KIRIK BİR KALP

1369 Kelimeler
"Varsın yaz biterse bitsin, Sıcak bir kış getir bana. Uykumda sarılmam için, Sonsuz bir düş getir bana." Dokunduğunuz, sarıldığınız, sevdiğiniz ve hissettiğiniz şeyleri elbette özlersiniz. Ama asla dokunamayacağınızı bildiğiniz, sevmenize izin verilmeyen ve hissetmenin bile haram sayılacağı birini özlemek, elinizde tuttuğunuz kar küresini bir duvara fırlatıp tuzla buz olmasını izlemek gibidir. Toplasanız da her bir parçasını, bilirsiniz, artık karlar yağmayacaktır. Elinizde yine bir hiç, duvarda bir iz kalır. Her şeye ilaç dediğiniz zaman ise, konu özlemek olunca hiçbir işe yaramıyor. Zaman geçtikçe azalır dedikleriniz azalmıyor, az alıyor. Sizden alıyor; umutlarınızdan, hayallerinizden, yıllarınızdan ve en çokta yüreğinizden. Ama özlemlerden hiç az almıyor. Zaman benden de çok şey almıştı. Kürşad'ı sevebilme şansımı, büyürken kendi köşemde, belki hiç kim olduğumu bilmeden onu izleme imkanımı. Ama en çok umudumu almıştı, büyüyüp onun karşısına çıkabilme ihtimalimi. Zaten sadece ihtimaller silsilesinde yalın ayak yürüyebilirdim. Hiçbir zaman o ihtimaller gerçeklikle bağdaşmayacaktı. Ta o zamanlar bile aynı hislerle bana bakmayacağını biliyordum. Çocuktum onun nezdinde. Şimdi büyüdüm ama hâlâ çocuğum onun için. Ben hiç büyüyemedim. Bir erkek olmamı tüm bunların arasına katamıyorum bile. Ben cinsiyet kalıplarından çıkmış, kabuğumu kıralı çok olmuştu. Ama Kürşad. Sanırım onun bunu öğrenmesi kıyametim olurdu. "Ufaklık çay olmadı mı?" diye seslendiğinde gülümsedim, hüzünlü bir gülümsemeydi. Bana her ufaklık dediğinde o düştüğüm okul duvarını hatırlıyordum, hastane odasını, ona attığım taşı. Ufaklık derken sesi daha içten ve sıcak geliyordu bana. O yüzden de seviyordum bu kelimeyi. "Getiriyorum abi şimdi." sesli bir şekilde cevap verip mutfaktan elimde kaşıksız tek bardakla çıktım. Dışarıda oturduğu masaya koydum. Bugün farklı bir havası mı vardı bilinmez ama eskisinden biraz daha geniş kıvrılan dudaklarıyla gülümsedi. "Eyvallah." deyip çayını yudumladı. Bende masanın diğer tarafındaki boş tabureye oturdum. Tesbihini usulca çekerek arkasına yaslandı. "Bugün sonunda dayımında lohusası bitti, gelir artık dükkana." Keyifliydi. Ne olmuştu bilmiyordum ama onun morali yerinde olduğunda bende mutlu oluyordum. Özlemleri, aşkları, acıları bir kenara bırakıp o mutlu olduğu için mutlu oluyordum. "Bence Serpil yenge kovdu, yoksa o kırkına kadar beklerdi." Çayını içerken başını sallayarak gülümsedi. "Doğru dedin ha." Ona bakarak bende gülümsedim. Gülmek bulaşıcıymış. Fakat beynimi kemirip duran o kekremsi tat damağıma takıldığında gülümsemem yüzümde soldu. Bu tat, akşamdan kalmalığın dilde bıraktığı o nahoş tat değil de zihnimde kesik kesik hatırladığım görüntülerdi. Bu nedenle gülen yüzüm yerini korkacağım bir ihtimale bıraktı. Ellerimi kucağıma koyarken bana gülümseyerek bakan Kürşad'ın yüzüne bakarak yutkundum. "Kürşad abi, dün gece yanlış bir şey yapmadım değil mi?" Onun gülen yüzü yerini anlamayan bir kaş çatmaya döndüğünde cesaret kırıntılarımı toplayıp devam ettim. "Sanırım sana biraz yük oldum, beni kucağına almak zorunda falan kaldın." Kendimi gülümseye zorlarken Kürşad'ın ifadeleri an be an değişip sinirli bir hal aldı. "Sen ne saçmalıyorsun, ne kucağından bahsediyorsun?" Sesinin tınısı sertleşirken gözlerimi kaçırıp kesik bir nefes verdim. "Abi şey..." Kürşad birden oturduğu tabureden tövbe çekerek kalkıp kemerini tutarak yukarı doğru çekti. "Kafan baya uçmuş senin, yok öyle bir şey. Git işinin başına dön, saçma sapan da konuşma." deyip tesbihini sağ eline alıp bir tövbe daha çekerek masadan uzaklaştı. Oturduğum yerde öylece kaldım. O an altımdaki zeminin parçalanmasını istedim, tıpkı benim gibi. Yine gerçek Kürşad'la kafamın içindeki Kürşad'ı karıştırmıştım. Ne kadar onun gerçek olmasını istediysem kendime küçük güzel sahneler yaratmıştım. Fakat ben o güzel sahneleri, Kürşad dükkandan uzaklaştıkça parçaladım, parçalandım. Elimdeki o kar küresi işte şimdi kırılmıştı. Üstünde oturduğum taburede ne kadar süre kaldığımı, kaç dakika, kaç saniye kımıldayamadan durduğumu bilmiyordum. Ta ki liseli gençler gülüşerek kahvehaneye gelene kadar. Yine gençliğin verdiği o hoyrat neşeyle birbirleriyle uğraşarak "Kolay gelsin Yusuf abi" deyip içeri girdiler. Onların kapıdan girişlerini izleyerek ayağa kalktım, kalkabildim. Ben çok kez düştüm ve hep tek başıma ayağa kalktım. Kim olduğumu hatırlatan gerçekle Kürşad'ın yerine kafamın içindeki Kürşad'a niyaz ettim. Gençlerin çaylarını hazırlayıp masalarına koyarken moralimin bozuk olduğunu anlamış olmalılar ki okulda birbirlerine yaptıkları şakaları abarta abarta anlatmaya başladılar. "Yusuf abi bu dangalak Necmi matematik sınavında kopyayı hocaya yakalatma korkusuna kağıdı yedi, ona tost söyleme doymuştur o." diyen Emir'e kara kura Necmi okkalı bir küfür edip kafasına vurdu. "Beynini peynir ekmekle yediririm lan senin, yakalansaydım sınıfta kalacaktım dürzü." Bir diğeri de yeni hatırlamış olacak ki "Lan kıl kuyruk Muzaffer'in verdiği ödevi yaptınız mı?" diye sorunca üçü de ilk defa duymuş gibi ağızlarını açtılar. "Anasınııı" diyen Emir elinde bir mendil varmış gibi sallayarak "Dililili, şimdi ayvayı hamuruyla yuttuk pezevenkler." diye diye ayağa kalkıp olduğu yerde halay çekmeye başladı. Ben onun bu hareketlerine gülerken yanında oturan Emir de ona katıldı. "Ebemizi belleyecek, anayı babayı seven bir bahane bulsun." Murat'tan gelen bu farkındalıkla ikisi sandalyelerine çöktüler. "Babaannem kız doğurdu." diyen Necmi'nin kafasına bu defa Emir bir tane geçirdi. "Anayı bacıyı karıştırma lan." Kahvehaneye giren Kürşad'la dördü de sus pus oldular çünkü gelen adamın bakışlarından korkmuşlardı. Ardından içeri giren Faruk abinin mutlu yüzü ise bir o kadar tezattı. "Selamünaleyküm gençler." diyerek Kürşad'ın oturduğu masaya oturan Faruk abinin yanına gittim. "Hoşgeldin abi, çay getireyim mi?" diye sorarken Kürşad'a bakmamaya özen gösteriyordum. Liseli çocuklara bakarak sandalyesinden kalkıp "Dışarıda oturalım dayı, gençler rahatsız olmasın" dedi. O arkamdan geçip giderken Faruk abi de kalkınca "Bize iki çay koçum" diyerek dışarı çıktı. Tezgahın diğer tarafına geçerken gençler birbirlerine bakarak ayağa kalktılar. Kürşad abilerinin canının sıkkın olduğunu anlamışlardı. Onlar çayların parasını ödeyip çıktıklarında bende iki çay doldurmak için çay ocağının başına geçtim. Tepside iki çayla dışarı çıkıp önlerindeki masaya koydum sessizce, ayak altından çekilme duygusu boğazımı yaktıkça yakıyordu. Faruk abinin neşeli ve heyecanlı sesiyle "Yusuf bir görsen abim, böyle minicik len." demesine gülümsedim. "Akşam geleyim abi, Serpil yenge de iyi mi?" diye sorarken kapının önünde durup kapıya yaslandım. Faruk abi çayını yudumlayıp "İkisi de iyi çok şükür." diyerek gülümsedi. Gülümsemesine hafif bir dudak kıvırmayla karşılık verdiğim sırada Kürşad'ın bana bakışını yakaladım. Kaşları çatılırken hızla başını çevirip dükkanın önünden geçen kadın ve kıza baktı. Onu gören kadın da Kürşad'a yaklaştı elinde kızıyla "Geçmiş olsun kardeşim, çıkmışsın cezaevinden. Memlekete gitmiştim göremedim geldiğini." diyen kadına Kürşad elini göğsüne koydu. "Sağ olasın Zeynep abla eksik olma. Sen nasılsın var mı sıkıntın eksiğin?" Kadın elinden tuttuğu kızına bakarak "Allah razı olsun ablam, yok bir sıkıntım çok şükür."dedi. Annesinin eteğine yapışan kız çocuğu annesinin arkasına saklandı utanarak. Kürşad en içten gülümsemesiyle kıza elini uzattı. "Elif." Kız başını kaldırıp annesine baktı. Zeynep abla başını salladığında saklandığı yerden çıkıp Kürşad'ın yanına yürüdü. Kürşad kızı kucağına alarak bir dizine oturttu. "Kocaman olmuşsun prenses." dediğinde kız utanarak kucağındaki elleriyle oynamaya başladı. "Ee yedi yıl oldu kardeşim, gerçi daha dün gibi geliyor hepimize." diyen Zeynep ablaya başını kaldırıp bakan Kürşad hüzünlü bir gülümsemeyle karşılık verdi. Yedi yıl önce Zeynep abla doğum sancısıyla mahalleliden yardım isteyince Kürşad araba tutup onu hastaneye götürmüş. Zeynep ablanın rahmetli eşi Zonguldak'ta kömür ocağında işçiydi. O olmadığı zamanlar Kürşad ve mahalleli gençler onun yardımına koşarmış. Kızına sağ salim kavuşan Cemalettin abiyle Zeynep abla kızlarının adını Kürşad koysun istemişler. Kürşad da ona Elif ismini vermiş. Cemalettin abi üç yıl önce göçük altında kalıp vefat ettiği zamanlar Kürşad içerdeydi. Kürşad'ın Elif'e karşı farklı bir bağ ile yaklaştığını kıza bakışlarından anlıyordum. Hafifçe öksürerek "Başın sağ olsun abla, gelemedim malum." diyen Kürşad'a kadın başını sallayarak "Dostlar sağ olsun oğlum." dedi. Elif, Kürşad'ın kucağından inerken "Anne Bülent amca çikolata alacak mı bana?" diyerek annesinin yanına gitti. Kürşad derin bir nefes vererek ellerini dizlerine koyup "Abla var mı yeni eşinle bir sıkıntın, tanımıyormuş mahalleli. Kimdir necidir?" diye sordu. Zeynep abla üç yıl önce kimsenin haberi olmadan akrabasının aracı olduğu bir adamla evlenmişti ve mahalleli de pek sevmemişti adamı. Bazen akşamları kahveneye gelince herkesle bir hır gür çıkarırdı, çoğu zaman sarhoş görürdük mahallede. Kadın hızla başını sallayarak "Yok oğlum bir sıkıntısı. İyi adamdır, bakmayın öyle aksi olduğuna" derken Faruk abiye döndü. Faruk abi başını hafifçe sağa çevirerek "Neyse" dedi. Kürşad bakışlarını Elif'e yöneltip "Gel prenses çikolata alayım sana" diyerek tabureden kalktı. Annesinden izin alan kız Kürşad'ın elini tutarak bakkala doğru yürürken Faruk abi kadına baktı. "Bacım bir sıkıntın neyin olursa çekinme söyle, Kürşad da senin kardeşin sayılır. Bülent bıraktı demi kumarı, gören duyan olmamış bir kaç aydır?" Zeynep abla sevinçle başını salladı. "Bıraktı çok şükür abi, üç dört aydır sadece işine gidip geliyor valla." Faruk abi "İyi iyi" diye başını sallarken Kürşad ve Elif geldi. Anne kız teşekkür edip giderken Kürşad tesbihini eline alıp taburesine oturdu tekrar. "Ufaklık şu çayı bi tazeleyiver." derken bana döndüğünde nefesimi tuttum. Tekrar gülümseyen yüzünü görmek sonunda nasip olmuştu. Yine sabahki gibi neşesi yerine gelmişti. "Tabi abi." diyerek boş bardakları alıp içeri girdim. Bir insanın gülüşüyle yaşayıp ölmek tatlı bir acıymış.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE