Ellerimi öne uzatıp gücümü sonuna kadar kullanmama rağmen karşımdaki Avan'da hiçbir etki bırakmamıştı. Toz toprak birbirine karıştı, ağaçlar birbirine çarparak yere düştü, ve gücüm yüzünden büyük bir patlamanın ortasında kalmışız gibi büyük uğultulu bir gürültü kopmuştu.
Aras'a kısaca baktığımda, bir ağacın arkasına geçmiş, elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Yüzündeki acı çeken ifadeyi ilk başta kavrayamamıştım bile.
Avan sinirli bir şekilde hırlayıp bana doğru kükrediğinde, yemin ediyorum ağzından çıkan ses dalgalarını gördüm...
Ses dalgaları gözlerimle takip edemeyeceğim bir hızla bana çarpınca karnımda oluşan dehşet verici bir acıyla geriye doğru savrulan bedenimi hissedememiştim bile. Yere düşünce her bir uzvumda nükseden ağrı ile birlikte kollarımı karnıma dönerek kendimi yana çevirdim ve bacaklarımı kendime çekerek iyice küçüldüm olduğum yerde. Kulağımdaki çınlama artarken, sesleri duymakta zorlanmaya başlamıştım.
Avan, kırmızı gözleriyle bize bakıp tekrar tehditkârca hırladıktan sonra arkasını dönerek ormanın derinliklerine doğru koşmaya başlamış ve kısa bir süre sonra tamamen ortadan kaybolmuştu. Oksijensiz kalan ciğerlerimi şenlendirmek amacıyla nefes almaya çalışırken gözlerim hala Avan'ın kaybolduğu noktadaydı ve sanki bizi öldürmekten vazgeçerek başladığı işi bitirmeye gelecekmiş gibi bir hissiyat bırakmıştı arkasında.
Aras kulağındaki kulaklığı sinirle yere fırlatıp dört ayak üzerinde yanıma geldikten sonra beni yüzüstü çevirerek kalıcı bir hasarın olup olmadığına bakmış, ve ciddi bir şeyimin olmadığını fark edince rahat bir nefes vermişti.
Bence kırılan kaburga kemiklerim haricinde turp gibiydim.
"Deli misin?! Sana gitmen gerektiğini söylemiştim!" diye bağıran Aras'ın sesini duyunca, tek kulağımda olan çınlama sesi sinirimi bozmaya başlamıştı. Elimi çınlayan kulağıma götürdüğümde ise, kulaklığım elime gelmişti. O telaşla kulağımdaki cihazı bile unuttuğuma inanamıyordum...
Kulağımda cızırdamaya devam eden ve artık bozulmuş olan kulaklığımı kulağımdan çıkararak sinirle yere fırlattım. Ah, beynimi bu uyuşuk hislerden ayırmak amacıyla derin bir nefes verip uzandığım yerde oturur pozisyona gelmeye çalışınca Aras, sırtımdan destek vermeye çalışmıştı ama onun elini iterek kendi kendime yavaş hareketlerle kalkmıştım. Bu hareketim, onu sinirlendirmiş olacak ki kaşları, yüzündeki anlamsız ifadeyle birlikte çatılmıştı.
Onun hakkında söyleyebileceğim tek şey, kesinlikle bir dengesiz olduğuydu. Bir gün beni öldürmeye çalışan insan, şimdi de yardım etmeye çalışıyordu. Garip olduğu su götürmez bir gerçekti ve ben bu numaralara kanmayacaktım.
Ağaçtan desek alarak ayakta dururken etrafıma bakınmayı da ihmal etmemiştim. Ağaçların bazıları yıkılmış, üzerinde durduğumuz toprak kümesi aşağı çökmüştü.
İyi de biz ne taraftan gelmiştik ki?
"AKIM binası nerede?" dedim Aras'ın yüzüne bakmadan etrafıma bakmaya devam ederken. Tek düşünmem gereken kendi canım olmalıydı.
Bencil olmalıydım.
İnsanları düşünmemeliydim.
Ancak bu şekilde hayatta kalabilirdim.
Ancak bu şekilde intikam alabilirdim...
"Bilmiyorum." dedi ve arka cebinden ekranı ortadan ikiye ayrılmış bir telefon çıkardı. "Kırılmış. Çalışmıyor."
"Ne yapacağız?"
"Sabah olmasını beklememiz gerekiyor. Güneş doğunca bir ağacın tepesine çıkarsak AKIM binasını rahatça görebiliriz."
"Zombiler saldıracaktır. Daha güvenli bir bölge yok." dediğimde Aras'tan hafif bir gülme sesi gelmişti.
"Zombi mi?"
"Zombi demek daha kolay." dedim kendimi savunmak için.
"Hiç değişmiyorsun..." demişti kendi kendine mırıldanır gibi. Ardından da normal bir şekilde konuşmaya devam etmişti. "Bir ağacın tepesinde bu geceyi geçirebilirsek sorun olacağını sanmıyorum. Bilirsin..." dedikten sonra gülerek iri ve sağlam görünen bir ağaca doğru ilerledi yavaşça. "...zombiler düşünemezler." derken itinayla bastırarak söylediği kelimeye gözlerimi devirdim. Ne? Kanı bozuk demek daha mı havalıydı yani?
Aras bir ağaç dalına tutunup kendini kolayca yukarıya çekip tırmanmaya devam ederken ben dala zar zor yetişip kendimi yukarıya çektim ve onun gibi yukarıya tırmanmaya başladım. Son dala yetişmeye çalışsam da, bana göre biraz yukarıda olduğu için yetişemiyordum, ki Aras'da bunu fark edip elini uzatmıştı.
Elini tutmadan dala doğru zıplayıp kollarımla dalı sıkı sıkı kavradım ve kendimi yukarıya çektim. O sırada Aras'ın çatık kaşlarıyla karşılaşmıştım.
"Neden bana böyle davranıyorsun?" dediğinde bende kaşlarımı çatarak onun yüzüne baktım.
"Nasıl davranıyormuşum?"
"Öfkeli."
"Çünkü öyleyim."
"Neden?" derken sitemli çıkan ses tonunu umursamamış ve tüm bu zaman boyunca içimde tuttuğum öfkemi ona kusmuştum.
"Ne mi yaptın?!" dedim öfkeyle sesimi yükseltirken. "Ne yapacaksın ki canım? Alt üstü beni o harabelerde ölüme terk ettin. Bundan normal ne olabilir ki!"
"Ne ölüme terk etmesi?! Öldün sen! Gözlerimle gördüm."
"Ölü gibi mi görünüyorum?"
"Yemin ederim." dedi gözlerimin içine bakarak. "O gün kalbin durmuştu. Sabaha kadar başında bekledim ama gitmek zorundaydık, anla beni. Geri kalan 45 kişinin hayatını düşünmek zorundaydım." dediğinde kısa bir an duraksamama neden olduğunu fark edince konuşmasına devam etmişti. "Bizi oradan çıkaran sensin, ve avcıların elinden kıl payıyla kurtulmamıza yardım eden, canını hiçe sayan da sensin. Mantıklı düşün, en azından bizim için bu kadar faydalı bir insanı neden geride bırakayım?"
Aslına bakarsak, doğru söylüyor olma ihtimali vardı ve şahsen düşünecek olursak mantıklı konuşuyordu ki bunu söyleme nedenim kesinlikle övgü aldığım için değildi. Güçlerimin ortaya çıktığı gün uyandığımda Harry bana kalbimin durduğunu söylemişti. Ayrıca Aras'ın gözlerine baksam bile anlayabilirdim onun yalan söylemediğini. Ancak içimde o tuhaf şüpheli kısım bir türlü yakamı bırakmıyordu ve bende güven namına bir şey kalmamıştı doğrusu...
"O gün tam olarak ne oldu?" dedim, az önce yüksek çıkan sesimle tezat oluşturacak şekilde sakince. Tam olarak ne olduğunu çözmek istiyordum, ve bunu yalanlar olmadan yapmam gerekiyordu. Eğer ayrıntılı anlatırsa, ve anlattıkları benim bildiklerimle çelişmiyorsa, muhtemelen doğruyu söylüyordu. Çünkü yalan söyleyen insan, doğru ayrıntıları veremezdi.
"O gün yolda giderken bir araba durunca bir sorun mu oldu diye gidip baktık, tabi sen uyuyordun, hatırlamıyorsundur belki. O arabada bir kız hasta olmuş. İlk belirtileri yüksek ateş ve halsizlikti. Herkesi görevlendirdim, arabalarda başka hasta olup olmadığına bakmaları için. Bizim arabadakilere bakmaya gittiğimde sadece sen uyuyordun. Uyandırmaya çalıştığımda ateşin olduğunu fark ettim. Önce 5-6 kişiyle başladı, ve hızla artmaya başladı bu sayı. Ve benim fark ettiğim şey ise, bu hastalanma olayı belli bir sırada ilerliyordu. Her 15 dakikada bir, bir kişi.." dedi ve derin bir nefes alarak üzerinde durduğu dala oturdu. Bende onu takip ederek yanına oturdum ve ormanda aylak aylak dolanan zombilere baktım.
"Sonra geceyi bir apartmanda geçirme kararı aldık Enes'le. İyi olan birkaç kişiyle hasta olanları apartmana taşıdık. Sonra kriz geçirmeye başlayanlar oldu. Gözleri açık bir şekilde titremeye başlıyorlar, ardından da birden hareketleri kesilip ölüyorlardı." dediğinde bu cümle bana tanıdık geldi. O gün Aras ve Enes birbirleriyle konuşurken, onları duymuştum. Tam olarak bundan bahsetmişlerdi.
"Sonra sen Reine diye fısıldadın. Sahi, sen nereden biliyordun Norveç, Reine'de böyle bir birlik olduğunu?"
"Bilmiyordum." dedim düz bir ifadeyle karşıma bakmaya devam ederken. " Sizi duyabiliyordum ama tepki veremiyordum. Sonra birden bir şey fısıldadım. Neden veya nasıl bilmiyorum." diyerek bakışlarımı yüzüne çıkardım. "Sen anlatmaya devam et."
"Neyse işte, sen öyle fısıldamaya başlayınca anlamadık ilk önce. Bir sorun olduğunu düşündük ama kriz geçirmiyordun. Sonra hafif sarsıntılı bir deprem oldu, ve bir bakmışız senin kalbin durmuş. Yemin ederim 9 kere kontrol ettim nabzını. 20 dakika boyunca geri döndürebilme umuduyla kalp masajı yaptım ama..." yutkundu ve bakışlarını gözlerime dikti. "Anlamalısın, gitmek zorundaydık. Seni asla bırakmak istemedim ama 45 kişinin hayatını da riske atamazdım. Onları bu yolculuğa sürükleyenlerden birisi de benim sonuçta..."
Başımı salladım onu onaylarcasına. Anlattıkları doğru gibiydi ama inanıp inanmayacağıma AKIM'a dönünce karar verecektim. Diana onun düşüncelerini çaktırmadan okuyabilirdi ne de olsa...
"Peki sen?" dedi tüm bedenini bana çevirip dala yan bir şekilde oturarak. "Yani, son gördüğümde ölüydün."
"Bilmem." dedim omuz silkerek. "Bir uyandım, kafama kadar örtülmüş bir battaniyeyle yerde yatıyorum. Sizi çok aradım ama bulamadım. Sonra bir market buldum ve bulabildiğim şeyleri aldım. Sonra güzel mi güzel bir Lamborghini de bulunca sizin tekerlek izlerini takip etmeye karar verdim, tabi o aralar size oldukça sinirliydim ve normal olarak beni ölüme terk ettiğinizi düşünüyordum. Sonra Kayra'nın iyi olduğunu gördükten sonra yolumu çevirdim ve bizim gibilerin olduğu bir köy buldum. Diana'yla orada tanıştırdım, AKIM'a dönebilirsek seni de tanıştırayım." sonra derin bir nefes verdim. "Sonra onlarla birlikte buraya geldik. Bu kadar."
"Uzun yol gelmişsin." dediğinde başımı salladım. O sırada aklıma bir şey takıldı.
"Çantam sende mi?" dedim merakla yüzüne bakarken. "O olay olmadan önce siyah bir çantam vardı. Hatırlıyor musun? Uyandığımda yanımda değildi."
O çantanın içinde önemli bir şey vardı.
Merkezden çaldığım ve ne olduğunu bilmediğim bir iğne vardı içinde. Üstelik oradan kaçmadan önce ona benzer bir iğneyi bana enjekte etmişlerdi. Ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu.
"Evet, odamda." dedi ve şüpheli bir ifadeyle baktı yüzüme. "O iğnenin içinde ne var Rüya?"
Faka basmak deyimi, bugünler için türetilmişti sanırım.