Hüseyin Turan - Söyleyemedim 🎶🎶🎶
"İnsan saramadığı yarayı saklarmış. Bazen bir gülüşe, bazen de derin bir sessizliğe."
Akşam geldiğim gibi kurulan sofraya oturmuş, evdekilerle sessiz sedasız yemek yemiştim. Kız kardeşlerimin ısrarlarıyla ödevlerine yardım etmiş, yengemin önüme koyduğu çayı içiyordum. Göz ucuyla baktığım babam tek kelime etmiyor, annem teyzemle yaptıkları konuşmaları, Beksin'in ne kadar saygılı, hamarat, gözü tok, evi nasıl çekip çevirdiğini öve öve bitiremeyişini dinliyordum.
Abim bir köşeki minderde oturmuş çayını keyifle içerken bana bakıp bakıp gülüyordu. Yengem arada annemi tasdikleyerek Beksin'in el işi yaparak babasına destek olduğunu ekliyordu.
Sessizce onları dinledim. Boğulduğumu belli edemediğim sahte bir sakinlikle onları dinlerken bir yandan da kardeşimin sorularını cevaplıyordum.
Nasıl bir hengamenin ortasına düştüğümü yeni yeni fark ediyordum. Annem bana sorma gereği bile duymadan yakıştırmış, planlarını yapmış, bana da sadece haber verir gibiydi. En son dayanamadım.
"Yangından mal mı kaçırıyorsun anne, bir dur hele. Bakalım Beksin ne diyor bu işe, benim rızam var mı? Daha yüz yüze bile gelmemişiz, en son çocukken görmüşüm. Bu ne acele."
Annem öfkeli bakışlarını yüzümde turlayarak kaşlarını çattı.
"Hele bi dur nedir oğul. Beksin'den daha iyisini mi bulacağız? Görüşmekte neymiş öyle? Ben bilirim iyi kızdır benim yeğenim, seni de çekip çevirir evini de."
"Anne ben kıza kötü müdür dedim, daha bismillah yeni oturmuşum, az sokul alayım." deyip abime döndüm yardım et der gibi.
"Sende bir şey desene abi, bu işler o kadar kolay mı?"
Abim arkasına yaslanıp "Vallah kardeşim ben ne deyim, annenin inadını bilirsin. Olacak dediyse olacak." deyince ondan da umudumu kestim.
Oturduğum minderden sabır dinlenerek kalktım.
"Az bi nefes alayım kurban olduğum. Ben dışarı çıkıyorum."
Arkamda söylenen annemi bırakıp salonun kapısını açıp koridora, ordan da dış kapıyı açıp kendimi serin havaya bıraktım. Ayakkabılarımı giyinip bir kaç basamağı inerek tek katlı evin arka bahçesine yürüdüm.
Hırkamın cebindeki sigara paketini alıp bir dalını paketinin üstünden hafifçe vurarak çıkartıp dudaklarım arasına yerleşirerek çektim. Paketin içindeki çakmağı da çıkartıp sigaranın ucunu tutuşturdum.
Derin bir nefes çekerken karanlıkta kızıllaşan ateşe baktım. Zehir ciğerlerime dolarken ben kendi zehrimde boğuldum.
Kaderimin benden önce yürüdüğü hayatımda bana hiçbir zaman seçim hakkı verilmemişti. Sürüldük denildi sürüldüm, liseye kadar oku dendi okudum, iş bul dendi çalıştım. Şimdi de evlen dendi.
Ya ben? Ya yüreğimdeki bu sızı, bu sevda? Ucu bucağı olmayan, yandıkça kül olduğum bu ateş? Onu niye kimse görmüyor, yangınımın kendisi bile görmezden ellerimi açıp kimden yardım dileneceğim? Kime al içimdeki bu yarayı diyeceğim?
Biten sigarayı yere atıp ayakkabımın ucuyla söndürdüm. Eve giresim yoktu, artık nefes alamayacak kadar boğuluyordum. Bahçeden çıkıp ordanda demir kapıyı çekip çıktım Evdekiler uyuyanana kadar yürüyecektim nereye gittiğimi bilmeden. Zaten gidecek ne yerim vardı ne yurdum. Ait değildim bir yerlere, birilerine, bir şeye. Boşluk sarıp sarmalıyordu, acılarım kucak açıyordu göremediğim sevgilere.
Kürşad... Adını bile dilime almaktan korkarken nefes alır gibi saydıkladığım.
Ne yapıyordur şimdi? Konuşuyor mudur o kızla? Ne konuşuyordur acaba, neyi anlatıyordur bana bir kere bile konuşmadığı kelimelerinde?
Adımı bile ağzına almadığı dudakları ne diyordur ona. Sevim'di kızın adı. Acaba kaç kere söylemişti adını, bir kere bile söylemediği adımın yerine.
Eve döndüğümde evdekilerin uyuduğunu fırsat bilerek hızlıca üstümü değiştirip benim için yapılan yer yatağına attım kendimi. Göz kapaklarım yanıyordu dökemediğim gözyaşlarıma. Derin bir nefes verip uyumaya çalıştım, rüyalarda Kürşad'ı görme umuduyla. Orada Kürşad vardı, ben vardım.
Ertesi gün sabahtan abimin çalıştığı tarlaya gidip abimin yerine öğlene kadar çalıştım. Abim ne kadar elini sürme kardeşim ben yaparım dese de bir şeyler yapmazsam kafayı yiyecektim. Çapayı vurdukça toprağa içimi kanatırcasına açıyordum adım adım. Ben işimi bitirince abim su kuyusunun hortumlarını tarlaya yönlendirip bıraktı.
Öğle yemeği için traktörle eve gittiğimizde salonda annem yengem ve Beksin oturmuş çay içiyorlardı. Başımla selam verip kapıyı geri kapattım. Abimle yengemin odasına gidip çamurlu pantolonumu çıkarıp abimin verdiği pantolonu giyerek elimi yüzümü yıkadım, yengemin yanıma gelip çekiştirmesiyle salona döndüm. Yer minderine kendimi attım yengem çayımı doldururken.
Annem bir köşeye çekilmiş yanına oturttuğu Beksin'i konuşturmak için dürtüklüyordu. Görüşmedik hiç dedim diye alıp getirmiş kızı.
Başımı çevirip tövbe çekerken önüme konulan çayın şekerini atıp karıştırdım.
Utana sıkıla eli kucağında "Nasılsın Yusuf?" diyen Beksin'e dönüp yarım ağız "İyiyim bacım çok şükür, sen nasılsın?" diye sorunca annem kaşlarını çatarak sinirli sinirli bir şeyler mırıldandı.
"Sağ olasın bende iyiyim." diyen Beksin'in suratı düşmüştü.
Eğer umut verecek tek bir kelime edersem bittim demektir.
"Yolculuğun nasıl geçti?"
Israrla sormaya devam edeceğini bildiğim kıza göz ucuyla bir bakıp çayımı içmeye devam ettim.
"Gelişi kolaydı da gidişi zor olacak gibi." dedim kısaca.
Abimde salona girdiğinde Beksin üstünü düzeltir gibi uzun eteğini çekiştirerek ayağa kalktı. Abim eliyle oturmasını işaret edip "Otur bacım, otur" diyerek yanımdaki mindere oturdu. Onun önüne de çay konulurken ona dönük oturdum, tarla hakkında sorular sorarak konuyu değiştirdim. Aklıma ne geldiyse sorarak abimi konuşturuyordum.
Göz ucuyla annemle Beksin'e baktım. Annem kaşlarını olabildiği kadar çatmış bana bakıyordu. Beksin de anneme dönüp "Ben gideyim artık teyze annem bekler, akşama yemek yapılacaktı." diyerek abimi başıyla selamlayarak ayağa kalktı.
Babam evde olmadığı için abimden izin ister gibiydi. Abim yengeme işaret ederek "Tabi bacım, Zelal götürsün eve kadar." dedi.
Yengemde onunla beraber çıkıp gittiğinde annem birden yerinden kalkıp "Allah seni bildiği gibi yapsın oğlum" diyerek tövbe çeke çeke salondan çıktı.
Abim omzuma hafifçe vurdu. "Naptın lan kıza, anne sinir küpü gene."
Başımı küçük pencereye çevirip bahçeden çıkan yengemle Beksin'e baktım.
"Rızamın olmadığını belli ettim." dedim omuz silkerek.
Abim gülerek çayını yudumlayıp "Bu gitti kurtuldun sanma, anne bulur gene birini" deyince başımı iki yana salladım.
"Bulsun ona da yok derim."
Abim derin bir nefes verip "Hayırdır var mı gönlünde biri, İstanbul'da mı?" diye sordu.
Başımı yukarı kaldırıp cıkladım. "Yok abi ne birisi, evlenmek istemiyorum, daha yaşım kaç. Yeni gelmişim askerden gelir gelmez yapıştı enseme."
Annem elinde akşam yapacağı yemeğin malzeleriyle gelince abim susmam için dürttü. Annem hâlâ aynı öfkesiyle önüne aldığı patatesleri soyuyordu.
"Bulduğuna güç mü yeter, çeyizsiz eve mi gelir elin kızı, ha deyince düğün mü yapılır? Ne vardı he deseydin Beksin'e, kızı kovaktan beter ettin surat asa asa. El kızı bize mi gelir oğul? Oy oy başıma kalacak bu oğlan" diye sıralayınca minderden kalktım.
"Anne, yok kız mız, evlenmiyorum ben." diyerek daha fazla bir şey demesin diye hırkamı giyinip telefonu da alarak kendimi dışarı attım.
Akşama, hatta onlar yatana kadar dönmeyecektim. Sokağın yokuşundan aşağı ellerim ceplerimde dolmuş durağına kadar yürüdüm. İlçeye gidip kafa dinlemem lazımdı, yoksa bulduğum ilk köprüden aşağı kendimi atacaktım.
İçimde her yer her yerdeydi. Kafamın içinde nereye elimi atsam bir gülüşe, bir sese, bir kokuya takılıyorum. Hep aynı isim kurulmuş saat gibi sürekli kendini tekrar ediyor. Boğulmaya yakın anlarda keşke hiç çocuk olmasaydım diyorum, keşke duygusuz hissiz biri olsaydım.
Elimde bir poşet içinde iki birayla otostop çekerek köye döndüm. Sokaklar beni hiçbir yere götürmemişti, ben başladığım yere hep geri dönüyordum.
Çocukken abimle oyun oynadığımız eski yıkık dökük çok ev vardı köyde. Daha çocukken korkusuzduk. Nerede harabe, yıkık dökük eski bir yer bulsak girerdik. Korkusuzluğumuzu birbirimize kanıtlamak ister gibiydik. Ama şimdi o evlerden birinin bahçesindeki taşlara oturmuş içimdekiler kadar yıkık izbe eve bakıyorum. Korkuyorum, kaybetmekten, hiç kazanmamış olmaktan, kaderime mahkum yaşamaktan, çok korkuyorum.
Şarkıyı burada açınız 🎶
Konuşamamanın yükü kadar konuştuğunda alacağın darbelerde ağırdır. Ailen bu oğlan bizden değildir der çeker vurur, hatta belki de büyüğünün eline silah tutuşturulur vur denir. Burda değil geldiğim yerde konuşsam insanlar dışlar, hor görür, ezer, baskılar. Ya bunlara dayanamaz kendini vurursun ya da biri çıkar büyük günah başımıza taş yağacak deyip babayiğitlik taslar seni vurur.
O zaman biz neden yaşıyoruz? Hepimiz topraktan yaratılmadık mı? O zaman neden çiçek açamıyoruz? Neden açan çiçekleri acımadan eziyoruz? Neden tüm siyahların arasındaki o bir tane beyaz rengi de kirletiyoruz sırf siyah olsun diye?
Asıl soru şu sanırım. Yaşam dediğimiz şey bütün bunlara değer mi?
Bira şişesinin birini poşetten çıkarıp kapağını açtım, dudaklarıma götürüp yutkunur gibi içtim. Soğukluk genzimden aşağı doğru akarken yangınları söndürmese de bir nebze su serpmişti. Yanan ormana bir damla su döker gibi.
Hırkamın cebinden yeni aldığım sigara paketini çıkarıp jelatinini açtım, üstündeki kağıdının birazını yırtıp işaret parmağımla vura vura bir tanesinin ucunu çıkartıp dudaklarımın arasına sıkıştırdım, paketi oturduğum taşın üstüne koydum. Ben sigara içmezdim, evdekilere özlemim ağır basarsa tek tük. Ama şimdi içimde öyle bir özlem vardı ki topraklara bassam gömemiyordum onu. Cebimdeki çakmağı da çıkarıp sigaramı yaktım. Derin bir nefes çekip bira şişesini başıma diktim.
Çalan telefonumla şişeyi dudaklarımdan ayırdım, bir kenara koyup cebimdeki telefonu çıkardım. Faruk abi arıyordu.
"Efendim abi." dediğimde arkadan gelen müziğin eşliğinde
"Naptın lan kerata?" diye sordu.
Gayri ihtiyari "Neyi abi?" dediğimde hafiften güldü.
"Bu da sarhoş anasını. Neyi olacak lan yüzük işini diyorum, aldın mı kızı?"
Bardak sesleri duyuyordum telefonun diğer ucunda, Faruk abinin sesinden anlaşıldığına göre yine içmeye gitmişlerdi. Kürşad da yanında mıydı?
"Yok abi daha belli değil." dedim kısaca.
"Oğlum neyi belli değil, görüşmedin mi kızla?"
O konuşurken ben de sigaramdan bir nefes daha çekip üflerken "Hayırdır anlaşamadınız mı?" diye bir soru daha ekledi.
Heyecanlandığında ard arda sorardı.
"Öyle değil abi, henüz ikimizde oturup konuşmadık hiç, bilmiyorum."
"Ha öyle de o zaman." derken sesi bir süre kesildi, ardından bardağın masaya konulma sesiyle "Biz de Kürşad abinle oturduk içiyoruz yine bağ evinde, dedim bizim kerata naptı o işleri bir sorayım." dedi gülerek.
"Abi evden çağırıyorlar, kalabalık biraz kapatayım ben. Bir iki güne gelirim ben."
"Tamam koçum hadi tutmayayım seni, git konuş kızla, tak şu yüzüğü oğlum. Başında birinin olması iyi olur, yemeğini yapar, çamaşırını yıkar."
"Tamam abi anladım, görüşürüz. Kapatıyorum ben."
"Hadi hadi konuşuruz gelince."
Telefonu kulağımdan uzaklaştırırken Faruk abinin kapatmasını bekledim, o kapatmayınca elim kapatma tuşuna giderken Kürşad'ın sesini duydum.
"Değiştir şu şarkıyı dayı."
Faruk abi de gülerek "Ne oldu len acıların mı depreşti." dediğinde hâlâ telefonu kapatmadını fark ettim. Ama sesleri biraz uzaktan geliyordu. Muhtemelen masanın üstüne bırakmıştı. Biraz daha onun sesini duyabilmek için bende kapatmadım.
Sandalye çekilmesinin ardından şarkı değişti. Ardından kadehlerin sesleri, sonra bir çakmak sesi.
Elimde kendiliğinden yanarak sönmek üzere olan sigarayı atıp yeni bir tanesini paketten iki parmağım arasında sıkıştırarak çıkarttım, telefonu kendimden biraz uzaklaştırıp çakmakla yaktım.
Telefonu tekrar kulağıma koyduğumda Faruk abinin tamamladığı cümleyi duydum.
"... var sende Kürşad. Ben bilmez miyim yeğenimi. Anlat oğlum derdini, ben senin dayınım."
Uzun bir süre sessizlik oldu şarkı devam ederken, ardından bardağın masaya çarpma sesi duyuldu.
"Bir yaraya tutuldum dayı, yarası bile güzel bir yâre."
Duyduğum cümleyle yerdeki bira şişesini alıp başıma diktim.
"Öyle bir yara ki tam şuramda. Canım çıkıyor, sesim çıkmıyor. Kendimle bile yüzleşemediğim ince bir sızı."
Faruk abinin oflayan sesinin ardından Kürşad devam etti, muhtemelen bir sigara daha yaktı o sırada.
"Uyuyamıyorum geceleri. Bakıyorum etrafıma, herkes uyumuş... göğsüm sıkışıyor, bir ağrı var, acıyor. Diyorum Kürşad yat zıbar, hiç olmazsa sabah olur, ama olmuyor dayı, şafak söküyor şuradaki sökülmüyor. Uyutmuyor... Bazı keşkeler vardır, başını yastığa koyduğunda uyutmayan. Ben o keşkelerin müptelası olmuşum."
Yanan sigaramdan bir nefes çektim derince
"Keşkelerle şimdiki aklım olsaydılar kıyasıya bir savaş halindeler. Mesela bu gece de rüyama gelse keşke, uyutsa beni diyorum. Sonra da sus diyorum Kürşad, kan kusup kızılcık şerbeti içtim de ama sus. Ne birinin günahına gir ne de ahını al. Göm içine kimse görmesin, kaz en derine kadar, üstüne toprak at ama sus."
Sustu. Derin bir nefes vermek için sustu.
"Bu yaranın şifası yok dayı, merhemi yok, ilacı yok. Anlatsam ne fayda çaresi yok."
O sustuktan bir süre sonra Faruk abinin hafif bir öksürükle sesi duyuldu.
"Olmadı mı şu hemşire kızla, iyi kızdı be oğlum, derdine derman olurdu."
Kürşad'ın o çok duymak istediğim hafif bir gülüşü duyuldu ama acı bir gülüştü.
"Olmaz dayı, bu saatten sonra kimseyle olmaz. Ben onu içimden sökemedikçe o yüreğe kimse girmez."
"Kürşad, oğlum. Kız evli lan."
Tahmin ettiğim kişiyle hızla telefonu kapattım. Daha fazla ona olan sevdasını duyarsam sabaha çıkamazdım bu izbe yerden.
Kalan birayı da başıma dikip bitirdim. Boş şişeyi poşetin içine koyup diğerini açtım, bir sigara daha yaktım. Ben sabaha çıkardım çıkmaya da, ne benim yüreğimden Kürşad çıkardı ne de onun yüreğinden Umay abla.