Ahmet Şafak - Unut Onu Gitsin Gönlüm 🎶🎶
"Varla yok arasında yaşanır bazı aşklar.
Gel demeye hayat izin vermez,
Git demeye kalbin."
Beş gün, tam beş gündür Kürşad ortalarda yoktu. Faruk abi "valla ben bile nerede olduğunu bilmiyorum bu defa" demişti.
İçtiğimiz günün sabahında ben onun omzunda uyukalmıştım o ise uyumadığını belli eden çökük göz altlarıyla ben uyandığım anda kanepeden kalkıp sigarasını alarak arka bahçeye gitmişti. Sabaha kadar hiç mi uyumamıştı bilmiyordum ama sabah benim üstümde onun ceketi vardı, o ise sadece siyah gömleği ile duruyordu. Ceketini üzerime örtmüştü.
Faruk abiyi uyandırıp hızlıca ortalığı topladığımda onu çağırıp arabaya atlayarak dönmüştük mahalleye, beni eve bıraktıktan sonra Kürşad'ı bırakmış öyle demişti Faruk abi. O saatten sonrada ortadan kayboldu.
Zaten varla yok arasında görüyordum yüzünü. Yedi yıl boyunca göremediğim yüzünü şimdi o esirgiyordu benden. Buna da razıydım. O iyi olsun yeterdi.
İki gün sonra anneme söz verdiğim için memlekete gitmem gerekecekti, en azından gitmeden bir kere görebilseydim. Göremediğim yılların acısı çıkar gibi her saniye görmek isteyecek bir yüzsüzdüm ben.
Beni görmeyeni görmek için yalvaracak duruma geldiğimde anladım. Ben kendi ellerimle kendimi kanatıyordum, ben kendimin katiliydim.
Açık televizyonda az önce giden liseli gençlerin ısrarla açtırdığı müzik kanalı duruyordu. Faruk abi "bırak açsınlar, aşk acısı çekiyor zibidiler bu yaşta" demişti gülerek.
Benim çektiğim acı ne abi demek istiyordum. Beni anlayacağını bilsem ayaklarına kapanıp "abi acıyor, çok acıyor abi" diye zırlardım. Ama ne kadar modern, ne kadar anlayışlı olsa da çaycısının yeğenine olan aşkını, bir erkeğin bir erkeğe aşkını kabul edecek kadar değildi. Belki de öğrense tekmeyi ilk atan o olurdu.
Ben kendi kafesimde kendimin terbiyecisi olmak zorundaydım. Sadece kendimi değil namının ondan önce gittiği Kürşad reisin adını da kirletemezdim. Ben bir gün unutulurdum bu mahalleden çekip gitsem ama Kürşad'ın toprağıydı burası. Onun şehri, onun mahallesi, onun toplumu.
Ben bu toplumun kara koyunuydum, istenmeyen çocuğu.
Kahvehanenin telefonu çalınca masadan topladığım bardakları mutfağa bırakıp duvarda asılı telefonu açtım.
"Efendim."
"Ufaklık bizim dükkana iki çay getirir misin?"
Duyduğum sesi algılamam beş altı saniyemi aldı. Kürşad'dı değil mi telefondaki.
"Orda mısın?" diyen sakin sesini sonunda algılayıp "Burdayım, burda. Tamam getiriyorum abi" deyip kapattım.
Gelmişti. Sonunda gelmiş. Ne zaman gelmiş, neredeymiş?
Elim ayağıma dolanmadan iki çay için ocağın başına geçtim. Bazen çevre esnafa da çay götürürdük. Kuruyemişçi İlyas amca, manavdaki Samet abi, tekeldeki Mete abi. Genelde bir sokak ilerisine kadar giderdik o kadar ama bazen kalabalık misafiri varsa iki sokak ötedeki kırtasiyeci Müjgan ablaya da götürürdüm, kıyamazdım ona.
Ama ilk kez Kürşad'ın mobilya mağazası çay istiyordu. Kürşad'ın babası Erman amca burdan çay istemezdi, o kadar yolu gelme oğlum derdi.
Çayları tepsiye koydum. Onun şekersiz içtiğini biliyordum ama ya Erman amca da varsa diye bir çay tablasının içine küp şeker doldurup tepsiyle dükkandan çıktım. Dışarıdaki taburede oturan Faruk abiye hızlıca Kürşad abi istedi deyip yürümeye başlamıştım.
Sokağın sonunda, caddenin başladığı yerdeki mağazaya girip bildiğim dükkanın ofis kısmına geçtim. Camekanlı kapıyı açıp elimle tepsiyle girdim. Kürşad'ı masanın diğer tarafındaki deri koltukta gördüğümde kocaman gülümsedim. Karşısındaki tekli koltukta Umay ablayı görünce gülüşüm yüzümde soldu.
Dış taraftaki koltukların arasından "Anneee, bak." diyen Göktuğ ben çayın birini Umay ablanın önündeki sehpaya koyarken yanına koştu. Şeker koyduğum çay altlığını usulca yanına koydum.
Çay kaşığı olmayan bardağı da Kürşad'ın önüne koydum. "Afiyet olsun" deyip yüzüne bakmadan kapıya yöneldim. Kapıdan koşup benden önce çıkmaya çalışan çocuğa gülümseyerek kapıyı açtım, o çıktıktan sonra bende ofisten çıktım kapıyı arkamdan kapatarak.
Elimde boş tepsiyle mağazanın dışına çıktım. Öylece olduğum yerde kaldım, yürüyemedim, nereye gideceğimi bilemedim. Arkamdan çıkan Göktuğ caddeden koşacakken kolundan tutup durdurdum.
"Göktuğ dur abim, koşma." diyerek mağazanın içine doğru götürdüm.
"Hadi annenin yanına git." dediğim çocuk mavi mavi gözleriyle başını sallayıp içeri koştu.
Umay ablaya daha çok benziyordu. Acaba Kürşad'ın çocuğu olsaydı ona benzer miydi?
Ne diyordum lan ben, kendi ellerimle kendimi boğuyordum.
Dükkana geri döndüğümde şarkı çalan televizyonu kapatıp yeni geldikleri belli olan amcaların o meşhur çay hareketiyle "Dört mü?" deyip okey takımını götürdüm masalarına. Akşam olmak üzereydi. Gelmeye başlardı mahalle esnafı, kumar tiryakileri, karılarının evden kovdukları.
Derin bir nefes verip çay ocağının başına geçtim, tepsiyi tezgaha bırakıp çaylar için bardakları kaynar suyla çalkalamaya başladım.
Ya alışacaksın Yusuf ya da siktir olup gideceksin bu şehirden.
O gün bir daha Kürşad'ı görmedim. Umay abla neden onların mağazasındaydı bilmiyorum ama Kürşad'ın arkadaşının eşini sevse de yarası bilse de tek bir yanlış hareketi olmayacağını biliyordum. Onu tanıyordum. Hiç oturup konuşma, birbirimizi tanıma fırsatımız olmadı ama ben onu tanıyordum, kalbim tanıyordu, ruhum biliyordu. Bedenim hiçbir zaman tanımayacaktı belki ama zihnimin her köşesi onu biliyorsun diyordu.
Akşam dükkanı tek başıma kapattım yine. Faruk abi bu aralar daha erken gidiyordu evine, Serpil yengenin doğumu yaklaşıyordu ve zor bir doğum olacağını söylemiş doktoru. O yüzden Faruk abi üstüne daha bi titriyordu. Seviyordu, güzel seviyordu.
Bende güzel severdim, sevmeme fırsat verilseydi eğer.
Evin sokağına yaklaştığımda binanın önündeki ceketli, uzun boylu adamı karanlıkta bile tanımıştım. Havalar soğumaya başlamıştı. İçtiğimiz gün üşüdüğümde anlamıştım ve Kürşad'ın omzuna yaslandığımda soğuğu kıran sıcağını hissettiğimde.
O gün yanlış bir şey mi yapmıştım ya da söylemiştim. Yaptığımda bir şey dememişti oysaki, uzaklaşmamıştı. Şimdi ise sanki gittikçe uzaklaştığını hissediyordum, hiç yakınlaşmayan mesafenin.
Binanın önüne geldiğimde Kürşad içtiği sigarasını yere atıp ayakkabısının ucuyla basarak söndürdü. Ellerini pantolonun ceplerine koyup etrafına bakındı. Bir şey mi diyecekti?
"İyi akşamlar Kürşad abi. Bir şey mi vardı?" diye sorarken binanın merdivenlerine bir adım çıkıp boyumla aynı mesafeye getirdiğim Kürşad'a döndüm.
"Yok bir şey, öyle eve doğru gidiyordum. Sokağın başında seni görünce durdum."
Daha çok bekliyor gibiydi ama neyse.
"Ha öyle mi?" dedim kaşlarımı kaldırarak.
"Sen nerden?" diye sorduğunda gözlerimi kıstım. Bu adam ciddi miydi?
"Dükkandan" dedim sanki saçma bir soru sormuş gibi.
O da fark etmişti zaten sorunun gereksiz olduğunu. O yüzden hmlayarak karanlık sokağa baktı bir süre.
Bir şey söyleyeceğine emindim ama sorsam mı emin değildim.
"Kürşad abi bir şey mi söylecektin?" dedim en sonunda, yoksa konuşacağı yoktu.
Neden bu kadar çok susuyorsun ki, sen bir konuşsan ben dökerim zaten eteğimdeki taşları. Bu kadar rahatsız ettiyse o gün başımı omzuna koymam, adımı söylemeni istemem bir daha yaklaşmazdım.
Derin bir nefes vererek bana döndü tekrar.
"Yanlış anlama." dedi sakince.
"Neyi?"
Kaşlarını çatarak bir derin nefes daha verdi.
"Umay. Evine koltuk alacakmış o yüzden gelmiş. Daha önce babamla bakmışlar ama istediği modelin tahtası atölyede yokmuş, başka bir koltuk bakmaya geldi."
Bana neden onun dükkana gelmesini açıklıyor? Ben sormazdım ki böyle bir şeyi, bilirdim işi olduğu için geldiğini, yanlış anlamazdım. Sadece onları yan yana görünce yine canım yanmıştı. O an nasıl bir yüz ifadem vardı da şimdi gelip bana yanlış anlama diyordu.
Avucumda ki anahtarı sıktım.
"Anladım. Yanlış anlaşılacak bir şey yok. Kimseye söylemedim zaten gördüğümü."
Rahatlayarak derin bir nefes verdi. Cidden mi? Birine söyleyeceğimi mi düşündü? Beni hiç mi tanımadı?
"Tamam o zaman, yanlış anlaşılma olmasın."
İyice sinirlerimi bozuyordu artık.
"Yok yok olmadı." dedim arkamı dönüp merdivenleri çıkarken. Binanın kapısına sırtımı yaslayıp "Başka bir şey yoksa iyi akşamlar." dedim.
Sakallı yüzünü sıvazlayıp ofladı etrafına bakınırken.
"İyi akşamlar." deyip başıyla selam verdi.
O yine ters yöne doğru giderken fark ettim. Onların evi bu tarafta değildi ki. Bana neden eve doğru gidiyordum dedi. Tamamen farklı yönlerde evlerimiz.
Bir şey var, çözemediğim, anlayamadığım bir yer var. Ama Kürşad anlamam için hiç açık kapı bırakmıyordu. Kaçıyordu, bir şeyden deli gibi kaçıyordu ama neyden?
Bugün öğlene doğru uğramıştı kahvehaneye. Üstünde beyaz bir gömlek en üst düğmesi açık, altında siyah kumaş pantolon, deri kemeriyle sardığı belinin içine koymuştu gömleğini, ayaklarında siyah bir kundura. Hafif bir parfüm kokusu yayılıyordu bedeninden, ona yakışan ve beni büyüleyen kokusuna eşlik ediyordu. Sakal tıraşı olmuş, uzayan sakalını kısaltmış, bıyıklarının uçlarını kestirmiş.
Çok yakışıklıydı benim gözümde ve geldiği günden beri bir çok kızın dikkatini çekmişti çoktan. Liseli kızlar bile sırf onu görebilmek için yollarını değiştirip kahvehanenin önünden geçiyorlardı. Onların hayran bakışlarını yakalıyordum Kürşad dışarıdaki masada oturmuş çayını içerken. Ama onun gözü hiç kimseyi görmüyordu.
Şarkıyı burada açınız 🎶
Sanırım kalbini kapatmıştı kaybettiği sevdasından sonra.
Çayını içerek Faruk abiyle kısaca sohbet edip benim az işim var deyip gitti. O gittikten sonrada ben Faruk abiyle memlekete gidişim hakkında konuştuk. Kaç gün kalmam gerektiğini bilmiyordum, daha doğrusu gidince annemi nasıl ikna edeceğimi bile bilmiyorum. O yüzden bunun kaç gün süreceğini bilmediğim için Faruk abiye işimi bitirir bitirmez dönerim abi dedim. Karşılığında gülerek hayırlısıyla düğününe geliriz dedi. Cevap vermeden gülüp geçtim.
Mutfak kısmına geçtiğimde biriken bulaşıkları yıkadım. Henüz öğlen olduğu için gelen giden olmadan bardakları halledip rafa dizdim. Faruk abi sıkılmış olacak ki televizyonu açıp o meşhur müzik kanalını açtı. Güzel şarkılar çıkıyor vallah diyordu gülerek. Sesini de açıp tekrar dışarı çıktı.
Gerçekten güzel bir şarkı çıktığında ikimize de birer çay doldurup karşılıklı içeriz diye ellerime alıp dışarı çıktım. Oturduğu masanın üstüne koyduğumda "Eyvallah ciğerim" deyip şekerini atıp karıştırdı.
İçerden gelen şarkı bana çok şey anlatıyordu, yüzüme bütün gerçekleri vuruyordu.
Faruk abinin "Vay vay vay." diyerek kaşıyla gösterdiği yere baktım.
Sokak arasından Kürşad ve yanında diz üstü krem rengi bir etek, üstünde mavi bir gömlek olan bir kızla geçiyordu. Kürşad önüne bakarak sakin sakin tesbihini çekerek yürürken kız bir şeyler anlatıyordu.
"Durmamış yine Nevriye sultan ikna etmiş Kürşad'ı."
Faruk abinin söylediğiyle geçip giden ikilinin arkasından bir süre daha bakarak Faruk abiye döndüm.
Çayını yudumladıktan sonra keyifle "Hemşire kız, yaşı da uygun. Yakışır benim aslanıma." dedi.
Demek bu yüzdenmiş sakal tıraşı, beyaz gömlek, hafif parfüm.
Şarkı bas bas bağırıyordu. Unut onu gitsin gönlüm. Peki neden hiç kimse bunu nasıl yapacağımı anlatmıyordu, neden kimse kaybolduğumu görmüyordu.
İçemediğim çayımla içeri girdim, tezgahın arka tarafına geçip toparlayacak bir şeyler aradım. Doğru lavaboyu yıkasam iyi olacaktı. Dün yıkamış mıydım? Sonra da güzel bir paspas atarım pırıl pırıl.
Ben o günün gecesini atlattıysam daha da yıkılmam. O gece karar vermiştim bir paket sigarayı bitirirken. Kürşad'ı söküp atacaktım kalbimden, öyle yavaş yavaş kanırta kanırta değil, bir anda sökecektim, gerekirse canımı vererek.
Otobüs otogardan çıkarken kesik bir nefes verdim, neredeyim, ben kimim umursamadan. Anneme yola çıktığımı haber vermiştim ve muhtemelen akşama orada olacaktım.
Yolculuklardan hep nefret etmiştim. Bana daha on bir yaşında birer valizle çıktığımız o yolculuğu hatırlatır. Annemin kucağında daha kundakta kız kardeşim, yanında ondan iki yaş büyük diğer kız kardeşim, önümde oturmuş kara kara düşünen babam ve onun yanında oturan, çıktığımız yolun geri dönüşü olmadığını hisseden abim.
Şimdi ise yanıma sadece bir çanta ve bir kaç parça kıyafet almıştım, çok kalmazdım geri dönerdim. Bekleyenimin olmadığını bildiğim o şehre. Ben hep kendi etrafımda dönmüştüm zaten, başladığım noktaya. Kürşad'ı gördüğüm ve ona taş attığım o ana, sonra mahallede sürekli gördüğüm zamanlara, Umay ablayla birlikte gördüğüm o duvar dibine, hastanede başımı okşayan ellere, görüş günü görebildiğim o bahçeye, geri döndüğünde kahvehaneye attığı o ilk adıma, adımı bir kez olsun onun sesinden duymak istediğim omuzlarına.
Kusasım geliyordu artık, acıyı kusmak, özlemleri, umutları, pul pul olmuş hayalleri, aşkı, doyasıya aşkı. Kusarsam rahatlar mıydım? Bağırıp çağırsam, avazım çıktığı kadar bağıra bağıra sevdim be, daha çocukken sevdim seni, sen sevmesen de, beni görmesen de, görüpte kör olsan da sevdim. Öyle fiyakalı değil atıp tutacak kadar, sessizce, kimseye zarar vermeden sevdim desem, diyebilsem keşke.
Ama dilimde kekremsi bir tat vardı, sanki hiç umursamadan acı bir şeyi tıka basa yemişim de geriye kalan o acı tadı dilimle damağıma yaymışım. O acı tat dilimi kenetlemiş gibi, konuşursam zehrini tüm bedenime akıtacak. Ve konuştuğum da zehirlenen bir tek ben olacağım. Aşk artık benim için sarmaşığa dönüşüyordu, sarıp sarmaladıkça zehirleyen bir sarmaşık.