyup sakince çekmeye başladı. Mutfağın girişindeki eşiğe sırtımı dayayıp onu izlemeye koyulmuştum. Faruk abi sazın tellerine vurdukça herkes yavaş yavaş siliniyordu gözlerimin önünden, sadece o kalıyordu. Kürşad, kalp ağrım. Sazını yine konuşturan Faruk abi güzel sesiyle de türküye giriş yaptı gözlerini kapatıp. "Bir ay doğar ilk akşamdan geceden neydem neydem geceden Şavkı vurur pencereden bacadan Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben Uykusuz mu kaldın dünkü geceden neydem neydem geceden" "Uyan uyan yâr sinene sar beni Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben Uyan uyan yâr sinene sar beni Dağlar harâmı açma yaramı perişânım ben" Faruk abi saza sakince vurup derin bir nefes verdi. Kürşad başını eğip aynı sakinlikle tesbihini çekerken nefes aldıkça kalkan göğsüyle nefesini bıraktı derince, buruk bir gülümsemeyle sakallarını sıvazladı. Canı mı acıyordu? Bu nasıl bir acıydı ya rab? Ya benim canım. İçim gidiyordu o derin derin nefes verdikçe. Al bu acıyı yalvarırım deyip ayaklarına kapanmak istiyordum. O kadar mı sevmişti Umay ablayı? Yüce dağ başından aşırdın beni neydem neydem yâr beni Tükenmez dertlere düşürdün beni Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben Madem soysuz göynün bende yoğudu neydem neydem yoğudu Niye doğru yoldan şaşırdın beni Dağlar kışımış yolcum üşümüş perişânım ben Niye doğru yoldan şaşırdın beni Dağlar harâmı açma yaramı nasıl edem ben Yaslandığım duvardan ayrılıp yavaşça önümdeki sandalyeye attım kendimi. Kürşad duyduğu cümlelerle başını arkasına atıp duvara yaslamıştı. O gözlerini kapattığında ben umutlarımı kapatmıştım tamamen. Umay ablanın onu beklemeyip kendi arkadaşıyla evlenmesine canı yanıyordu. Ya benim canım. Ben ona bir kere bile dokunamayacağım, bir kere bile adını ağzıma seviyorum diye alamayacağım, bir kere bile sevgiyle bakmayacak bana. Aşağıdan gelir eli boş değil neydem neydem boş değil Söylerim söylerim göynüm hoş değil Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben Bir güzeli bir çirkine vermişler neydem neydem vermişler Baş yastığı gendisine eş değil Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben Artık ne bulunduğum yerin farkındaydım ne de ona bakışlarımın. Gözlerim, aklım, beynim, kalbim, ruhum sadece Kürşad'ı görüyordu. Baş yastığı gendisine eş değil Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben Baş yastığı gendisine eş değil Dağlar harâmı açma yaramı perişânım ben Faruk abi söylediği türkünün son cümlelerini daha bir içten söylerken Kürşad gözlerini açıp yaslandığı duvarda başını sola çevirip benim olduğum tarafa baktı ama beni görünce gözlerini kapatıp kafasını çevirerek başını eğdi. "Ağzına, yüreğine sağlık." nidalarına Faruk abi gülümseyerek başını sallayıp Kürşad'a dönerek elini onun bacağına koydu, acısını paylaşır gibi. Bir sonraki türkü kalabalığın arasından gelince Kürşad izin isteyerek ayağa kalktı. Kapıdan çıkarken cebindeki sigara paketini çıkarıp camekanın önünde sigarasını yakıp derin bir nefes çekerek karanlık gökyüzüne baktı. Bir insan sigarayı kıskanamazdı, bir insan onun parmaklarına dokunabilen tütün yığınlarını kıskanmazdı. Deliriyordum galiba. Bu acı beni delirtecekti artık anlamıştım. Dolan gözlerim görünmesin diye hızla yerimden kalkıp mutfağa çektim. Türkü dinlemek için içeri giren çocukların bıraktığı bardakları yıkamaya koyuldum. Delirmemek için bir şeyler yapmam lazımdı, kendimi oyalamam, düşünmemem, unutmam, sinirdirmem, içime gömmem gerekiyordu. Tüm bardakları yıkayıp pırıl pırıl yapmıştım sırf içeri geri dönmemek, onu görmemek için. Görmek için yıllarca yanıp tutuşan ben onu görmekten deli gibi korkuyordum şimdi. Kalabalık dağılırken onunda geri içeri girmediğini öğrenmiştim. Faruk abi rahat bırakın biraz demişti gidişine. Masalar yavaş yavas boşalırken bende boş bardakları topladım. Eve anca gece yarısı girebileceğimi biliyorum. Ama sağ olsun Faruk abi bırak sabaha birlikte yıkarız demişti de rahatlayarak bardakları toplayıp tezgahın üstüne bırakmıştım. Kalan bir iki kişide Faruk abiyle çıkınca boş kalan kahvehaneye baktım. Yalnızlığıma, derin yalnızlığıma bakıyordum aslında. Kovaya su doldurup birazda yüzey temizleyici dökerek köpürtüp paspas atmaya başladım. Bunu sabaha bırakırsam fazladan iş çıkacaktı bana. Düşünmemek için resmen yerleri parlatana kadar sildim. Kirli suyu içeride tuvalete döküp bir de orayı yıkadım. Düşünmemem lazımdı, bir saniye bile olsa düşünürsem olduğum yere yıkılırdım. O da bitince ağrı giren belimi sağa sol yaparak kütletip kovayı paspasla beraber yerine koydum. Etrafa son kez bakınıp dükkanın anahtarını alıp kapıdan çıktım. Anahtarı deliğe takıp çevirirken arkamda hissettiğim bedenle elim öylece kaldı. "Dayım çıktı mı?" diyen sese yutkunup arkamı döndüm. Tam karşımdaydı, uzun boyu, heybetli duruşu ve çatık kaşlarıyla. Ay ışığında bile parlayan kahve gözleri gözlerimin içine bakıyordu. Bir cevap beklediği için başımı salladım sadece. Bileğindeki tesbihini iki eline alıp usulca çekerken karanlık sokağı gösterdi. "İyi, hadi yürü." Kaşlarımı çatarak kalan kilidi de çevirip anahtarı deliğinden çıkarıp cebime koydum. Tekrar ona döndüğümde kapıdan uzaklaşmış, sokağın ortasında bekliyordu. Beni mi bekliyordu gerçekten? Eve mi bırakacak beni? Ama neden? "Ben kendim giderim Kürşad abi, sağ olasın." Gözlerini kapatıp derin bir nefes vererek açtı. Tesbihli elini öne doğru savurarak "Yürü işte" dedi. Kızgın mıydı o? Sesi olduğundan daha sertti ve hayırı kabul etmeyeceğini belli eden dik duruşu garipti. Bir şey demeden yanına yürüyüp aramızda bir kaç adım mesafe bıraktım, yavaş adımlarla karanlık sokakta yürüyorduk. Sesini çıkarmadan önündeki yola bakarak tesbihini çekerek yürüyordu. Derdi neydi Allah aşkına? Evimin önüne yaklaşırken benim adımlarımı takip edişinden evimin yolunu bilmediğini anlamıştım, hatırlamaya çalışır gibi etrafına bakındı. "Ufaklık, ne zaman taşındın?" Ne? Eski evimizi biliyor muydu? "İ...iki sene oldu galiba" derken sesimin tutukluk yaptığını fark edince hafifçe öksürerek devam ettim. "Babamlar memlekete dönünce daha küçük bir eve geçtim, kapıcı dairesi." Başını hafifçe salladı sadece. "Kürşad abi, sen evimizi nerden biliyordun?" diye sordum ama o cevap vermeden önünde durduğum binaya baktı, ardından karşısındaki binaya. "Burayı hatırlıyorum, karşı binada imam oturuyordu." Baktığı binanın en üst katına baktım bende. "Evet hâlâ orda oturuyor." Hmlayarak boş sokağa bakmaya devam etti. Sonra bana dönüp çenesiyle binanın demir kapısını gösterdi. "Tamam hadi geç içeri ufaklık." Cidden ne yaptığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ben korunmaya ihtiyacı olan bir kadın değildim ve artık çocukta değildim. Gece olduğu için beni evime bırakmasına ihtiyacım olduğunu falan mı sanıyordu. Boş boş gözlerine bakarak başımı iki yana salladım. Binanın kapısını iterek arkamı döndüm. "İyi geceler abi." deyip binanın kapısına yaslandım. Geldiğimiz yöne geri dönerek "Sana da" deyip yürümeye başladı. Arkasından bir süre gidişine baktım. Yine başı dik, adımları kendinden emindi. O hiç değişmemişti. Yıllar onu ne karakterinden ne de hareketlerinden hiç bir şey kaybettirmemişti. Ama bende çok şey değiştirmişti yıllar. Ufaklık dediği o küçük çocuk artık yoktu ve o çocuk kendisine aşıktı. Sanırım bunu öğrense zamanında başımı okşayan elinin tersini gösterirdi. Korkuyor muydum? Evet hemde ölesiye. O yüzden asla ona olan aşkımı öğrenmeyecekti. Geçip giden biri olacaktım hayatında, belki de bir gün ben daha fazla dayanamayıp tası tarağı toplayarak defolup gidecektim hayatından.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE