31

1462 Kelimeler
"Rüya." diyen bir ses duymama rağmen aldırmadan uyumaya devam ettim. "Rüya, hadi kalk yatağına yat."  Baba? "Rüya, uyan." diyen sesle ister istemez gözümü açtığımda ilk olarak Aras'ı görmüştüm. Gece burada uyuya kalmıştım ve bunu biraz geç de olsa hatırlayabilmiştim ama aklıma ilk gelen şey babam olmuştu. Geceleri babamla maç izlerken koltukta uyuya kaldığım zamanlarda beni aynen bu şekilde uyandırmaya çalışırdı ve ben inadına uyanmadığımda da kucağına alır ve beni odama götürürdü. Başımı Aras'ın omzundan ayırdığımda üzerime örtülen ceketi fark etmiştim. Sıcacıktı... "Affedersin." dedim bir yandan elimle yüzümü ovuşturarak anıların gözümün önünden gitmesini umarak. Duygulanmanın zamanı değildi. Üzerimdeki ceketi alıp Aras'a uzattığımda, elimden alıp omzuna atmış ve merdivenlere yönelmişti. Kısa bir nöbetçi yoklamasından sonra yurtlara yönelmiştik Aras'la. Uzun bir sessizlikte yurtlara doğru ilerlerken güneş dağların arasından sıyrılmış, göğe yükselmeye başlamıştı. Yurt kapısına yaklaştığımızda Aras durunca, ben de durup yüzüne çıkardım bakışlarımı. Yine ciddi yüz ifadesini takınmıştı, ama bu seferki ciddiyetinin içinde, acı ve üzüntü kırıntıları taşıyordu sanki. Kaşlarımı kaldırarak koyu mavi gözlerine bakarak merakla söyleyeceği şeyi bekledim. "Bak biliyorum.." diye başladı konuşmasına Türkçe olarak. "Bazen onları çok özlüyorsun. Ben de özlüyorum, ama onların arkalarından üzülmek yerine mutlu olmamız gerekiyor. Şahsen ben annemin dünyanın bu halini görmesini istemezdim ama yine de içindeki acıyı anlayabiliyorum. İçine atma, bana anlatabilirsin. Seni dinlerim." Ailemden bahsediyordu. Başıma gelenlerden. Uykumda mı konuşmuştum acaba? Boğazıma oturan yumruya rağmen gülümsedim. "Teşekkür ederim." Ve sessizce yurt binasına girip hızla kendimi odama attım. İstemsizce yanaklarımdan dökülen gözyaşlarına aldırmadan kendimi yatağa atıp yastığıma sarılırken, hıçkırık seslerimi yastıkla bastırmaya çalıştım. Ben küçükken babam bana uçurtma yapmayı öğretmişti bir gün. Uçuramamıştık ama o günden sonra odamın en güzel köşesine koymuştum, çünkü o gün öylesine huzurlu ve mutlu geçmişti ki o uçurtmaya bakarak tekrar tekrar o anları hatırlamak istemiştim. Ben o gün öğrenmiştim hayal kurmanın bir sınırı olamayacağını. Mesela annem de bana çok güzel kurabiyeler yapardı. Sabahları öpücükleriyle beni uyandırır, uçuk kaçık masallarıyla her akşam beni uyuturdu. Pamuk prensesin bir savaşçı olduğu veya uyuyan prensesin bir ejderhaya dönüşmesi gibi akıl almaz hikayelerdi işte. Pamuk prensesin, prensle birlikte kötü cadıya karşı nasıl savaştığını ve zehirli elmayı cadıya nasıl yedirdiğini anlatırdı. Bizim hikayelerimizde iyi insanlar saf ve geri zekalı yerine, uyanık ve açık gözlülerdi ayrıca insanlara yardım etmeyi seven güzel kalpli insanlardı. Gerçi insanları birbirinden ayıran da bu değil miydi? Kendi çıkarlarını bilmesine rağmen, insanları kandırabilecek potansiyeli olmasına rağmen, açık gözlü olmasına rağmen hiçbir haksızlık yapmayan, yaptırmayan insanlara iyi insan derdik biz. İyiler her zaman saf olacak diye bir kaide yoktu sonuçta. Ben tüm bunları çok özlemiştim. Seneler geçmişti ama ben hepsini ayrı ayrı özlemiştim. Küçük kardeşimle duvarları boyamayı, sonra da annemin gelip bizi azarlamasını, benim de tüm suçu kardeşime atmaya çalışmamı... Birkaç dakika sonra yorgunluktan uyuya kalmış olmalıyım ki, gözlerimi açtığımda çoktan öğlen olmuştu. Yorgun bir ifadeyle banyoya gidip elimi yüzümü yıkadıktan sonra solmuş yüzüme baktım bir süre aynadan. Gözlerim ağladığımdan olsa gerek, kızarmıştı. Havluyla elimi yüzümü kurulayıp saçlarımı serbest bıraktım ve güzelce taradım. Toplamayı düşünmüyordum. Elimden gelse kafama kese kağıdı geçirerek dolaşırdım ortalıkta. Odama gidip kendimi sırtüstü yatağa atıp tavanı izlemeye başladım düz bir ifadeyle. Şu son birkaç haftada çok fazla yorulduğumu hissediyordum. Her şey ağır gelmeye başlamıştı sanki. Her şey zor gelmeye başlamışt- Düşüncelerimi bölen siren sesiyle olduğum yerden fırlayıp kendimi dışarıya atarken, etraftaki koşuşturan insanlara anlamsızca baktım. Koşan güvenliklerden birini durdurup ne olduğunu sorduğumda ise, avcıların yaklaştığını söylemişti. Askerler ve güvenlikler hariç herkes yurtlara girince, Mete görüş açıma girmişti. Elindeki iki silahtan birini elime tutuşturmuş, ve geldiği gibi hızla gözden kaybolmuştu. Ardından da sirenler birden susmuştu. Havada yankılaman helikopter sesi iyice gerilmeme neden olurken elimdeki silahı iki elimle kavrayıp tedirgin bir şekilde, duvara yaslanarak bekledim. Sonrası ağır çekimde gerçekleşmişti. Üzerimizden geçen beyaz bir helikopterden buraya düşen bombaları görmemle silahımı yere atıp ellerimi havaya kaldırdım ve yurt binasına gelecek olan herhangi bir hasarı önlemeye çalıştım. Bombalar yere düşüp gürültüyle patlarken, havada uçuşan toprak parçalarına, kanlı kol ve bacaklar eşlik etmişti. Etraf kan gölüne dönerken tek elimi havada düşmekte olan patlayıcılara uzatıp helikopterlere yönlendirdim ve helikopterin havada patlamasını sağladım. Yurt binasını korumamdan çıkararak bahçeye doğru düşmeye başlayan helikopteri havada zor da olsa durdurmaya çalışırken ciğerlerime öyle ağır bir yük yüklenmişti ki, nefes alamaz hale gelmiştim. Buna rağmen pes etmeden odaklanmaya ve helikopteri havada durdurmaya çalıştım. Helikopter düşerken yavaşlamış, ve yere birkaç metre kala durmuştu. Ağır ağır yükseldikten sonra bahçenin dışında herhangi bir yere düşmüş, ve orada tekrar gürültüyle patlamıştı. Gücümü kullanmayı keser kesmez ciğerlerimdeki ağırlık kalkmıştı ve ben derin bir nefes alarak dizlerimin üzerine çökmüştüm. Patlamalardan dolayı üzerim toprak ve kirli duman içinde kalmıştı. Yurt binasında da fazla hasar yoktu ama çok fazla ölen vardı. Bu kanlı görüntüye daha fazla dayanamayan midem, boş olmasına rağmen kasılarak öğürmeme neden olmuştu. Ağzımdaki metalik tat nedeniyle yüzümü buruşturarak ayağa kalkmaya çalışsam da tekrar yere düşmüştüm. Derin bir nefes alıp verdim. Kulaklarımdaki inanılmaz çınlama etraftaki sesleri duymamı engellese de acı feryatlar boğuk boğuk da olsa kulağıma geliyordu. Mete'nin bana verdiği ve patlama sırasında yere attığım silahıma uzanıp elime aldım ve ağır hareketlerle kemerime bağlı boş kılıfın içine koydum. Kulaklarımdaki çınlama yüzünden doğru düzgün düşünemiyordum. Aslına bakarsak, ne olduğunu kavramakta bile zorluk çekiyordum. "He.. i.. mis.." yanıma koşarak gelen ve önümde durup endişeyle konuşan Aras'a baktım anlamazca. Düzgün duyamıyordum ve dediği şeyden gram bir şey anlamamıştım. Omuzlarımdan tutup benim ayağa kalkmamda yardımcı olurken daha iyi hissettiğimi fark ettim. Uzaktaki sesleri hala çok iyi anlamasam da, en azından yakınımdaki sesleri seçebiliyordum. Aras koşarak yerde hala yaşayan bir adamın yanına gitmiş ve yerde duran bir demir levhanın üzerine yatmasını sağlamıştı. Demir levha havalanıp hastaneye doğru ilerlerken Aras bir yandan demir levhayı yönlendiriyor, bir yandan da başka yaşayan var mı diye etrafına bakınıyordu. Ben de etrafıma bakındığımda ilk başta parçalanmış bedenlere ait kol ve bacaklar haricinde bir şey göremesem de, sonrada bir araba kaputunun altında kalan ve hareket eden bir beden görmüştüm. Koşarak yanına gittiğimde çığlıklar attığını ancak fark edebilmiştim. Gücümle kaputu, kızın üzerinden kaldırdığımda, bir ayağının olmadığını fark etmiştim. Aras'tan örnek alarak kızın kaputun üzerine uzanmasını sağladıktan sonra gücümle kaputu zorla kaldırıp hastaneye yönlendirmeye başlamıştım ama ben Aras kadar iyi olamadığım için kızla birlikte hastaneye kadar koşmuştum. Kapıdaki görevliler hızla bir sedye daha getirip kızı sedyeye yatırır yatırmaz ameliyathaneye götürmüşlerdi. Ben... Ben daha önce de bir savaşın ortasında savunmasız bir şekilde kalmıştım. Ama bu farklıydı.. O zamanlar kimse kimseyi tanımaz, herkes kendi canı için savaşırdı. Şimdi ise, ölenlerin çoğu gün içinde defalarca yüz yüze geldiğim, önemsemesem de başımla selam verdiğim, ya da ne bileyim, ayaküstü sohbet ettiğim insanlardı. İnsanlar neden savaşı barışa tercih ederlerdi ki? İnsanlar neden daha fazla ceset görmek isterlerdi? "HAYIIR!" tanıdık bir feryat yükseldi göğe. Matt'in sesine doğru koştu ayaklarım istemsizce. "Hayır hayır! Ölemezsin Danny!! Gözlerini aç!" Hayır... "DANİEL!" "Danny?" Diğerleri de geldi, yerde yatan bedenin yanına. Tek bir kolu ve bir bacağı olmayan, yüzünün yarısı yanmış olmasına rağmen Danny olduğu her halinden belli olan bedenin yanına.. "Daniel!" diyerek omuzlarından tutup sarstı onun cansız bedenini Matt. "Kardeştik lan biz! Hani kız kardeşini bulacaktık birlikte! Ölmek yok! Uyansana! Uyan.. Ben kardeşine ne diyeceğim.." Acı bir feryat değil, bir kabullenişti bu sözler. Melany'nin hıçkırıkları, Martin'ın sessizce akan gözyaşları, durumu kabullenmek istemeyen bir Matt... Her şeyin farkında olmasına rağmen, ölümü kabullenmek istemeyen ve kendine daha çok acı çektiren insanlar... Ben daha fazla ölüm görmek istemiyordum artık. Bir adım geriye sendeledim. Annem, babam, kardeşim, komşumuzun kızı, en yakın arkadaşım, bizim evimizin bulunduğu sokağın başında oturan ve bize zorbalık yapan adını bilmediğim çocuk, ölü annesinin başında saatlerce ağlayarak açlık ve susuzluktan ölen o erkek çocuğu... Şimdi de Danny.. Neden? Neden bu kadar düşmandı insanlar bize? Bu hale gelmek isteyen biz değildik ki. Bizi bu hale getiren onlardı.. Şimdi ise neden bu kan tutkusu? Dizlerimin üzerine çöktüm güçsüzce. Matt'in inkar cümleleri tekrar ediyordu beynimde. En son ailem öldükten sonra böyle acınası hissetmiştim.. Acıtıyordu... Derin nefeslerimle birlikte etrafımdaki taş ve kum parçaları yavaş yavaş yükselmeye başlamıştı. Zeminden bir rüzgar esiyormuş gibi kıyafetlerim ve saçlarım dalganırken beynimde yankılanan fısıltılar yüzünden ellerimle kulaklarımı kapattım ama sesler son bulmadı. Kum taneleri etrafımda dönmeye başlayınca fark edebilmişti diğerleri beni, ancak ben bunu umursayamamıştım. Ciğerlerim dahil, bir çok organımda hissettiğim basınç, çok fazla değildi ama gittikçe büyümeye ve acıtmaya başlıyordu. En yoğun acı ise tam olarak köprücük kemiklerimin hemen altındaki noktadaydı. Bir hortum misali etrafımda hızla dönen taş ve toprak parçaları yüzünden kimse yanıma yaklaşamazken bir patlama misali etrafa dağıldı hortum. Kimseye zarar vermese de içimdeki acının son bulmasına neden olmuştu. İçimdeki bir şeylerin özgürlüğüne kavuşmuş gibi hissetmiştim. Sonra ise zeminle buluşan sırtımı hissettim ilk önce. Gözlerim kapalıydı ve göremiyordum ama oldukça hafif hissediyordum. Yorgun değildim ama uykum vardı, ve her yerim ağrıyordu. "Ruya!!" "Hayır!" "RÜYA!!?" "Rüya beni duyuyor musun?" "Yard.. edin!" "Sed... ge...!" Sesler birbirine karışıp iyice anlaşılmaz bir hal alırken, artık sesleri suyun altından dinliyormuşum gibi boğuk gelmeye başlamıştı. Zor da olsa hafifçe araladığım gözlerimle yanımdaki gözleri yaşlı Diana'ya, ve onun arkasında, buraya doğru koşan beden, son gördüğüm şey olurken kasılan bedenim birden gevşemiş ve beni dipsiz bir kuyunun içine çekmişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE