AKIM'ın büyük duvarlarındaki geniş çelik kapıdan girdiğimizde görevliler kapıyı arkamızdan hızlıca kapatmıştı, ben ise yürümekten ağrıyan ayaklarıma daha fazla dayanamayıp yere oturarak derin derin soluklanmıştım. AKIM'a doğru yürürken ormanda birkaç zombi görmüştük ve bizim silahlarımız ölü durumda olduğu için buraya kadar koşmak zorunda kalmıştık. Aras da hemen yanıma bağdaş kurunca derin bir nefes alarak güldüm kendi kendime. Hayatımda ilk defa zombi gördüğümü geçtim, ilk defa bir zombiden kaçmıştım. Hayatımın en sevdiğim aksiyonu bu olmalıydı kesinlikle.
Hadi tekrar yapalım!
Görevlilerden biri ikimiz için de su getirirken AKIM binasından komutanın hızla çıktığını görmüştüm. Ardından da yurt binasından çıkan Martin, Matt, Danny, Melany, Diana, ikizleri, ve birkaç 2K üyesini görmüştüm. Büyük bir topluluk gibi üzerimize yürürlerken ben hızlıca şişeden birkaç yudum su içip ayağa kalktım ve hazır ol moduna geçerek komutanı bekledim. Aras da benimle aynı anda kalkmış ve hazır olda komutanı beklemeye başlamıştık.
Komutanın biraz arkasında diğerleri beklerken üzerimdeki bakışları hissedebiliyordum. Aslına bakarsak, çok da kötü göründüğümü düşünmüyordum. Sadece Avan'ın bana karşı saldırısında her yerim toz toprak içinde kalmıştı, ayrıca kıyafetlerimin belirli kısımlarında eskimeler ve yırtıklar mevcuttu. At kuyruğu bağlandığım saçımdan yüzüme gelen tutamları üfleyerek önümden çekmeye çalışsam da, tekrar yüzüme düşünce üflemekten vazgeçmiştim.
"Rahat." diyen Komutanla birlikte Aras'la aynı anda ayaklarımızı omuz hizamızda açıp ellerimizi arkada birleştirmiştik. Komutan kısaca bizi süzdükten sonra iyi olduğumuza kanaat getirince kendi kendine hafifçe başını salladı. "Sabah odama gelin, bir ifadenizi alalım." dedi ve düz bakışları önce Aras'ın, sonra da benim yüzümde gezindi. Ardından da arkasındaki kalabalığa dönmüştü. "Maymun oynamıyor burada, herkes odasına!"
Herkes yavaş yavaş dağılırken Komutan, bizim de odalarımıza çekilebileceğimizi söyleyince diğerlerine yetişmek için hızlı hızlı yürümeye başlamıştım, ama kolumu tutan el ile duraksamak zorunda kalmıştım.
"Avan'dan kimseye bahsetmesen daha iyi olur. Ortalığın karışmasını istemiyorum." diyen Aras'ı başımla onayladım. O da gülümseyerek, kendi arkadaşlarının yanına yürümeye başlamıştı.
Diğerlerinin yanına yaklaştığımda bana ilk sarılan kişi Diana olmuştu. Ardından Diana'nın benden ayrılmasını beklemeden Martin, onun da ardından Melany ve Matt de sarılmıştı. Onlar böyle yapınca, geri kalan herkes büyük bir grup halinde sarılmıştık ama bu sarılma, öyle güzel nefesimi kesmişti ki, bir an gerçekten de bir ailem varmış gibi hissetmiştim.
Ayrıca, gerçekten nefesimi kesmişti... Nefes alamıyorum!
Uzun mu uzun sarılma seansımızın nihayet sonuna geldiğimizde -aslında sonlandırmak zorunda kalmıştım, çünkü biraz daha sarılmaya drvam etseydik beynime oksijen gitmeme nedeniyle bilincimi kaybedecektim!- orada ne olduğunu soranların sorularını geçiştirmiş, bir süre iyi olup olmadığımı soran soruları cevaplamıştım. En sonunda Komutan bizi fark etmiş ve bağırarak odalarımıza dağılmamızı söylemişti. Herkes hızlıca yurda girerken, Martin son anda kolumdan tutmuş, ve ona dönmemi sağlamıştı. Bugün de herkesin kolumdan tutası geliyordu ya, hadi hayırlısı..
"Beni korkuttun." dedi hafif gülümsemesine rağmen üzgün duran bakışlarıyla. Ardından daha fazla gülümsemeye dayanamayan dudakları düşmüş, dümdüz bir çizgi haline gelmişti. "Bir daha bunu yapma."
"Neyi?"
"Canını tehlikeye atabilecek herhangi bir şeyi. Ne kadar endişelendiğimin farkında mısın sen?" diye azarlar tonda çıkan sesine kaşlarımı çattım. Tanışalı öyle çok uzun bir zaman olmamıştı, ve birbirimizi neredeyse hiç tanımıyorduk. Tanımadığı birisi için neden bir insan bu kadar endişelenirdi ki?
"Anlamıyorum." dedim kaşlarımı çatarak. "Neden bu kadar umursuyorsun ki?"
Sinirle ellerini saçlarından geçirdi, ve bir süre gökyüzüne baktı Martin. Bir süre sonra derin bir nefes verip bakışlarını bana çevirdi ve konuşmak için ağzını araladı ama ağzından hiçbir kelime çıkmamıştı. Ağzını kapatıp bir süre bekledikten sonra tekrar konuşacak gibi olmuştu ama tekrar konuşamamıştı. Tek kaşımı kaldırarak beklentiyle yüzüne baktığımda, ağzından mırıldanır gibi "Biz takımız." gibisinden bir şey çıkmış, ardından da hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp yurt binasına gitmişti.
Arkasından bir süre anlamadan baksam da, umursamayıp bende yurt binasının kapısından içeriye girdim ve kendimi hızlıca odama attım. Kısa bir banyonun ardından da üzerimi giyinme zahmetinde bile bulunmayarak, bornozla yatağa girip uyumuştum.
Sadece 10 dakika gibi gelen bir uykunun ardından, kapımın çalınmasıyla uyanınca kapıya doğru yürüyüp bitkince kapıyı açmıştım. Saat daha 21.36'yı gösteriyordu, ki zaten biz geldiğimizde saat öğlen ikiyi geçiyordu. Nereden baksan, altı saat boyunca uyumuştum ama hala çok yorgun hissediyordum. Kol ve bacak kaslarım isyan ediyordu ve ben biraz daha uykuya hayır demezdim.
"Güna-" derken gözleri üzerime kayınca buz kesen Aras'a baktım anlamazca. Önüme gelen saçı anlamazca kulağımın arkasına itip bende üzerime bakınca, sonunda idrak edebilmiştim. Üzerimde hala bornoz vardı... Gerçi hiçbir yerimi belli de etmiyordu ama yine de birinin karşısında bu şekilde durmak pek hoş değildi.
Kısa bir an olayın farkına varabildiğimde direk olarak kapıyı Aras'ın yüzüne kapatıp kıyafetlerime yönelmiştim.
"Ne için gelmiştin?" diye sordum kapıdaki Aras'a. Ardından da üzerindeki bornozu çıkarıp kıyafetlerimi giyinmeye başladım hızlıca. Yatağımın yanındaki gardırobumun kapağına yapıştırılmış olan aynaya bakınca, yüzümün kıpkırmızı olduğunu görmüştüm. Bu da neydi böyle?
Ellerimi yanaklarıma koydum ve kaşlarımı çatarak aynaya bakmaya devam ettim.
Daha önce hiç kızarmamıştım ama şimdi domatese benziyordum. Acaba saçlarım ıslakken uyuduğum için hasta mı olmuştum. Ama hasta olunca yüzüm kızarmazdı ki benim...
"Eee..." diye kapının arkasından gelen sesle aynaya bakmayı kesip siyah pantolonumu üzerime geçirdim. "Be-ben şey için gelmiştim. Komutan çağırıyor da."
"Tamam." dedim derin bir nefes verip üzerime siyah tişörtümü geçirdikten sonra kırmızı ceketimi de giyip beyaz saçlarımı rasgele bir topuz yaptıktan sonra kapıyı tekrar açtım.
Yanakları kızarmış bir şekilde bana dönen Aras'a da anlamadan baktım. O da mı saçları ıslakken uyuya kalmıştı? Komutanın yanına gittikten sonra yemekhaneden bol limonlu sıcak bir çay alsam iyi olacaktı sanırım.
Sessizce AKIM binasına doğru yürürken, gece olması nedeniyle etrafta nöbetçi askerlerden başka kimse yoktu, ki onlar da kendi derdindeydi zaten.
O sırada AKIM binasından içeriye çoktan girmiştik. Aras merdivenlere yönelince ben de ona ayak uydurarak onu takip etmiştim. Ne de olsa buraya çok fazla gelmişliğim yoktu ve belli bir rütbesi olmayan insanlar buraya giremezdi.
1.kata çıktıktan sonra Aras, sağdan ilk kapının önünde durup kapıyı iki kez tıklatıp içeriye girmişti. Ben de onun arkasından içeriye girince, ofis tarzı biz odada, geniş bir masada oturan Komutan'ın karşısında hazır ola geçip beklemiştik. O da rahat komutu verdikten sonra bize, koltuklara oturmamızı söylemişti. Aras'la karşılıklı olarak koltuklara oturduğumuzda ise hiçbir soruya gerek kalmadan komutan direk beyinlerimize girmiş ve anılarımıza bakıp iki saniyede işini görmüştü. Ardından da şakaklarını bir süre ovduktan sonra geriye yaslanarak bizi tebrik etmiş ve birkaç öğüt vererek bizi odadan postalamıştı.
"Garip bir adam." dedim merdivenleri inerken.
"Aslında çok da garip değil." dedi Aras. "Hayat hikayesini bilsen, hiçbir hareketi o kadar garip gelmez."
"Sen ne ara öğrendin ya?"
"Ben aslında geceleri dedikodu toplayan bir kuş adamım." diye gizemli bir tonda çıkan Aras'ın sesiyle gülerek ona dönmüştüm.
"Kuş adam mı?"
"Kurt adam varsa kuş adam hayli hayli vardır dedim." dedi omuz silkerek. Onun bu haline tekrar gülerken karşıdan gelen kişinin Mete olduğunu görmüştüm.
"Ölmediğine sevindim." diyen Mete'ye karşın, Aras'ın kaşları çatılırken onu umursamadan Mete'ye gülümsemiştim.
"Sağ ol."
"Ah şeyi soracaktım." dedi birden keyifli ifadesi düşerken. "Yerime nöbet tutacak birileri lazım. Senin tanıdığın birisi var mı?"
"Ne oldu ki?"
"Kardeşim hastalanmış, onun yanına gitmem gerekiyor ama görev yerini de terk edemem."
"Nöbet yerin neresi?" dediğimde eliyle AKIM'ın uzun duvarlarının tepesindeki bir noktayı göstermişti. "Benim uykum yok, bu gece senin yerine ben nöbet tutarım."
"Olmaz." dedi Mete. "Daha bu sabah ölümden döndün, hayatta izin vermem."
"Ya dinlendim ben, turp gibiyim şimdi. Hem uykum da açıldı, istesem de uyuyamam sabaha kadar. Ayrıca sabahki antrenmandan kaçmam için bir fırsat bu. Gece nöbetindeydim derim yırtarım antrenmandan." dediğimde bir süre kararsız kalsa da, en sonunda onaylayıp bana bol bol teşekkür ettikten sonra hastaneye yönelmişti. Gülümseyerek duvara yönelirken Aras'ın da benimle geldiğini fark ettim.
"Mete'yle bu kadar yakın olduğunuzu bilmiyordum." diye Türkçe olarak konuştuğunda kısa bir an, boş bir ifadeyle ileriye bakan Aras'ın yüzüne gözlerimi diksem de ardından ben de bakışlarımı ileriye çevirmiştim.
"Arkadaş edinmek önemli."
"Öyle." dedi ve uzun bir süre sessizleşti ortam. Duvar'a yaklaşınca Aras, hala yurda gitmek için bir hamlede bulunmaması garibime gitmişti.
"Sen yurda gitmeyecek misin?"
"Uykum yok."
"Eee?"
"Eee?"
"Sen nereye gidiyorsun?"
"Canım nöbet tutmak istedi. Sana eşlik edeceğim." dediğinde duraksayıp ona döndüğümde, o bana aldırmadan uzun duvarın yanına koyulmuş olan merdiven tırmanmaya başlamıştı.
"Deliye bak. Hangi insanın canı nöbet tutmak ister ki?"
"Senin?" dedikten sonra hızlıca eklemişti. "Uykum yok, ve boş boş oturmak pek bana göre değil." dediğinde durup düşündüm. Mantıklıydı aslında. Senelerce o merkezde kapalı kalmamıza rağmen onun iri yapısı gözümden kaçmamıştı. Ah biraz da benim öyle bir huyum olsaydı belki de daha uzun olabilirdim. 1.67 nedir ya? O kadar hayvan gibi insanın arasında 1.67 olmak, kırıcı oluyor ama.
Duvarın üzerindeki 1 metrelik boş alana oturup ay ışığıyla aydınlanan ormana baktım bir süre. Göğü süsleyen kuzey ışıkları, mor ve yeşil renklerde dalgalanırken yıldızların da eşlik ettiği manzara, huzurun en güzel temsilcisiydi sanki. Hayatımda gördüğüm en güzel manzaraydı bu.
Ardından birkaç dakika sonra, yani saat akşam 10'a doğru, nöbet tutan insanların isimleri alınmış, ve hepimize -geri alınmak üzere- susturuculu silahlar verilmişti. Biz de Aras'la sabaha kadar sohbet etmiştik. Güneşin doğmasına yakın, saat altı- yedi sularında üzerime bastıran ağır uykuyla gözlerim kapanırken yere uzanmamak için, başımı Aras'ın omzuna yaslamıştım. Bir süre daha uyuyup uyumama arasında kalsam da, göz kapaklarım bu işkenceye daha fazla dayanamayarak kapanmıştı.