"Durumu nasıl?"
"Bedeninde herhangi bir sorun yok. Âni duygu değişimleri yüzünden kontrolünü kaybettiğini düşünmüştük ama bugüne kadar uyanması gerekirdi. Birkaç saat daha uyanmazsa tekrar MR çekip bir sorun var mı diye tekrar bakacağız."
"İç kanama gibi bir olasılıktan bahsetmiştiniz?"
"Arkadaşlar ultrasonla bakmış ama hiçbir sorun yok gibi görünüyor."
"Hiçbir sorun yok diyorsunuz ama Rüya hala uyanmadı."
Doktorun derin bir nefes verdiğini duydum kapının arkasından. Sanki Diana'ya bir şeyler anlatmaktan yorulmuş gibiydi.
"Nedenini biz de hala bulamadık."
Neler olduğunu anımsayamayacak kadar aptal gibi hissederken derin bir nefes alıp verdim. Çok uykum vardı ve uyumak istiyordum ama bedenimin her bir zerresi şiddetle ağrımaya devam ediyordu ve bu oldukça can sıkıcıydı.
Zorlukla göz kapaklarımı aralayıp bembeyaz bir odaya gözlerimi açarken, bedenime bağlanmış olan kablolar ve monitörden gelen sesler, bana bir an dejavu yaşattığını hissettim. Eh, ne de olsa merkezdeyken pek yabancı olmadığım bir durumdu bu... Eski can sıkıcı anılar istemsizce gözlerimin önünden geçerken hatırladığım cesetlerin yüzü korkuyla irkilmemi, ardından da vücudumdaki ağrıların yinelemesine neden olmuştu. Derin bir nefes alarak hızlanan kalp atışlarımı sakinleştirmeye çalışırken bir anda tavandaki lamba patlamış, monitörden gelen düzenli sesler cızırtılı ve bozuk çıkmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra da monitörden yükselen tek ses ince bir biip sesi olmuştu. Gözlerimi monitöre dikip anlamazca bakarken odaya koşuşturarak giren doktorlarla birlikte koridordaki curcunayı fark etmiştim. Diana, Matt, Martin, Melany, Kayra ve Aras...
Ah... Herkes neden buradaydı?
Doktorlar makinaları kontrol ederken doktorun biri gözüme ışık tutunca gözlerimi kapatıp doktorun elini geri itmiştim.
"Neyin ışık refleksine bakıyorsun acaba? Gözlerim açtım, adam akıllı sohbet bile edebilirim, senin amacın ne be adam."
Uyanınca, özellikle de uzun bir uykunun ardından uyanınca sinirli olduğum doğrudur, hatta arada küfretmeye eğilim bile gösterdigim olmuştu. Altı saatin üzerinde uyumaktan nefret ederdim ve haliyle birazcık suratsız bir insan olduğum da su götürmez bir gerçekti. Altı saatin üzerinde uyuduğum zaman belim ağrır, beynimin içi püreye dönüyormuş gibi hissettirirdi ve bu kafayla bir zombiyle bile laf dalaşına girebilirdim.
Doktorun sorduğu birkaç anlamsız soruya kısaca cevap verdikten sonra doktor odadan çıkmış ve dışarıdakilerle konuşmaya başlamıştı üzerimde rahat bir eşofman takımı olduğu için şanslılardı, yoksa o hastane kıyafetlerinden birini bana giydirselerdi çok pis kafalarını ütüleyecektim.
Yutkunup kolumdaki serumu ve bana bağladıkları gereksiz kabloları söküp ayağa kalkınca kısa bir an başım dönecek gibi olsa da kendimi hızlıca toparlayıp kapıya yöneldim. Sahi, ben neden hastanedeydim ki?
Kapıyı açıp koridora çıkacağım sırada, koridordaki kalabalığa bir göz gezdirdim. Hepsi dikkatle doktoru dinlerken kapıyı açmamla hepsinin bakışları bana dönmüştü. Özellikle de Diana'nın iri gözleriyle yüzüme bakması fazlaca rahatsız ediciydi.
"Ne." dedim anlamazca hepsinin yüzünde sırayla gözlerimi gezdirirken. "Acıktım."
"Geri zekalı!" diye bağırarak yanıma gelen ve deli gücüyle bana sarılmaya başlayan Diana ile birlikte diğerleri de gelip grup halinde bana sarılmıştı.
"Oha." dedim. "Yavaş olun lan, şimdi sahiden öleceğim."
Ve tabiki de kimseye söz geçiremedim.
Aslına bakarsak sadece Diana'nın değil, Martin de dahil çoğu kişinin gözleri kırmızıydı ve solgun duruyorlardı. Hastalıklı bir tipleri vardı ve bu durum, beni huzursuz etmeye yetmişti. Ayrıca hala neden hastanede olduğumu hatırlamıyordum ve hatırladığım son şey Aras'la beraber nöbet tuttuğumuz, ardından da benim uyuyakalmamdı. Yani ben nöbet sırasında uyuyup kaldığım sırada merkez kafama çok şık görünen bombalarından fırlatmadıkları veya Aras beni uyandıracağı sırada yanlışlıkla duvardan aşağı atmadığı sürece hastanede olmamın pek bir mümkünatı yoktu.
Dışarıdan oldukça duygusal görünen ancak benim için kemiklerimin ezilmesiyle geçen bir sürenin ardından herkes benden yavaş yavaş ayrıldıktan sonra hepsi birbirine bakmaya başlayınca onlara aldırmadan kantine yöneldim. Onlar da beni takip etmişti sessizce. Aslında şu an hepsi uysal bir kedi gibi görünüyordu ve hepsine teker teker hakaret etsem kafalarını sallayarak beni onaylayacaklar gibi geliyordu.
Denenir.
Ama bun yaparsam muhtemelen müttefik kaybeder ve zombi kardeşlerimle birlikte saklambaç falan oynamak zorunda kalırdım.
Aras, herkes bana sarılırken uzak bir köşede duvara yaslanmış beklemesine rağmen, şimdi ise yanımda yürümeye başlamıştı. Ayrıca herkes yeminliymiş gibi tek kelime konuşmuyordu.
Denesem mi?
Saçmalama ve kendi kendine konuşmayı kes Rüya...
Kantine girince hepimiz bir masaya oturduktan sonra Martin bize tost almak için kalkmıştı, ki o sırada fark etmiştim herkesin ne kadar suratsız olduğunu.
Pekala, dökülün bakalım. Ne kadar ömrüm kaldı?
"Evet." dedim ve kollarımı göğsümde birleştirip arkama yaslandım. "Anlatın."
Diana, Matt ve birkaç kişi daha yüzüme anlamazca baksa da, Melany'nin başını önüne daha fazla eğmesi gözümden kaçmamıştı.
Pekala, ciddiyim, ölecek miydim? Bu yüz ifadeleri de neydi böyle?
"Bir dakika bir dakika." dedi Matt ve kollarını masaya yaslayıp yüzüme kaşlarını çatarak bakarken. "Sen..." dedi ve duraksadı. "Hatırlamıyor musun?"
"Neyi?" dediğimde bu sorum üzerine masadaki birkaç kişinin daha kaşları çatılmıştı.
"En son ne olduğunu hatırlıyor musun?" diyen ses, Aras'tan çıkmıştı. Olayın anlamsızlığına rağmen cevapladım onu.
"Sen ve ben nöbetteydik işte. Mete'nin kardeşi hasta olmuştu, onun yerine nöbeti biz tuttuk."
Ve şaşkın bir ifadeyle aralanan gözler...
Ne? Benim bilmediğim ne dönüyordu burada? Ah... Kafayı mı sıyırdım acaba?
"Bu bir hafta önceydi..." diye fısıldadı Aras sessizce, ancak yanımda oturduğu için onu rahatlıkla duyabilmiştim.
"Ne?" dedim Aras'a dönerek anlamadan onun ciddi yüzüne bakarken bakarken.
O ise derin bir nefes alarak elini omzuma koydu, sanki duyacaklarım pek hoşuma gitmeyecekmiş gibi bir izlenim yaratırken. O sırada Martin elindeki tepsiyi masaya koymuş ve tostları herkese dağıtmıştı, ancak aç olmama rağmen ortamdaki gerilim yüzünden iştahım falan kalmamıştı.
"Nöbetten sonra aynı günün öğleni bir saldırı oldu. Merkez birkaç helikopterle burayı bombaladı. Binalar iyi durumda olmasına rağmen çok fazla kayıp verdik ve..." derin bir nefes verdi Aras. "Başınız sağ olsun." dedi Türkçe olarak. Masada oturan çoğu kişi onun ne dediğini anlamasa da, ne demek istediğini çok iyi anlamıştı eminim ki. O sırada gözüm telaşla masadakileri tek tek süzmüş ve eksik olan kişiyi aramıştı. Çok geçmeden de, hastalıklı görünen ifadelerinin nedenini anlamış bulundum.
Danny...
Daniel...
Ölmüş müydü?