Erdal Güney - Salkım dasın 🎶🎶🎶
"En zor savaş, kafanda bildiklerinle kalbinde hissettiklerin arasındadır."
Dün gece yine gözüme uyku girmemişti. Kafamın içi Kürşad'la doluydu ve nefes alır gibi her an adını sayıklıyordum. Artık tamamen şirazeden çıktığımı idrak etmeye başlamıştım. Cevapsız onlarca soru ve bu sorulara cevap istemeye cesaretsizliğim kıyasıya mücadele ediyordu.
Kız kardeşimin arayıp kısaca hal hatır sormasının ardından anneme vermesiyle bir gerçeği daha unuttuğumu fark ettim, annem iki gün sonra gelmemi bekliyordu. Kavga ede ede en sonunda bir hafta sonra geleceğimi, kafamı toparlamak zorunda olduğumu, buradaki işlerimi hallemeyip izin alamadığımı söylemiştim. Evet anneme yalan söylemiştim ama zaten içim yanarken birde bu sözdür yüzüktür işleriyle uğraşamazdım. Boğuluyor gibiydim. Sanki biri gırtlağıma ellerini geçirmişte son nefesimi verene kadar sıkıyordu o elleri. Telefonu öfkeli annemin homurdanmalarıyla, bir hafta sonra kesin geleceğim sözüyle kapattırabilmiştim.
Ardından gelen sorular daha ağırdı. Hâlâ Umay ablayı mı seviyor? Bir kalp yarası mıydı bu? Altuğ abiyle evlenmesi canını mı yakmıştı? Neden dün o türküde sessizce acı çekmişti? Beni neden hatırlamıyordu? Evet eski evimizi hatırlıyordu ama en önemli ve beni ona aşık eden o anı hatırlamıyordu. Belki de kendime bile itiraf edemediğim o anı.
O hapse girmeden bir ay önce okuldan sonra mahalledeki çocuklarla internet kafeye gidip oyun oynamaya karar vermiştik. Okulların kapanmasına bir ay kalmıştı ve bizim için bu yeterli bir bahaneydi. O yüzden bizde tabiki okuldan kaçıyorduk.
O günde saatlerce bilgisayar oyunları oynayıp okulun bitiş saatine yakın tekrar okula dönmüştük. Kaçarken kolay gelen dev gibi okul duvarı çocuk oyuncağı gelmişti ama dönüşte o duvarı atlamak nerdeyse imkansızdı. Çünkü duvarın iç tarafında kısacık bir mesafe varken duvarın dış tarafı yani caddeye bakan yeri metrelerce uzunluktaydı. Kapıdan giremezdik, güvenlikçi abi bizi görünce hemen müdürün odasına götürüyordu ve biz okulun mimli öğrencileriydik. Daha orta okulda bu kadar haşara bir öğrenci olduğumu babam duysa kemiklerimi kırar akşama anneme yahni yaptırırdı mazallah. O yüzden asla yakalanmamam lazımdı.
Arkadaşlarımdan biri üst üste büyük taşları koyarak belli bir mesafeye geldiğinde üstüne çıkıp demir çubuklara tutuna tutuna tırmanmayı başardı. Duvarın üstüne ulaşıp bir adımla diğer tarafa atladı. Ondan sonra da diğeri taşların üstüne çıkarken taşlar hafif sallansa da o da tırmanmayı başarmıştı. Duvardan atlamadan önce aşağıya bana bakıp "Hadi lan, o kadar zor değil" derken çoktan diğer tarafı geçmişti.
Bense bir duvarın uzunluğuna bir de taşlara baktım. Boyum lanet girsin ki sonradan uzasa da o zamanlar kısaydı. Annem hep siz sonradan uzuyorsunuz, üzülme, abinde senin gibi kısaydı deyip avuturdu beni. Keşke o uzuma evresine buraya tırmanmak zorunda olmadan önce geçebilseydim.
Diğer taraftan "Hadi lan zil çalacak" seslerini duyunca hareketlenip taşların üstüne çıktım. Üniformamın yırtılmaması için demir çubuklara değmemeye çalışarak bir ayağımı çubuğun üstüne atıp kendimi yukarı ittim. Benim ayaklarımı bırakmamla da alttaki taşlar devrildi. Artık yere de inemezdim. Hızlıca diğer ayağımı da demir çubuğa koyup diğer ayağımla destek vererek kendimi daha da yukarı ittim. En sonunda duvarın ucuna elimi attığımda derin bir nefes verip sonunda diyerek bir sonraki demire aşağıdaki ayağımı yerleştirip duvara tırmandım. Fakat ayağımın altındaki demir bükülünce dengemi kaybettim, duvardaki elim kaydığı anda geriye doğru düştüm. Düşerken en alttaki sivri demir dizimdeki kaba etime saplandığı için acıyla çığlık atıyordum.
Canım çok fena acıyordu ve kanımın sıcak sıcak baldırlarıma doğru aktığını hissediyordum. Tüm bedenim acıyla uyuşmaya başladığında bilincimi kaybedeceğimi anladım.
O anda sırtımdan tutan elleri ve dizlerini hissettiğim kişiyi algılayamıyordum ama garip bir sıcaklık bedenimi ele geçiriyordu. Etrafımda duyduğum sesleri algılamaya çalışırken gözlerimi aralayıp beni tutan kişiye baktım. Kürşad.
Alnıma yapışan saçlarımı eliyle geriye doğru iterken normalde sakin olduğunu bildiğim sesi ince bir korkuyla çıkıyordu.
"Kımıldama ufaklık, birazdan ambulans gelecek."
Sesi sanki çok uzaktaymış gibi boğuk geliyordu ama o ince korkuyu sezebiliyordum. Bedenim sanki onun kollarında huzur bulmuş gibi kendini bıraktığında bilincimi de kaybettim.
Uyandığımda bir hastane odasındaydım ve yanı başımda annem vardı. Çiçekli eşarbının ucuyla gözünden akan yaşları siliyordu. Ama uyandığımı görünce hemen bunu yapmayı kesip öfkeyle yüzüme baktı.
"Eşeğin doğurduğu seni, şu haline bak." dedi şiveli Türkçe'siyle.
Gülmekle ağlamak arasından gidip geliyordum. Sol bacağıma baktığımda sargı olduğunu gördüm. Nasıl buraya geldim, o demirden nasıl kurtuldum hiçbir fikrim yoktu. Tek hatırladığım beni dizlerine yatırıp başımı okşayan Kürşad'dı.
"Kürşad abi." diyerek yataktan doğrulmaya çalıştım ama annem göğsümden bastırıp geri yatırdı.
"He Kürşad abin he, o olmasaydı ne bok yiyecektin." diyen annemin öfkesi gittikçe artıyordu.
Yaralı olmasam çoktan kolumdaki eti iki parmağı arasına sıkıştırıp bükerek etimi koparmaya niyetlenirdi.
Kapıdan içeri bir elinde kağıtlarla diğer elinde eczane poşetiyle giren Kürşad uyandığımı görünce rahatlayarak anneme baktı, elindeki poşeti kibarca uzattı.
"Doktorla konuştum, yarası çok derin değilmiş. İlaçları kullansın bir kaç haftaya geçer dedi."
Sesi yine eskisi gibi sakindi ama bana bakınca kaşlarını çattı. Annem poşeti elinden aldı.
"Sağ olasın evladım, sana da zahmet verdik, ilaçları ben alırdım."
Kürşat küçük bir tebessümün ardından "Ne demek Hevdem teyze, ziyanı yok, üç beş kuruş bir şey. Hem ufaklıkta iyi, Allah'tan ciddi bir şey yok" dediğinde sinirle bana bakıp gözlerini kıstı.
Annem çalan telefonunu çantasında bulduğunda ekrana bakıp kim olduğunu bilmeden açtı. Okuma yazması yoktu ama ona telefon kullanmayı öğretmiştim. Telefon çalınca yeşil tuşa basacağını biliyordu. O kendi dilimizde konuşurken ayaklanıp odadan çıktığında Kürşad'la yalnız kalmıştık.
Artık boyu daha uzun ve vücudu gelişmişti. Kemikli elini saçlarıma atıp kızar gibi "Söyle bakalım ufaklık, o duvara niye çıkıyordun" dediğinde saçlarıma dokunduğu için ve suçumu bildiğim için başımı diğer tarafa çevirip dudaklarımı birbirine bastırdım ama kaçmanın bir faydası yoktu. Elini saçlarımdan çekmediği için ona döndüğümde eli alnıma değiyordu. Elinin sıcacık hissi beynimde yankılar uyandırarak çığlık atıyordu. Dokundu, tenime dokundu diye bağıran bir ses. Karnım sanki kasılır gibi ağrıyordu ve bu ağrı tatlı bir sızı gibiydi. Bacağımın acısını bile unutturmuştu. O elini çektiğinde boşluğa düşer gibi oldum. Kesik bir nefes verdim.
"Okula.. Okula girme...ye çalışıyordum." diyebildim sonunda.
Ne sesimi bulabiliyordum ne de kelimeleri.
Hmm diyerek kaşlarını daha da çatıp kısılan kahve gözleriyle baktı. Ardından kaşlarını düzeltip çok hafif gülerek "Okuldan kaçtın yani." dedi.
O sırada annem odaya girdiğinde ben cevap vermeden o kendini hızla toparlayıp yataktan uzaklaştı. Kapıya doğru yürürken "Başka bir şey yoksa ben müsaadenizi isteyeyim teyze." deyip başını hafifçe aşağı yukarı salladı.
Annem yatağıma yaklaşırken "Daha ne isteyelim Kürşad oğlum, Allah senden razı olsun." deyince Kürşad elini göğsüne koyup "Sizden de razı olsun teyze, geçmiş olsun" diyerek kapıyı açtı. Annem "Sağ ol oğlum." deyince odadan çıkıp kapıyı kapattı.
🖇️
Beni o gün o kurtarmış hastaneye kadar gelmişti ama büyük ihtimalle şimdi hatırlamıyordu bile. Saçlarımı okşayışını, heyecandan konuşamayan titrek sesimi ve alnıma dokunduğunda istemsizce gözlerimi kapatışımı. Alışıktı mahallesinin çocuklarına, kadınlarına, amcalarına yardım etmeye. Bu yüzden de mahallede çokça sevilir parmakla gösterilirdi. Adına reis denilmeden önce bile efendi çocuk, saygılı, hoş görülü denilirdi.
Bende yardım ettiği mahalleden biriydim işte. Ama beni ona hayran eden başka bir şey daha vardı. Kürt olduğumuzu bildiği halde asla ne aileme saygısızlık yapmıştı ne de beni hor görmüştü. Hiç başkalarına yaptığına şahit olmamış, duymamıştım da. Onun derdi başkaydı. Kafasının içindeki savunduğu dava farklıydı.
Mesele onun için hiçbir zaman sağ ya da sol olmamıştı. Tek millet, tek bayrak, tek vatandı. Kendini bu topraklara, bu bayrağa, bu millete ait hisseden herkese kapısı açıktı. Belki de bu yüzden kendi yandaşları tarafından bile anlaşılmıyordu. Ama ben anlıyordum. Çünkü onu anlamak için bir ve bütün olmak gerekiyordu.
Yıllar önce olan bu olayı önceden gülümseyerek hatırlardım. Çünkü o hep kahramanım olmuştu. Ama şimdi hatırlayınca gülümseyemedim, daha çok acı veriyordu. Beni hatırlamayışı yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı.
Zihnimin tamamı ona esir olduğu için akşamın ne zaman olduğunun, zamanın nasıl geçtiğinin bile farkında değildim. Faruk abinin sandalyeleri ters çevirerek masalara koyarken seslendiğini anca algılayabildim.
"Len Yusuf."
Elimdeki paspasın sapını birden durdurup "Hı" dedim etrafıma bakınırken.
Faruk abi gülerek elindeki sandalyeyi masaya koyup "Aşık mısın oğlum, ikidir sesleniyorum. Aklın uçmuş" dedi.
Sonra gülerek "Dur daha, gitmeden mi kıza vuruldun?" derken Kürşad girdi kapıdan içeri.
Kapının önünde öylece durup göz ucuyla bana baktı. Ardından elindeki tesbihini çekmeye devam ederken Faruk abiye döndü.
"Ne oldu dayı, haber salmışsın?"
Faruk abi son sandalyeyi de koyup ellerini birbirine vurarak silkeledi.
"Saldım tabi, yeğenimle ıslatmayalım mı bu gece."
Kürşad içmeye çağırdığını anlayınca kaşlarını çatarak içeri girdi.
"Serpil yenge duyarsa seni tefe koyar, demedi deme."
Faruk abi gizli bir iş yapıyormuş gibi işaret parmağını dudaklarına götürüp "Sus lan, sen gambazlamazsan duymaz o, hem ben haber verdim ona. Dedim yeğenimi yemeğe götüreceğim" dedikten sonra ellerini beline koyup "Ama rakı içmeye demedim" dedi sırıtarak.
Serpil yengeden birazcık tırsıyordu, bir de hamilelik eklenince Serpil yenge iyice sinirli ve agresif birine dönüşmüştü. Duysa kesinlikle üç gün eve almazdı.
Kürşad başını iki yana sallayarak toparlanmamızı beklemek için dışarı çıkarken "İyi madem, kapat dükkanı da gidelim." dedi.
Faruk abi elini sırtıma koyup "Hadi koçum paspası sabah atarsın, ışıkları kapat çıkalım." dedi.
"Bende mi geliyorum abi?" dedim şokla.
Ben ve Kürşad aynı yerde ve aynı masada rakı mı içecektik. Hayallerimde bile bu yoktu.
Faruk abi gülerek sırtımı pat patladı. "Tabi oğlum, o meşhur salatanı Kürşad abin de yemeli. Hem koca delikanlı oldun, sende içersin bir iki kadeh."
İçmeme gerek yok ki abi ben Kürşad'a baktıkça sarhoş olurdum ki zaten.
Heyecandan hızlı hızlı hareket ederek paspası ve kovayı tuvalete koyup lavaboda ellerimi yıkadım. Havlunun varlığını bile unutup ellerimi pantolonuma sildim. Kapının önünde çatık kaşlarıyla ne yaptığımı anlamaya çalışan Kürşad'ı gördüm. Hemen bakışlarını çekip yanına gelen Faruk abiye baktı.
Tüm ışıkları kapatıp bende dışarı çıkıp kapıyı kilitledim. Kürşad benimde geleceğimi biliyor muydu bilmiyorum ama sesini çıkarmadan arabaya doğru yürüyorduk, bende onun bir kaç adım gerisinden yürüyordum. Arkasını dönüp yanını işaret ederek "Şurdan yürü." dedi önüne dönmeden önce. Aramızdaki bir kaç adımı hızlı hızlı adımlayarak yanına geçtim.
Faruk abi Serpil yengeden ve hamileliğin zor geçtiğinden dert yanarken Kürşad arada bir anlattıklarına hafifçe gülümseyerek önüne bakarak yürüyordu. Bense önüme bakamayacak kadar büyülenmiş bir şekilde ona bakıyordum. Yandan profilinden kemerli burnu çok güzel duruyordu. Sakallarının gizlediği gamzesi gülümseyince çok az çukurlaşıyordu. Bu küçücük çukura bile gömülmeye razıydım.
Birden kolumdan tutup kendine çekerek "Önüne bak" dedi sinirli bir sesle.
Çukura basmak üzere olduğumu yürümeye devam ederken arkamı dönüp baktığımda fark ettim. Tuttuğu kolumu yavaşça çekip tesbihini diğer eline aldı.
Faruk abi bilerek arabasını evden ve dükkandan bir kaç sokak geride bırakmıştı. Demek ki bu geceyi çok önceden planlamıştı.
Arabasının yanına geldiğimizde Faruk abi şoför koltuğuna Kürşad onun yanındaki koltuğa bende arka koltuğa oturdum.
Arabayı çalıştırırken sırıtarak "Hadi felekten bir gece çalalım" deyip sürmeye başladı.
Kürşad kafa sallayarak tepkisini dile getirirken dikiz aynasından bana baktı. Mutluydum ve gülümsediğimin farkında olamayacak kadar heyecanlı. Yüzümde nasıl bir ifade vardı emin değildim, umrumda da değildi ama Kürşad'ın kaşları çatıldı yine. Sonra derin bir nefes vererek başını sağındaki cama çevirip dışarıyı izlemeye koyuldu.
Faruk abinin bağ evi dediği eve gittiğimizi biliyordum ve muhtemelen içip içip bahçedeki koltuğa sızacaktı. Çok içen biri değildim o yüzden sınırım üç kadehti. Kürşad'ın ne kadar içtiğini, sarhoş olup olmadığını bilmiyordum ama tek ayık olarak durumu kontrol altına alacaktım. Çünkü Faruk abi içince sızmadan önce bağıra bağıra türkü söylerdi, zorla sustururduk, sustuğunda ise koltukta sızıp kalırdı.
Yolda yirmi dört saat açık bir markete girip salata malzemelerini aldım. Sonrada tekele uğrayıp rakıyı alarak bağ evine kalan bir kaç kilometreyi de tamamlayıp evin bahçesine girerek arabayı park ettik. Faruk abi bilerek oturacağımız yerin hemen karşısına arabanın bagaj kısmı gelecek şekilde durmuştu. Bu da teyibi açarak müzik dinleyeceği anlamına geliyordu.
Arabadaki poşetleri alarak indim Kürşad'ın ardından, Faruk abi de kontağı kapatıp arabadan indiğinde ellerini beline koyup tek katlı müstakil eve baktı. Bir kaç yıl önce Serpil yengeyi zorla ikna ederek almıştı bu küçük evi. Bazen kahveden arkadaşlarını bazen eşi dostu getirirdi buraya, bir kaç kere bende gelmiştim ama o zamanlar içmeme izin vermezdi. Ne olduysa bugün sende içersin demişti.
Daha önce Kürşad'ın özlemi canıma tak ettiğinde 35'lik alıp evde tek başıma içmiştim. Suyunu az koyduğumdan mıdır bünyem alışık olmadığından mı üçüncü kadehte kanepede sızmıştım. Sabahta geç açmıştım kahvehaneye de Faruk abi kafamın yerinde olmadığından içtiğimi anlamıştı. Büyüdün mü lan sen deyip gülerek bundan sonra sende içersin bağ evine gidersek demişti. Sanırım bugün o gündü. O zamanlar Kürşad'ın yokluğuna ve özlemine içerken şimdi varlığına ama gösteremediğim özlemine içecektim.
Onlar masayı kurup bardakları yerleştirirken bende salatayı hazırladım. Uzun porselen bir tabağa döküp sirkesini, nar ekşisini ve susamını döktüm. Aslında tek farkı buydu, karıştırmayıp yiyecek kişinin önce sosların lezzetini almalarını sağlıyordum ve nedense Faruk abi bunu çok seviyordu. Umarım Kürşad da severdi.
Faruk abi masaya üçüncü kadehi koyunca Kürşad oturduğu koltukta masaya uzandı.
"Biri daha mı gelecek?" diye sordu. Yüz hatları gerilmişti. İçerken kalabalık olmayı sevmiyordu sanırım.
Faruk abi "Yoo" deyip beni göstererek "Yusuf için koydum." dedi.
Kürşad rakıları kadehlere dolduran dayısını üçüncü kadehte durdurup bardağın ağzını kapattı.
"O içemez dayı, küçük o."
Salatayı masaya koyduğum sırada Faruk abi ile göz göze geldik. Hafif gülerek çenesiyle beni işaret edip "Ne küçüğü oğlum, adam tek deviriyor şişeyi."
Kürşad gözle görülür şekilde şaşırarak elini bardaktan geçip bana baktı. Omuz silktiğimde kaşlarını çattı.
"O kadar iyi içiyorum diyemem ama bir kere rakı içmiştim."
İçeri dönüp çatalları da getirip masaya koydum. Faruk abi ve Kürşad kanepede yan yana otururken ben masanın karşısındaki sandalyeye oturdum.
Faruk abi kadehini kaldırınca bizde ona eşlik ederek kaldırdık.
"Canımın parçası yeğenimin dönüşüne, yeniden özgürlüğe, geleceğe, umutlara, hayallere, ee birde gönül yaralarına."
Kadehini önce Kürşad'ın kadehine ardından benim kadehime vurup dudaklarına götürdü. İkimizde ellerimiz havada kalmıştık. Kürşad bir şey söyleyecek gibi dudaklarını oynattı ama sonra vazgeçip dudaklarını birbirine bastırarak başını yavaşça aşağı yukarı sallayıp kadehini tokuşturdu. Büyük bir yudum aldığında neredeyse çeyreğini içtiğini görünce kaşlarımı kaldırdım. Hiç mi içi yanmamıştı?
Ben de bir yudum alarak masaya koydum. Benim içim yanmıştı, rakı değil ama karşımdaki manzara beni her yudumda yakacaktı.
Faruk abi hızlı içtiği için ikinci kadehte hafiften türkülerini mırıldanmaya başladı ama bu defa sanki daha sakindi, sesini hiç yükseltmeden mırıldanıyordu sadece.
Kürşad kanepede arkasına yaslanmış ikinci kadehini yeni doldurmuş bir yudum alarak derin bir nefes verdi. Başını eğdiği yerden kaldırmadan tesbihini çekiyordu. Sanki benimle göz göze gelmek istemiyor gibi yüzüme hiç bakmıyordu.
Faruk abi üçüncü kadehini doldurup bir yudum aldıktan sonra elini Kürşad'ın omzuna koydu.
"Hadi anlat be yiğidim, ne var o kalbinin en derinlerinde. Belli ki bir derdin var, sanki içerden çıktığına sevinmez gibi daha da içine kapandın."
Kürşad ceketinin cebinden sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alarak paketi masaya koydu bana doğru hafif iterek. Sigara içtiğimi bilmiyordu ama içersem diye sessizce teklif eder gibiydi. Göz ucuyla bakıp çakmağıyla sigarasının ucunu tutuşturdu. Faruk abi de kendi paketini çıkarırken kaşlarıyla içebileceğimi ifade eden bir bakış attı.
Kürşad sigarasını yavaş yavaş içerken bende bir tane yakmaya karar verdim. Önümdeki paketinden bir dal çıkarıp dudaklarıma yerleştirdim. Kürşad önündeki çakmağı parmaklarıyla itip bana yaklaştırdı. Çakmağı alırken parmaklarının ucuna değdiğimde Kürşad hızla elini çekti. Bana dokunmak bile istemiyor muydu?
Hıhlayarak sigaramı yakıp bir nefes çektim içime. Kürşad'ın sigarasını içmek nasipmiş demek ki.
Sigarasını iki parmağı arasına alıp rakısından büyük bir yudum daha aldı. Masaya kadehi koyarken arkasına yaslandı.
"Çok şey değişmiş dayı, insanlar değişmiş, gündem, siyaset, toplum. Her şey sanki bir kaosun düzenine girmiş. Kimin eli kimin cebinde belli değil, taraflar birbirine girmiş. Herkes birbirinin kuyusunu kazmanın peşine düşmüş." deyip sigarasını getirdiğim kül tablasına çırptı usulca. Derin bir nefes verip dayısına döndü.
"Benim tanıdığım başı dik adamlar godomanların ayakkabılarının ucunu öpmek için başlarını yere eğmiş. Daha ben ne diyeyim."
Faruk abi bu cevabıyla başını ağır ağır sallayarak bir şey demeden kadehini kaldırıp Kürşad'ın masadaki kadehine vurup başına dikti.
Yüzünü hafiften buruşturup masadaki salata tabağını gösterdi bardağını sallayarak.
"Salatadan ye bakayım hele, beğenecek misin bizim çırağın elini?" dedi gülerek.
Kürşad benden kaçırdığı bakışlarını bana çevirip çok hafif dudaklarını sağa doğru kıvırdı. Öyle saniyelik ve öyle güzel bir andı ki, bıyıklarının hemen altındaki kalın, uçuk pembe dudakları uğraşmak ister gibi kıvrılmıştı.
Bardağının yanındaki çatalı alıp salata tabağına yavaşça daldırıp bir miktar alarak ağzına götürdü. Sanki o ağzını açtığında benimde dudaklarım hareket ediyordu. İkinci kadehi anca sindirebilmiş zihnim bu anı saniyelere yayıyordu.
Çiğnerken yumruk yaptığı elini ağzına götürüp yuttuğunda bir yudum rakısından içti. Cevabını bekliyordum heyecanla. Bana bakmadan Faruk abiye döndü.
"Beğendim." dedi sadece.
Huhlayarak derin bir nefes verdiğim fark edilmişti. Bana dönüp gülümsedi. Bu defa gerçek, kocaman bir gülümsemeydi, dişleri bile hafiften görünmüştü.
İşte şimdi rakıyı boşverin ben bir damla gülümsemede sarhoş oldum. Heyecandan elimi kolumu koyacak bir yer bulamayınca yarım kalan rakıyı başıma diktim.
Faruk abi gülerek kanepeden kalkıp arabasının yanına gitti. Bagajı açık bırakıp şoför koltuğuna geçip teyibi açtı. Sonrada bir şey demeden içeri geçti. Muhtemelen lavobaya gitmişti, kapı sesi beni onaylamıştı.
Müzik şarkıya girdiği sırada Kürşad arkasına yaslanıp başını kanepenin yaslanma kısmına atıp gözlerini kapattı.
Dakikalarca onu izledim oturduğum yerde. Adem elması yutkundukça yukarı aşağı doğru hareket ediyordu. Sakalı çenesinin altındaki çıkıklığa bir iki parmak kala bitiyordu. İçim gidiyordu ona baktıkça, göğsüm sıkışıyordu. Dokunma isteğiyle kalbim tekliyordu ama bu cinsel bir çekimden çok yüzüne ellerimi koyup sakallarını sevmek istiyordum. Sol yanağındaki gamzesini, kaşlarını, kirpiklerini, çıkık elmacık kemiklerini sevmek istiyordum. Ben dokunmadan sevmelere razıydım ama kalbimde kırılan bir parça sarıp sarmalanmak için dokunmaya muhtaçtı.
Birden başını indirince göz göze geldik, korkuyla başımı çevirip kapıya eğilerek gelmeyen Faruk abiye baktım. Gelmemişti hâlâ.
Şarkıyı burada açınız 🎶
Masadaki kadehte son yudumu kalan rakısını başına dikip bitirdi. Bardağı masaya koyup sigara paketine uzandı. Bir dal çıkarıp dudakları arasına yerleştirip başını hafif sola yatırarak çakmağıyla yaktı. Derin bir nefes çekip başını yukarı kaldırıp üfledi.
"Gelmez o."
Arada bir attığım kaçamak bakışlarımı ona çevirip baktım. Sormama gerek kalmadan
"İçerdeki kanepeye sızdı." dedi.
Faruk abinin gelmeyişinin nedenini söylüyordu. İçerden gelen kısık bir horlama sesini duyduğumda gülerek Kürşad'a baktım.
Kıvrılan dudaklarımdan hızla bakışlarını gözlerime kaldırıp sigarasından derin bir nefes çekti.
"Çok sessizsin Kürşad abi, eskiden bu kadar suskun değildin."
Sigarasından derin bir nefes daha çekip başıyla kanepede yanını gösterdi.
"Sırtın ağrıdı orda, geç otur ufaklık."
Sandalyeden kalktığım anda başım dönmeye başladı. Otururken sarhoşluk hissedilmiyordu ama ayağa kalkınca kendini gösteriyordu. Masaya tutunarak etrafından dolanıp kanepeye kendimi attım.
"İçme bundan sonra." diyen Kürşad sigarasını kül tablasına bastırıp söndürdü.
Çocuk değilim artık demek istiyordum ama ağzımı açarsam tüm kelimeler bir yığın gibi kucağına düşer diye korkuyordum. Kontrolü bırakmamam lazımdı, özellikle ben sarhoş o ise sanki rakıyı az sulu içmemiş gibi ayıkken dikkat etmeliydim.
Teyipten çalan şarkı değişince bildiği bir şarkı olduğu için hafifçe gülerek hıhladı. Şarkının sözüne girmesini beklerken yanımda oturan adamı izliyordum. Yan profilden de çok güzeldi.
Allah'ım sen bana ne yaman bir sınav verdin böyle. Sınavın bile güzel ya rab.
Şarkı sözleri akıp giderken başını çevirip bana baktığında önüme
döndüm.
"Nazlanacak kimsen olmayınca anlatamadıklarını boğazına düğümlersin ufaklık. Ondandır konuşamamam."
Duyduğum yorgun sesiyle ona döndüm.
"Çok mu acıyor Kürşad abi?" diye sordum.
Biliyordum, canı acıyordu. Ben ona yanarken o geçip giden geçmişine, yitip giden aşkına, hayallerine yanıyordu.
Paketinden bir sigara daha çıkarıp yaktı usulca, derin uzun bir nefes çekip üflerken duydum acı dolu sesini.
"Çok."
"Benim ki kadar mı?"
"Senin ki kadar ufaklık."
Derin bir nefes daha çekti sigarasından, dudaklarından süzülen dumanla boğuldum ben. Sigara ona yanarken, ben ona yandım.
Belki de alkolün arkasına sığınacaktım ayıldığımda, belki hatırlamayacaktım ne yaptığımı, belki hayatımın en büyük hatasını yapacaktım.
Kanepede ona doğru biraz kayarak kollarımız birbirine değmeyecek kadar ara verip yanına oturdum. Hiç kımıldamadan sigarasını içmeye devam etti, çekilmedi ya da ne yapıyorsun demedi. Öylece önüne bakmaya devam ederek sigarasını içti.
Yavaşça başımı sağa yatırıp omzuna koydum. Önce bir irkilsede kımıldamadan durmaya devam etti. Gözlerimi kapatıp kokusunu içime çektim nefes alır gibi, benim nefesim onun kokusu olmuştu artık. Aldığım kokusu gider diye titrek bir nefes verdim. Gözlerimi açtığımda sadece önüme bakıyordu.
"Bir kere adımı söyler misin?" diye mırıldandım.
Duyup duymadığına emin bile değildim. O kadar cılız, o kadar korkak bir mırıltıydı ki, söyledikten sonra duydu diye ödüm kopmuştu.
Duymuştu.. Korkak fısıltımı duymuştu.
Omuzu hafif hareket edince uzaklaşacağını almıştım. Sigarasını söndürmek için hafifçe masaya uzanıp kül tablasına bastırmadan içine attı.
Sigara izmariti kendi kendine yanmaya devam ederken bende cevapsızlığıma yandım. Ben hiç Yusuf olmamıştım. Ben hep mahallede gördüğü o küçük çocuk olmuştum. Başını okşadığı herhangi biri.
Gözlerimi tekrar kapattım kaderime razı gelerek. Kokusunu bir kez daha içime çekip rüyalarda en azından buluşmak için uykuya daldım. Orada seviyordun beni çünkü, orada ben oluyordum, Kürşad oluyordu. Yedi yıl boyunca rüyalarımda düşlerimde bir Kürşad yaratmıştım. O Kürşad beni seviyordu.
"Yusuf."
Adımı söylüyordu uzaklardan gelen sesiyle, beni çağırıyordu rüyalara yine. Orada mutluyduk.
Yanı başımda oturan, başımı omzuna koyduğum, kokusunu içime çektiğim Kürşad benden o kadar uzaktaydaki, ben hayallerimdeki Kürşad'a razı olmak zorundaydım.