AŞK ÇOĞU ZAMAN TEK KİŞİLİKTİR

2946 Kelimeler
"Yeterince dürüstsen, fazlasıyla aşık ve gerçekten seviyorsan, hazırsın demektir; artık mutsuz olabilirsin." Aşkın kalplerimizi kıpır kıpır yapan, karnımızda kelebekler dolaştıran tatlı bir duygu olduğunu sanıyordum hep. Ama değilmiş. Aşk yakıcıymış, bir damla suya muhtaç bırakıyormuş, boğazımızı kurutan, yutkunamadığımız, nefessiz kaldığımız bir hismiş. Kürşad hapisten çıkmadan önce ona olan özlemim, sarılma, sevme arzum sadece tek başına yaşadığım bir hayranlıktan ibaretmiş. Fakat şimdi yanı başımdayken özlemek, sarılamamak, sevememek, ne kadar uzansam da dokunamamak ip üstünde yürümek gibiymiş. Ve aşk tatlı değilmiş yakıp kavuran bir ateşmiş, sarmaladıkça kanatan, zehirleyen bir sarmaşıkmış. Yemek yemeyi, su içmeyi, uyumayı, dinlenmeyi unuttuğum bir hastalıkmış aşk. İçimde ona olan aşkımı büyüttükçe kendimi unutmuşum. Kim olduğumu, nereye, neye ait olduğumu artık bilmiyorum. Aitsizlik çocukluğumdan kalan bir yaraydı. Kürşad'a ait olamamak ise o yarayı sürekli kanatmak, tuz basmak, dağlamak. Bir erkeğin bir erkeğe duyduğu aşk bu kadar mı ağırmış? Kimse görmesin, o bile anlamasın diye göz ucuyla bile aşkla bakamamak bu kadar acı verici olmamalıydı. Sabah üstümü giyinirken verdiğim kilolar yüzünden pantolonum sürekli düşüyordu. Onu çıkarıp başka bir tane giysem de durum aynıydı. Acaba kaç kilo vermiştim. En son pes edip az önceki çıkarttığımı geri giyindim, üstüme de ince mavi bir kazak giydim. Havalar soğumaya başladı. Yağmurlar gelirdi yakın bir zamanda. Henüz rüzgarlar dövüyordu ağaçları, yapraklarını döküyordu fazlalıkları üzerlerinden atmak ister gibi. Peki düşen onca yaprağın suçu neydi, tutunmak istedikleri dallardan kovulurken? Hiç giremediğiniz bir kalpten kovuldunuz mu? Banyoda elimi yüzümü yıkayıp kısaca saçlarımı da düzelterek salona döndüm, zaten başkada yer yoktu ki. Dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyordum. Yirmi bir yıllık hayatımı tek göz bir eve sığdırmıştım ben. Koltukla duvar arasındaki sigara paketini de alıp evden çıktım. Kilitleme gereği duymadığım kapının anahtarını pantolonumun cebine koyarak binadan çıktım. Sigara paketinden bir dal çıkarıp yaktım, kahvehaneye gidene kadar iki sigaralık zaman sürüyordu. Çoğu zaman ikincisini yakmaz, tek tük içtiğim sigaramı gidiş yolunda içer, akşama kadar da o yeterdi. Ama Kürşad döndüğünden beri sigaraya sığınmıştım dilimi susturmak için, ağzımı kapatmaya yarıyordu sigara. Pantolomun cebinden dükkanın anahtarını çıkarıp camekanlı kapıyı açtım. İçeri girdiğimde temiz koku burnuma dolduğunda gülümsedim. Her akşam çıkmadan önce yerleri silip lavanta kokusu sıkmak alışkanlığımdı. Burayı ikinci evim olarak görmüştüm hep. Faruk abi ben liseyi bitirdiğimde yanına çağırmış orda burda iş arama gel yanımda çalış demişti. Bende o saatten sonra burayı yuva bilmiştim. Mutfağa geçip kazanın fişini taktım, suyunu doldurup kaynaması için ayarlarını yaptım. Demliğe de çayını döküp yerleştirdim. Su kayarken kollarımı yukarı doğru katlayıp dış tarafta şekerleri eksik şekerlikleri toplayıp şeker ekledim. O da bitince lavaboya geçip kovaya su doldurup öğle saatlerindeki boşluğumda yerleri silmek için hazır hale getirdim. En sonda elime temizlik bezini alıp masaları sildim. On bir tane masa vardı dükkanın içinde sayısını unuttuğum kadar da sandalye. Dışarıya iki tanesini çıkarıp taburelerini yerleştirdim. Televizyonu açıp haberlerin olduğu bir kanalı seçip çayı demlemeye koyuldum. Kahvaltı yapmış mıydım ben? Unuttum sanırım. Kasadan dünden kalan biraz parayı alıp köşedeki börekçiye gittim, iki simit bir poğaça alarak döndüm. Sanmıyordum ama Kürşad gelirse diye onun içinde almıştım. Demlenen çaydan bir bardak alıp simitle beraber kahvaltımı yaptım. Lokmalar boğazımdan geçerken zorlanıyordum artık. Ben, ben böyle değildim. Tahmin ettiğim gibi Kürşad öğlene doğru gelmişti ama içeri girmek yerine dışarıdaki masaya oturdu. Yanına gittiğimde boynunu sağa sola döndürerek kütletiyordu. "Hoşgeldin abi." Bileğindeki tesbihini eline alarak başını salladı sakince. "Hoşbulduk ufaklık. Çayın varsa getir bir bardakta kendimize gelelim." dedi teshini çekerek arkasındaki cama yaslandı. "Sabah poğaça simit falan almıştım, kahvaltı yapmadıysan getireyim mi?" Cıklayarak başını yukarı kaldırıp "Sabah yaptım kahvaltıyı çay az geldi." dedi kendini gülmeye zorlar gibi gülümseyerek. "Tamam" deyip içeri geçtim. Ona da kendime de bir çay doldurup tepsiye koymadan dışarı çıktım. Onun kaşıksız çayını önüne koyup kendi bardağımı da koyarak masanın diğer tarafındaki tabureye oturdum. Sağ ayağını diğer bacağının üstüne atıp sokakta oynayan çocuklara izleyerek çayını yudumladı. "Gelen giden oldu mu?" diye sorunca bardağı masaya bırakıp omuz silktim. "Her zamanki sabahki tayfa, işe gitmeden önce çayla kahvaltı yapıp gittiler." Hmlayarak çayını içmeye devam etti. Bitirdiği bardağına uzanıp "Doldurayım abi." dedim. Derin bir nefes vererek "Doldur ufaklık." dedi etrafına bakınırken. Sanki özellikle bugün bana bakmamaya çalışır gibiydi. Gözlerinin bana değmemesi aşk kadar yakıcıydı. Yani başındaydım oysaki, gözlerinin önünde. Boş bardakları alıp içeri geçerken televizyondan gelen sesler artık silikleşmeye başladığında kafamın içindeki Kürşad'ın sesini duyuyordum. Görüyorum seni Yusuf diyordu ama dışarıda oturan adamın bunu asla söylemeyecek olması göğsümü ağrıtıyordu. Hani koparıp atacaktım onu kalbimden, hani bir anda sökecektim. Olmuyordu değil mi? O kadar kolay değilmiş, dile kolay gönle zormuş. Mutsuz olmayı kabullenmekmiş aşk, öksüz kalmakmış. Temiz bardağa onun için çay doldurup tekrar dışarı çıktım. Yanına gelen üç üniversiteli genç "Hoşgelmişsin reis" deyip elini öpmeye kalkıştılar. Kürşad kaşlarını çatarak elini itti gencin "El öpmeye gerek yok kardeşim. Bırakın bu reise hürmet hareketlerini, geçti bizden." dedi. Üç genç birbirine baktılar ellerini önlerinde birleştirip. Kürşad'ın masasına bardağını koyarken "Gençlere birer çay getir." deyince çocuklara baktım göz ucuyla. Kürşad tesbihli elini hafifçe sağa savurarak "Oturun şuraya" dedi çocuklara yönelik. Onlar tabure çekip otururken bende onlara da çay getirmek için içeri geçtim. Çayları doldurup tepsiye koyarak tekrar dışarı çıktım. Gençlerden biri hararetli haraketli değişen gündemi ve yapılan faaliyetleri anlatıyordu. Çaylarını önlerindeki masaya koydum. Sakince onları dinleyen Kürşad arada bir hı diyerek devam etmelerini belirtiyordu. Ne hakkında konuştuklarını pek bilmiyordum, zaten bu mevzulara da karışmazdım, ilgimi çeken bir konu değildi. Gençlerden bir diğeri biraz çekinerek "Reis haftasonuna ocakta toplantı yapılacak. Alper reis iletmemizi istedi. Kürşad hiç buralara uğramadı geldiği günden beri. Buyursun bir çayımızı kahvemizi içsin diyor." diyerek diğerlerine baktı. Üçünün de gözünde hafif bir korku ve endişe vardı. Kürşad tesbihini çekmeye devam etti sadece. Uzun bir sessizlik olunca gençler çaylarını içmeye koyuldular. Kapının hemen önünde onu izliyordum bende. Donuk yüz hatlarında hiç mimik oynamıyordu. Bir süre daha hiçbir tepki vermedi. Ardından bacağındaki ayağını yere indirip onu izleyen gençlere döndü. "Alper reisinize söyleyin buyursun misafirim olsun. Bi sus payı şart oldu anlaşılan." deyip ayağa kalktı. O kalkınca gençlerde yerlerinden kalkıp yine elleri önlerinde "Tabi reis, iletiriz mesajını" dedi. Kürşad gençlerden birinin omzuna elini koyup "Hadi şimdi evlerinize bakayım, derslerinize çalışın." dedi elini çekerken. O adım adım kapıya doğru yürürken geçmesi için kenara çekildim. Çocuklar "Çay için sağ olasın Yusuf." deyip kendi yollarına gittiler. Bardakları tepsiyle içeri götürdüğümde lavabodan çıkan Kürşad'la göz göze geldik. Düşünceliydi. Kafasından geçenleri asla öğrenemeyeceğimi biliyordum, o yüzden ses çıkarmadan mutfağa geçip tepsideki ve tezgahtaki biriken bardakları yıkamaya koyuldum. Kürşad'ın girişte beni izlediğinin farkındaydım. Bakışlarını sonunda üzerimde hissediyordum ama dönüp bakamıyordum. Bir süre sonra adım sesleri uzaklaşmaya başladı. Yine tuttuğum nefesi verdim. Hem beni görsün istiyordum hem de bana baktığında heyecandan elim ayağım birbirine giriyordu. Bakmakla görmek arasında fark olduğunu o anlarda anlıyordum. Evet bakıyordu ama görmüyordu. İşimi bitirdiğimde mutfaktan çıktım, Kürşad belli ki çoktan gitmişti ve büyük ihtimalle mağazaya geçmişti. Faruk abi çocuğun yedisi çıkana kadar gelmeyeceğim demişti, Kürşad gün içerisinde uğrayıp geri gidiyordu. Bende bebeği görmek istiyordum ama en azından yedisi çıkana kadar bebeğe dokunmamak ya da çok yaklaşmamak gerektiğini okumuştum bir dergide. O yüzden sabırla bekleyecektim. Yalnız kaldığım kahvede televizyon kumandasını alıp benimde alışkanlığım haline gelen kanalı açtım. Öğle arası okuldan çıkan liseli gençler kolları birbirlerinin omuzlarında içeri girerken gülümsedim. "Kolay gelsin Yusuf abi, bize birer kivi ateşleyiver." diyen çocuğa güldüm. "Tamam tamam, oturun siz." dedim beş kişilik gruba. Genç olmak güzel olmalıydı. Oysa ben yirmi bir yaşında kendimi elli yaşında gibi hissediyordum. Bana ne olmuştu böyle? Kürşad iki saat sonra tekrar döndüğünde yine içeri girmeden dışarıdaki masada oturdu. Önceki halinden daha durgundu. Sanki bir derdi vardı da ona ne çözüm bulabiliyordu ne de dile getirebiliyordu ve gün geçtikçe dahada içine kapanıyordu. Derdine derman olmak istiyordum ama ben ne bu derdin sebebiydim ne de derdine merhem olarak hak iddia edebiliyordum. Onu böyle gördükçe boşluğa düşmüyordum, boşluğun kendisi ben oluyordum. Aşk, tek kişilik yaşanınca bu kadar ağırken aşık olduğunuz kişinin acısı, yarası, derdi, suskunluğu insanın yaşadığı en büyük çaresizlikmiş. Ben Kürşad'da aşktan önce çaresizliği öğrendim. Önceden dilimi mühürlerken, çare bulamazken şimdi onun da derdine çare olamamak ağır geliyordu artık. Ve işte derdinin bulunmaz çaresi geliyordu sokağın başından, elinde altı yaşında oğlu ile Umay abla. Keşke bekleseydin Kürşad'ı, ben ona olan aşkıma mil çekerdim de, onun acı çekmesine nasıl dayanayım? Göktuğ Kürşad'ı gördüğünde annesinin elini bırakıp "Kürşad amca" diye koşarak geldi. Kürşad'ın yüzünde sabahtan beri ilk kez tebessüm görmüştüm koşan çocuğa kollarını açarken. "Nasılsın ufaklık" derken çocuğu kucağına alıp bir dizine oturttu. Maviş maviş ona bakan Göktuğ sakallı yüzüne ellerini koyup yüzünü kendisine çevirdi. "Biliyor musun Kürşad amca, babam gelecekmiş." Umay abla da yanımıza geldiğinde Kürşad başını kaldırıp ona baktı. "Nasılsın Umay, var mı bir sıkıntı?" Karşısındaki kadın genişçe gülümseyip "İyiyim Kürşad, yok valla bir sıkıntı." dedikten sonra çocuğa elini uzattı yanına gelmesi için ama omuz silken çocuk Kürşad'ın kucağına iyice yerleşti. Umay abla "Bir de Göktuğ yormasa parka gidelim illa diye" deyip güldüğünde Kürşad da çocuğun sırtına kolunu sarıp "Yorma anneyi ufaklık, anne çok yoruluyormuş bak." diyerek yanağından öptü çocuğun. Yüzüne bıyıkları bakan çocuk yüzünü sıvazlayıp "Amca ya, bıyıkların batıyor. Babamda hep öpüyo öpüyo kocaman, onda da batıyor." dedi küserek. Umay ikisini izlerken sanki büyülenmiş gibi içi giderek bakıyordu. Ben bu bakışı iliklerime kadar biliyordum. Benim Kürşad'a bakmaktan korktuğum o aşkla bakıyordu. Göktuğ küstüğü için Kürşad'ın kucağından inerken hâlâ onları izleyen kadına baktı Kürşad. "Altuğ ne zaman dönüyormuş?" diye sorunca kadın sanki duyduğu isim çokta umurunda değilmiş gibi dudaklarını büzerek bir omzunu silkti. "Bilmiyorum, bir kaç güne gelirim dedi." Kürşad hmlayarak tesbihini çekmeye devam ederken "Altuğ gelene kadar bir ihtiyacınız olursa söyle, çekinme. Ben yoksam da çocuklar halleder." dedi. Umay abla yine gülümseyerek çocuğunun elini tutup "Sağ olasın Kürşad, olursa söylerim. Biz eve gidelim artık, Göktuğ da yoruldu. Bakma onun böyle yaramaz olduğuna." diyerek bana dönüp gülümsemeye devam ederek başını salladı. Ardından Kürşad'a bir kez daha genişçe gülümsedi "İyi akşamlar" derken. Kürşad da yavaşça başını sallayarak "İyi akşamlar" dediğinde Umay abla Göktuğ'un elinden tutarak yoluna devam etti. Ben arkalarından onların gidişlerini izlerken Kürşad'ın da o tarafa baktığını sanıyordum. Ona döndüğümde göz göze gelince kaşlarımı çattım. Niye bana bakıyordu ki? "Bir çay getir de içelim ufaklık." dedi gülümseyerek. Sonunda bana yönelttiği gülümsemesini görebilmiştim. Bir insanın gülümsemesini görmek için dua etmek buymuş demek ki. "Tabi abi, diyerek." kapıdan içeri girerken bir şey mırıldandığını duydum ama anlayamadım. Hızlıca çay ocağına gidip sıcak suyla iki bardak çalkaladım hemen. Çayları da doldurup tepsi almadan bardak altlığı ile beraber dışarı götürdüm. Birazdan liseli gençler gelirdi yine, onlar gelmeden karşılıklı bir çay içmek nasipmiş. Okul çıkışı bu defa sanki tüm okul toplanmış gibi ele başları önlerinde içeri girdiler. "Kolay gelsin abim, bu defa hepsini aldım geldim." diyen gence güldüm. "Abi sen bunları çayla zıkkım içsin bunlar, kivi mivi yok bunlara." dediğinde içlerinden bir kaç tanesi onun ensesine şaplak attılar. "Sus lan sen kerkenez, Yusuf abim bizi kırmaz demi abi?" diyene de başımı iki yana sallayarak "Oturun hadi oturun, ne istiyorsanız sırayla söyleyin" dedim. Aynı sınıfta oldukları belli olan on genç bir yandan birbirleriyle uğraşırken bir yandan da ne istediklerini söylediler. Kuru kuru gitmez diyen çocuk bakkala gidip kek bisküvi çekirdek alıp gelince anlaşıldı burada akşamı edeceklerdi. Çay ocağına geçip onların siparişlerini hazırlarken lise yıllarım geldi aklıma. O zamanlar bende okuldan çıktığım gibi buraya gelirdim. O zamanlar Kürşad yoktu ama Faruk abi sağ olsun her gün gelmeme bir şey demezdi. Sanırım o zamanlar bile Kürşad'ın izlerinin kaldığı yerlere geliyordum farkında olmadan. En çok buraya gelirdi, şu anda da oturduğu cam kenarındaki masaya. Yanında Caner abi, Fatih abi, Altuğ abi olurdu. Şimdi ise yalnız oturuyordu. Bu hali, sürüden ayrılmış, bir başına dağlarda dolanan yaşlı bir kurda benziyordu. Tepsideki içecekleri iki masaya dağıtmak istediğimde çocuklar izin vermeyip elimden aldılar, ikisi diğerlerine dağıttı. Çocuk olmak, genç olmak güzeldi. Sevdiğin biriyle büyüyememek ise en büyük sınav. Gençler içeceklerini içip gülüşüp eğlenerek masalarındaki çöplerini de toplayıp çöpe attılar. Hesaplarını yine ortaklaşa ödeyip çıktılar. Onları bu yüzden seviyordum ve sesli konuşmalarını, şarkı kanalları açmalarına, eğlenmelerine izin veriyordum. Mahallenin efendi çocuklarıydılar. Onların didişerek sokaktan gidişlerini izleyip içeri çektim. Kürşad oturduğu sandalyede arkasına yaslanmış beni izliyordu. "E beni unuttun ufaklık." dedi tek kaşını kaldırıp. "Hemen geldim abi, şekersiz bir çayın geliyor." dedim. Gitmeden de çocukların açtığı kanalın sesini kıstım. Kürşad onların seslerinden rahatsız olmamıştı sanırım, sakince oturmuş arada onlara bakarak dışarıyı izlemişti. Çayını hazırlayıp masasına götürdüm. "Afiyet olsun." dedim sadece. Bir kez olsun abi demesem ne olacaktı ki. Sesini çıkarmadan çay bardağını alıp başını salladı sadece. Tamam kızmamıştı. "Ulan Yusuf, ulan Yusuf." sesini duyduğumda arkamı döndüm. Liseden arkadaşım Sinan gevrek gevrek gülerek bana doğru yürüdü. Yarı yolda karşılayıp "Ulan Sinan, ulan Sinan." diyerek sarıldım. Ardından da Miraç'la Ufuk girdi içeri. "Lan bizsiz" diye nara atan Ufuk da sarıldı ikisimize. Onlar ayrılınca boyu benden bir kaç santim uzun Miraç "Sonunda sizden kurtuldu be, kene gibi yapıştınız yavruma" deyip sıkıca sarıldı. Üç yıl olmuştu onları görmeyeli. Üçü de üniversiteyi kazanmış başka şehirlere gitmişlerdi. Geleceklerinden haberim yoktu. Miraç'la da sarılmayı bırakınca bir tane masaya çekiştirdim kolundan tutarak. "Oturun şuraya, yüzünüzü gören cennetlik hayırsızlar." Ufuk ve Sinan yan yana oturunca ben de Miraç'ın yanına oturdum. İki masa önümüzdeki Kürşad tanımaya çalışır gibi arkadaşlarıma bakıyordu. Tabi onların lise zamanı mahalleye geldiklerini bilmiyordu. Ben liseye başlamadan önce gitmişti Kürşad. Bizim mahallenin çocukları değillerdi. "Oğlum nerelerdesiniz siz, bir gittiniz gidiş o gidiş" dedim sitemli bir sesle. Ufuk ellerini masaya koyup "Sorma lan sorma, okul iflahımızı kuruttu." diyerek boynuna işaret parmağını tık tık diye vurarak. "Biliyorsun cepte metelik yok, açlıktan ağzımız koktu oğluuumm." dedi. Hepimiz ona gülerken Miraç göz ucuyla bir Kürşad'a bir de bana baktı. Sonra da kulağıma eğilip "Rahatsız etmedik demi? Patronun galiba" dedi. Bende Kürşad'a dönüp baktım. Meraklı bakışları kaş çatmaya dönüyordu yavaş yavaş. Oturduğu sandalyeden kalkıp kasabın olduğu masaya doğru yürüdü. "Yok patronum değil, Faruk abinin yeğeni. Hani Kürşad reis diyorlardı ya hep." dediğimde Sinan hızla Kürşad'a döndü. "O mu? Amma babayiğit bir abiymiş, gözünü kırpmadan vurmuş diyorlardı." Sesi fısıltılıydı ama duyduğunu tahmin edebiliyordum. "Vay anasını" diyen Ufuk da abartılı hayranlığını belli etmişti. "Neyse oturun siz, ben bize çay getireyim. Açsınızdır yoldan geldiniz, tost söyleyeyim size." deyip masadan kalktım. Mutfağa doğru yürüdüğüm sırada Kürşad'ın masasında durdum. "Liseden arkadaşlarım abi, sıkıntı olur mu burda otursalar?" Kürşad sinirli bir nefes verip "Sıkıntı yapacak birine mi benziyorum ufaklık, hadi arkadaşlarına bak sen." dedi. Suratım düşürken mutfağa geçtim. Niye azarlıyordu ki şimdi, ne demiştim sanki. Dördümüze çay doldurup tepsiyle birlikte yanlarına gittim. "Siz önden bunları için, ben tost söyleyip geliyorum." "Eyvallah kardeşim" diyen Ufuk ve Sinan'ın ardından Miraç "Eyvallah yavrum." dediğinde Kürşad'ın olduğu masadan ses geldi. Sandalyesini geriye doğru itip oturuşunu değiştirdi. Bir ayağını diğer bacağının üstüne koydu, ardından hızlı hızlı tesbihini çekmeye başladı. Birbirimize anlamayan gözlerle baktık. Kaşlarım çatık ensemi kaşıdım ama sonra omuz silkip "Geliyorum" diyerek kapıdan çıktım. Köşedeki büfeden hızlısından üç tost yaptırıp geri döndüm. Onlar tostlarını yerken birer çay daha getirdim. Üç gün aç kalmışlar gibi yiyişlerini gülerek izliyordum ayakta dikilmiş. Miraç elini beline atıp kendine doğru çekip sandalyeye oturttu. "Otursana be, aslanın ölmesini bekleyen akbabalar gibi başımıza dikildin." Eli hâlâ belimdeyken düşen pantolonum yüzünden açıkta kalan belime elini sürtüp "Yavrum asıl sen bir deri bir kemik kalmışsın. Ne oldu lan sana?" dedi. Eli belimin üstünde gezinmeye devam ediyordu. Alışıktık biz böyle temaslara, uzun eşek oynar, kızların taklitini yaparak birbirimize kur yapardık. "Yusuf." Duyduğum öfkeli sesle yerimden sıçradım. İlk kez Kürşad'ın sesini bu kadar sinirli duyuyordum. Yutkunarak oturduğum sandalyeden kalktım. Onun masasına süt dökmüş kedi gibi gidiyordum. "Efendim abi." dedim sesimi zor çıkarıyordum. "İlyas abinin dükkanı dört çay söylüyormuş" dedi tek düze bir sesle. "Tamamdır şimdi gidiyorum." Arkadaşlarıma bile bakmadan mutfağa geçtim. Adımı söylesin derken bu kadar öfkeyle söylesin dememiştim be, o neydi öyle öldürecek gibi. Hızlıca çayları hazırlayıp tepsiye koydum ve hiçbirine bakmadan çıktım. Geri döndüğümde Kürşad bir ayağını yere vura vura ritim tutarak tesbih çekiyordu dışarıyı izleyerek. Bizimkilerin masasına geri döndüm ve üçü de ne oldu az önce cidden der gibi bana bakıyorlardı. Onlar sormadan ben hemen "İnanın bende bilmiyorum çocuklar" dedim. Ufuk "Rahatsız ettik heralde. Neyse biz kalkalım, evlere yerleşelim. Yarın dışarıda buluşuruz." derken diğer ikisi de kalktı. Onları yolcu etmek için kapıdan çıktım. Teker teker tekrar sarılırken Miraç'a geldiğimde kollarını belime sarıp kendine çekti. Başı omzumdayken arkamda kalan Kürşad'a bakıyordu. Kulağıma eğilip "Lan bu adam bizi mi izliyor?" dediğinde şokla gözlerimi açıp ondan ayrıldım. Hızla arkama döndüm. Kürşad'a baktım bir süre, kaşları hâlâ çatıktı ama sinirli bakmıyordu. Daha çok ne halin varsa gör gibiydi. Kafasını çevirip başka yöne baktı sonra. Miraç'a tekrar dönüp "Sanmıyorum, pek umurunda değiliz." dedim omuz silkerek. Onlar gittiğinde bir süre arkalarından bakıp içeri geçtim. Arkamdan da üç dört amca girince benim yoğunluk başladı demektir. Boşları alıp onlara çay getirmek için mutfağa girdim. Arkamdan gelen Kürşad yine girişte dikilmiş beni izliyordu. Ama bu defa bakışları hiç hayra alamet değildi. Tepsiye bardakları koydum ve ona döndüm. "Abi bir şey mi oldu?" dedim en son dayanamadım. Kaşlarını kaldırarak çenesiyle altımdaki pantolonu işaret etti. "Başka pantolonun yok mu senin, oran buran meydanda." Kafamı indirip düştüğü için çok hafif görünen karnıma baktım. Göbek deliğimin hemen altından çok az bir kısım görüyordu. Başımı kaldırıp omuz silktim. "Zayıfladım heralde abi, bütün pantolonlarım düşüyor." Tesbihini çekmeyi kesip gözlerini kapatarak derin bir nefes verdi. Tekrar gözlerini açtığında bir kez daha açıkta kalan karnıma baktı. "Kemer tak bundan sonra o zaman." diyen sert sesiyle girişten kenara çekildi. O önümü açınca bende tepsiyi alıp çıktım. Arkamdan gelip eski yerine geri oturdu, arkasına yaslandı. Ama bir kaç dakika sonra kalkıp kahvehaneden çıktı. Bana da kocaman bir soru işareti bıraktı. Yarım saat sonra geri geldiğinde ben yine alışkın olduğum kalabalığın masalarına çay götürüp getiriyordum. Eski yerine oturup masalardan soru soran mahalleliye cevap veriyordu. İçeriye caddedeki lokantanın paketçisi girip Kürşad'ın baş hareketiyle mutfağa girdi. Sonra da eli boş selam verip çıktı dışarı. Elimdeki tepsiyi içeri götürdüğümde arkamdan Kürşad gelip küçük masanın üstündeki paketi işaret etti. "Otur sen yemeğini ye, ben çaylara bakacak birini gönderirim." Şaşkınca bir ona bir de pakete baktım. "Abi niye yemek söyledin ki, ben eve gidince yerdim bir şeyler." Önce gözlerini benden kaçırsada en sonunda üfledi bana dönüp. "Yemek yemiyorsun demek ki, ondan zayıflamışsın. Otur da ye yemeğini" dedikten sonra cevap beklemeden gitti. Gülesim gelmişti. Ciddi ciddi kahkahalarla gülesim. Bu adamın derdi ne Allah aşkına.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE