BAŞINDAN BERİ SANA AŞIĞIM, BAŞKA BİR ŞEY BİLMEDİM

2174 Kelimeler
Arif Sağ - Kirpiğin Kaşına Değdiği Zaman 🎶 "Bir çift göze aşık olursun, sonra bütün gözlere kör." İki gün yine ortalardan kayboldu Kürşad, nereye gidiyordu, neden ortada görünmüyordu hiçbir fikrim yoktu. Zaten sorgulama hakkımda yoktu. Sadece geliyordu, görüyordum, uzaktan uzağa özlemimi bir nebze olsa gideriyordum, sonrası yok. O gidiyor ben yine kafamın içindeki Kürşad'la kalıyordum. Bazen o Kürşad şu an kapıdan içeri giren adamdan daha somut geliyordu. Bu defa dışarı da oturmak yerine cam kenarına doğru yürürken "Kolay gelsin ufaklık" deyip ceketini çıkararak sandalyenin yaslanma kısmına astı. Kürşad, ne silahlardan uzak durmuştu ne de kurşunlardan. Bunun en büyük kanıtı belinde gördüğüm silahın kabzanıydı. Silahlar mı dostu olmuştu yoksa Kürşad mı silahlara esir olmuştu bilmiyorum ama onu her silahla gördüğümde o gün geliyordu aklıma. Kürşad Reis fakülte bahçesinde bir soysuzu vurmuş, yirmi yıl hapis cezası almış cümlesi tüm mahallede yankılanmıştı. Kürşad arkadaşının cenazesine bile katılamadan ceza evine gönderilmişti. O zamanlar daha on dört yaşındaydım ve Kürşad'la beraber büyüme hayallerim vardı. Bir gün istediği gibi büyük bir adam olacak ve karşısına çıkıp seviyorum seni diyecektim. Ama Kürşad ne onunla beraber büyümeme izin verdi ne de sevmeme. Ben izinsiz seviyordum onu, içimi parçalarcasına, bir umut besleyemeden. Az sonra kapıdan Altuğ abi ve Fatih abi girince kaşlarımı çatıp Kürşad'a döndüm. Beline silahı bu yüzden koymuş olamazdı değil mi? Haberim vardı, Faruk abi anlatırdı. Fatih abi ve Altuğ abi Kürşad hapse girdikten sonra taraf değiştirmiş, Faruk abinin deyimiyle zenginlerin kapısında köpek olmuşlardı ve hapiste yatan arkadaşlarını unutmuşlardı. Bana kısaca selam verip Kürşad'ın masasına giderek karşısındaki sandalyelere oturdular. "Hoşgelmişsin Kürşad, gözün aydın af gelmiş, erken çıkmışsın." diyen Fatih abiyi süzdü oturduğu yerde tesbihini çekerek. "Ufaklık abilerine iki çay getir" diye seslendi bana bakmadan. Bakışları ikilinin üzerindeydi. O sandalyesine iyice yayılırken çay ocağına geçtim bende, iki çayı tepsiye hazırlayıp dış kısma geçtim. Bardakları önlerine koyup "Afiyet olsun abi." dedim ikisini de kastederek. "Eyvallah kardeşim." diyen Fatih abiyle masadan uzaklaştım ama Kürşad başıyla içeriyi gösterdi "Kapıyı kapat içeri geç" dedi gitmem için. Başımı hızla sallayıp kahvenin kapısını kapatıp içeri geçtim ama mutfağın girişinde bekledim. Bir şey olursa düşünmeden çıkacaktım burdan. Kürşad'ın sevgisini görememiş olabilirdim ama öfkesini iyi bilirdim. Mahallede çok kez birilerini döverken görmüştüm onu, o zamanlar bile belinde beylik tabancası vardı. Kürşad silahlarla doğmuştu, silahların içinde. İkili çaylarındaki şekerleri karıştırırken ortamda sadece kaşıkların sesi vardı. "Sadece tek bir soru soracağım Fatih, kıbleniz ne taraf?" diye sordu. Fatih abi önce Altuğ abiye bakıp ardından Kürşad'a döndü. "Ne demek istiyorsun Kürşad?" Kürşad burnunu çekip derin bir nefes verdi, ardından masaya biraz daha yaklaşıp sağ elini masaya koydu. "Menfaatiniz nerdeyse kıbleniz o taraf olmuş kardeşlerim. Soruyorum işte o kıbleniz ne taraf?" Fatih abi yutkunarak çay bardağını içemeden masaya koydu tekrar. "Kürşad, bak kardeşim. Hiçbir şey içerde göründüğü kadar kolay olmuyor. Yedi yılda neler değişti bir bilsen. Hepimiz hayat şartlarıyla cebelleştik, mecburduk." Kürşat sinirli bir gülüşle "Ben şartlara bir şey demedim kardeşim. Hepimiz hayatta kalmaya çalıştık. Allah düşürmesin, içerisi de göründüğü kadar kolay değildi de, lan beş metrelik kuyuya düşmüşüm de üç metrelik ip uzatmışsınız, varlığınız da yokluğunuz da birdi Fatih. Değil yüzünüzü görmek gölgenizi bile görmedim ben içerdeyken. Lan bu kadar kolay mıydı kardeşinizi unutmak." deyip yumruğunu masaya vurdu. "Ben daha yirmi birim de girdim lan içeri kardeşim dediğim arkadaşımı öldüreni öldürdüm de. Siz ne halt ettiniz dışarıda da, reis dediğiniz adamı unuttunuz." Fatih abi dudaklarını ıslatıp etrafına bakınırken Altuğ başını çevirip Kürşad'a bakmaya çalışıyordu. "Bak ayıp ediyorsun kardeşim" diyen Fatih'e döndü birden. "Ayıp mı? Lan ne ayıbı mı gördüğünüz bu güne kadar?" Altuğ abi hıhlayınca Kürşad işaret parmağını kaldırdı yüzüne doğru sallayarak "Hele sen Altuğ, evlenmek için hapse girmemi mi bekliyordun lan? Madem seviyordun kızı niye yanımda dolanmasına izin verdin? Çekip alacaktın yanımdan, adam gibi sevdiğini söyleyecektin. Ben bilmiyorum mu sanıyordun senin sevdiğini. Şimdi ben içerden çıktım diye gidip kıza Kürşad'dan uzak duracaksın demişsin. Ne yanlışı mı gördün Altuğ? Ne zaman Umay'a yanlış bir hareketim oldu? Ne zaman Umay'ı bacımdan öte gördüm de korkak gibi ona söylüyorsun uzak dur diye. Lan senin yaptığına kalleşlik denir. Bak ayağını denk al Altuğ, ben herkesi tek kalemde silmişim sizde elim bile titremez. Kendine çeki düzen ver, kızında üstüne gitme saçma sapan kıskançlıklarınla. Kardeşim dediğim adamın ne düğününü görmüşüm, ne de çocuğu olduğuna sevinebilmişim." dedikten sonra kırgın bir nefes verdi. "O kirli zihnini benim kapımdan uzak tut, acımam Altuğ sıkarım kafana. Şu an sakin kalıyorsam o sabi sübyanına dua et." diyerek belindeki silahı masaya koydu. Fatih abi gerilerek elini kaldırıp "Sakin ol Kürşad, koy o silahı yerine, gözün dönmesin yine" dedi. Kürşad histerik bir gülüşle ona döndü. "Lan siz silahtan korkacak adam mıydınız. Vay benim dava kardeşlerim." derken masadaki silahı beline geri koydu. "Kardeşlerim dediğime bakmayın ha. Düşmanlarımı uzakta aramama gerek yokmuş, hepsiyle en az bir kez çay içmişliğim varmış." deyip önlerindeki çayları işaret etti. Altuğ abi sinirle masadan kalkarken Fatih'e "Bununla karşı karşıya gelen de kabahat, kalk gidiyoruz." dediğinde Kürşad kapıyı gösterdi. "Hadi çık git burdan, köpek olduğun kapı seni bekler" dedikten sonra ayağa kalkan Fatih'e döndü. "Bak Fatih bir kere uyarıyorum, arkamdan ne haltlar ettiğinizi bilmiyorum sanmayın. Ölünüzü dirinizi her gün birinizi indiririm aşağı, eliniz ayağınız rahat dursun. Ne benim kapıma gelin, ne de selamınızı verin." Fatih cevap vermeden başını sallarken kapıya doğru yürüyen Altuğ'un peşinden gitti. Onlar çıktığında beklediğim yerde kaşlarımı çatmış konuşmaları sindirmeye çalışıyordum. "Ufaklık bana bir çay getir, saklandığın yerden de çık." diyen yarı sinirli yarı dalga geçer sesiyle elimi ağzımla kapatıp mutfağa girdim. Elim ayağım titrediği için zorla temiz bir bardağa çay doldurup masasına götürdüm. Onun bardağını koyunca içemedikleri çayların bardaklarını aldım. Ben onun yüzüne bakamıyordum ama erkeksi bir gülüşle tesbihini çeken sesini duyabiliyordum. "Akşama erken kapat kahveyi, ocaktaki çocukları meyhaneye davet ettim. Ben çıkmadan bulaşıklarını yıka, sonra eve geçersin." Keyifli sesini fırsat bilerek "Bende geleyim mi abi?" diye sordum elimde çay bardaklarını tutarak. Az önceki olay yüzünden hafif utandığım için sesim kısık çıkmıştı. Kürşad yan dönüp sol kolunu masaya koydu, beni baştan aşağı bir süzdü. Ardından önüne dönerek tesbihini çekmeye devam etti. "İyi hadi gel ama erken bitir işini." derken arkasına yaslandı tekrar. Neden öyle süzer gibi bakmıştı az çok tahmin ediyordum. Pantolonum yine düşüyor mu diye bakmıştı. Buna neden bu kadar dikkat ediyordu ona anlam veremiyordum ama kemer taktığım için izin vermişti. Heyecanlanlıydım. İlk kez meyhaneye gidecek olmamın üzerine bir de Kürşad'la gidecek olmam vardı. Tamam belki başkaları da olacaktı ama yine de onu bir kere daha içerken izleyebilecektim. İçmekten çok buna heyecanlı ve kıpır kıpırdım. Hızlı hızlı bardakları yıkadım, yerlere paspas attım, masaları sildim, eksiklerini tamamladım. Ben bunları yaparken Kürşad da çok hafif bir gülümsemeyle beni izliyordu. Kolundaki saate bakıp masadan kalktı. Belindeki silahı düzeltip kemerini de düzelterek ceketini aldı. "Hadi ufaklık çıkalım." Elimdeki bezi mutfağa götürürken "Çıkalım." dedim abi eklemeden. Geri döndüğümde kapıya çıkınca ceketini giymiş sigara yakıyordu. Hırkamı giyinip ışıkları kapatıp kapıyı arkadamdan çekip kapattım. Kapıyı kilitleyip anahtarı cebime attım. Bir kaç adım atmış Kürşad'ı yakalayıp yanında yürümeye başladım. "Taksiyle gidelim. Şimdi alkollü araç kullanamam." Ne derse "Tamam" diyecektim ki zaten. Caddeye çıktığımızda bir taksi çevirdi. O öne otururken bende arkasına oturdum. Taksiciye gideceğimiz yeri söyleyip geri dönerken de çağırmak için kartını aldı. İçimdeki heyecan giderek artıyordu. Elimi koyacak bir yer bulamayınca bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Kürşad ise benim tersime çok sakindi. Taksiciyle kısa kısa sohbet ediyordu. Meyhanenin önünde durduğumuzda Kürşat ücreti ödedi. O indikten sonra bende indim taksiden. Nostaljik bir girişi olan mekana baktım. Üstünde 90's yazan bir tabelası vardı. Kürşat önde ben arkada içeri girdik. Koridordan ilerleyip asıl iç mekana ulaştık. Bizi karşılayan bir garson Kürşad'ı gördüğünde elleri önünde "Hoşgeldin reis, masanız şu tarafta" diyerek eliyle işaret edip yönlendirdi. Sanırım ev sahibi olarak biz önce gelmiştik. Uzun bir masaya gelince Kürşad masanın başına otururken bende karşısındaki sandalyeyi seçtim. Tam oturmak üzereyken Kürşad kaşlarını çatarak yanındaki sandalyeyi gösterdi. "Şuraya geç." Onu karşıdan izleyebilme şansını kaçırmıştım ama yanında oturacağım içinde yüreğim ağzıma geliyordu. Sandalyeyi bırakıp dolanarak yanındaki sandalyeye oturdum. Garsonlar masaya mezeleri yerleştirdiği sırada Kürşad'ın misafirleri geldi. El sıkışmalar kafa tokuşturmalar bitince herkes yerlerine oturdu. Bunu yapmaları hep komik geliyordu bana nedense. Aralarında Alper abiyi ve bir kaç genci tanıyordum ama diğerleri yabancıydı benim için. Yanımdaki sandalyeye biri oturduğunda sandalyemi çok az çekerek Kürşad'a doğru yaklaştım. Bir yandan karşısındakini dinleyen Kürşad'ın gözünden kaçmamıştı bu yaptığım. Tüm mezeler ve rakılar geldiğinde artık konu tamamen benim anlamadığım yönlere kaydı. Kürşad ve Alper abi sakin sakin konuşurken diğerleri de kendi aralarında konuşuyordu. Kendimi bu masaya ait hissetmiyordum ama yanımda Kürşad vardı en azından. Ona ait miydim peki? Cevap basit, hayır. Sadece ait olmak istemekle kalırdım. Rakı doldurmayı üstlenen kişiler herkesin kadehlerini doldurdu. Bana gelince dolduran çocuğu yarısına yakın yerde Kürşad eliyle durdurdu. Bana da suyunu katmak kaldı. Yine sınırımın üç kadeh olduğunu biliyordum. Yavaş yavaş mezelerden azar azar alarak içmeye başladım. Mekan doksanları temsil ediyordu o yüzden çalınan şarkılarda eskilerin şarkılarıydı. Ben ikinci kadehimi içerken sahneye mekanın sanatçısı çıktı. Eline aldığı sazının akordunu ayarlayıp yanına getirilen rakısını havaya kaldırdı mekandakilere istinaden. Şarkıyı burada açınız 🎶 "Bu gece çalınan, söylenen, dilimizin döndüğü tüm şarkılar siz değerli misafirlerime, sevenlere, sevilenlere, sevipte kavuşamayanlara, bilipte söyleyemeyenlere, sevdasını kalbine gömenlere, için için yananlara gelsin." Masalardan alkışlar geldiği sırada Kürşad'a baktım. Karşısındaki adamla konuşmaya devam ediyordu. Sanki burada değil gibiydi. Varken yok gibi, hep olduğu gibi. O yüzden bana gelsindi tüm şarkılar. Kadehimi hafifçe masaya vurup başıma diktim sanatçı şarkıya çoktan başlarken. Kürşad göz ucuyla bir bakıp konuşmasına geri döndü. Ben o masaya kadehi vurarak Kürşad'ın olmayan varlığına kaldırmıştım, kafamın içindeki Kürşad'a. Söylediği şarkı o kadar güzel ve içten geliyordu ki o an, sanki dudaklarım söylemek için kımıldıyordu. Üçüncü kadehi de şarkı eşliğinde yuvarlamaya karar vermiştim. Rakı yarısındayken başıma dikip bitirdim. Masadaki bir kaç gence cevap veren Kürşad bu hareketimle bana dönüp baktı kısaca. Konuşması bitince arkasına yaslandı, bana doğru biraz daha yaklaşıp kulağıma eğildi. "Bu kadar yeter ufaklık." Sesi mırıltı gibi nefesi ateş gibi geliyordu. Kulağımdan uzaklaşırken burnunun ucunun saçlarıma değdiğinin farkında bile değildi. Bende ona yaklaşıp yoğun gelen kokusundan hızlı bir nefes çekip "Bugün özgür olsam, bir kere" dedim. Derin bir nefes verip dirseklerini masaya koyarak yavaşça başını salladı. Karşısındaki adamın sorusuna odaklandı tekrar. Bende bir kadeh daha doldurdum. Onu da içmeye başladığım sırada Kürşad dirseğinin birini indirip hafifçe bana doğru döndü. Gözlerimin içine baktı, en derinliklerine baktığını hissediyordum. Orada ne görüyordu bilmiyorum ama ben büyüsüne kapıldığım bir çift koyu kahve gözler, onun üstlerinde çizilmiş gibi kaşlar, alnından yanlarına dökülen kalın tutamlar, kumral teninde kirli sakalıyla kemikli bir yüz, uçuk pembe dudaklar görüyordum. Çok yakışıklı Allah'ım. Gözüme bu kadar güzel görünmesi en büyük cezamdı benim. Elimi uzatıp ona dokunmak istiyordum bininci kez. Dudakları çok az kıvrılırken sahneye döndü tekrar. Artık kaç kadeh içtiğimi bilemediğim zamanlara gelmiştim. Kaç saat geçmişti, kaç şarkı bitmişti bilmiyordum. Masadakiler birer ikişer kalkarken artık yüzlerini bile tam seçemiyordum. En son ikimiz kaldığımızda Kürşad kadehinde kalan rakısını da bitirip hesap için garsonu çağırdı. Aralarında geçen kısa konuşmayla o işte halledilince Kürşad oturduğu sandalyede bana döndü vücudunu yan döndürerek. "Ee ufaklık kaldık baş başa." dedi bıyıklarını düzeltti gülerek. "Kaldık mı?" diye sorarken dilimin kaydığını hissediyordum. Gerçi şu an her şey kayıyordu. Kürşad oflayarak masadan kalktı. Kolumdan tutup beni de kaldırdı. Hep kalktığımda olduğu gibi başım dönünce Kürşad omuzlarıma kolunu koyup sardı. Kalbim dört nala koşarak yaklaştı, sarıldı, dokundu diyordu ama zihnim bunu algılayamıyordu. Onun yönlerdirmesiyle mekandan çıktığımızda soğuk hava yüzüme çarpınca biraz olsa kendime gelmiştim. Hâlâ kolumdan tutan Kürşad telefonla konuşuyordu. Ona doğru biraz daha yaklaşıp bende koluna diğer elimi koydum sıkıca sararak, başını çevirip kaşlarını çatıp baktı. Sonra telefonu kapatıp cebine koydu. Uzaklaşmadı benden, ben yaklaşsam da kımıldamadan olduğu yerde durdu. Taksi geldiğinde uzaklaşıp arka kapıyı açtı. Ben bindikten sonra kapıyı kapatıp ön koltuğa geçti. Midem bulanmıyordu, öyle kolay kusabilen biri değildim ama kalbim göğsümden çıkmak ister gibi atıyordu ve Kürşad'ın kokusu hâlâ zihnimde dönüp duruyordu. Başım dönüyordu ve ben hep Kürşad'a dönüyordum. Gözlerimi kapatıp "Kürşad" diye fısıldadım onu çağırmak için ama kafamın içindekine sesleniyordum ön koltukta benden habersiz olana değil. Sanırım bir süre uyumuştum. Kapımın açılmasıyla kendime gelip beni bekleyen Kürşad'a bakarak indim. Kapıyı kapattığında taksi gazlayıp gitti. Benim evime gelmiştik. Binaya önde Kürşad arkada ben girdim. Duvarlara tutunarak yürüdüğümü fark ettiğinde merdivenlerin orda kolumu omzuna atıp merdivenlerden indirdi. Giriş katın altında otuyordum. Kapının önüne geldiğimizde beni bırakmadan boşta kalan elini uzattı. Ne istediğini biliyordum. Pantolonumun cebindeki iki anahtarı da çıkarıp avucuna koydum. Hangisi nerenindi bilmiyordum şu an. Anahtarı bulmuş olmalı ki kapıyı açıp kolumu omzundan çekip bıraktı. Dengemi sağlamak için kapıya tutunup ayakkabılarımı çıkarmaya çalıştım ama yer dönüyordu. Tutunduğum yerden elim kayınca yanımdaki beden beni tuttu. Kimdi bu beden? Beni kucağına alıyordu bu beden, içeri giriyordum. "Kürşad." diye seslendim kafamın içindekine. Eğer beni taşıyan kimse o Kürşad olsun istiyordum. Cevap gelmedi. Ben hiç cevap beklememiştim ki zaten, haddim değildi. Ama kafamın içindeki cevap verirdi normalde. Efendim derdi. Bende ona "Çok özledim." derdim. Sırtım tanıdık bir yere yaslanınca kanepemde olduğumu anladım. Beni taşıyan beden uzaklaşmıştı. Kafamın içindeki Kürşad yine cevap vermedi. O da beni bırakıp gitmişti işte, ben onunla avunuyordum. "Gitme Kürşad, ben burdayım" dedim kanepeme uzanırken. Alışıktım burada ağlaya ağlaya uyuyakalmaya. Gözlerimi açamıyordum ama göz kapaklarım yanıyordu. Yanlarımdan süzülen ıslaklıkla ellerimi yanağımda birleştirip bacaklarımı kendime çektim. "Gör beni, ne olur." Benden uzaklaşan bedenin gölgesini hissediyordum üzerimde, sonra başıma bir el değdi, saçlarımı okşadı usul usul. "Görüyorum ufaklık." Gelmişti. Kürşad gelmişti. Gülümseyerek onu karşıladım. Koşup sarıldım sıkı sıkı. Geldin sonunda.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE