Bir ay...
Buraya geleli koskoca bir ay olmuştu ve içime sinmeyen çok fazla şey vardı.
Bunlardan başı çeken olaylardan biri de yüzü aşkın kişinin merkezden kaçmasına rağmen bir kişinin bile bizi aramıyor olmasıydı. Bunca zamandır Merkez'i biraz bile olsun tanıyabilmişsem, bu hiç onlara göre bir hareket olmamalıydı ve içten içe bu olayın arkasında başka bir şeyler yatabileceğinden şüpheleniyordum.
Ayrıca her hafta süregelen zombi saldırısı da bu işin başka bir ilginç yanıydı. Yani merkezdeyken de, merkezden kaçtığımda da böyle bir olayla hiç karşılaşmamıştık ve burada bunun bu kadar sık yaşanması çok tuhaf geliyordu. Üstelik merkezdeyken de bu zombi saldırısı benzeri bir olayı hiç hatırlamıyordum, gerçi şu an merkezle ilgili düşünebildiğim tek şey, o ileri teknolojilerine rağmen neden hala bizi aramaya tenezzül etmedikleriydi...
Hayır, tabiki bizi aramalarını ve hepimizi kurşuna dizmelerini ben de istemezdim ama cidden çok şüpheli olaylar dönüyordu burada ve elimde hiçbir bilginin olmaması beni oldukça savunmasız hissettiriyordu.
Her neyse, önce görevimize odaklanalım...
Bir hafta önce ben, Matt, Melany, Martin ve Danny 12.bölüğe alınmıştık ve bu gece ilk görevimize çıkacaktık. Tabi biz daha çaylak takımı olduğumuz için çok da zor bir görev değildi ama başımıza 2K'yı dikmişlerdi ve bu geceliğine bize, onların terimiyle "bebek bakıcılığı" yapmak zorundalardı. Pek hoş bir durumun içinde olmadığımızın farlındaydım ama buna katlanmaktan başka çarem yoktu.
Bu durumun en iyi yanı, bu gece oldukça eğlenecek olmamızdı.
Zombi avına çıkacaktık!
Heyecanlı oluşumu göz ardı edemezdim çünkü hayatımda ilk defa bir zombi öldürecektim. Ayrıca onlara kanı bozuk demektense, zombi demek kulağa daha hoş geliyordu.
Birkaç dakika önce bana verdikleri poşeti açıp içindekilere göz gezdirdim. Siyah, bacağında birçok cebi olan askerî bir pantolon, siyah bir badi, siyah bir ceket vardı. Ceketin sol kolunda duran kırmızı şeride gözlerimi devirdim.
Mizah seviyeleri oldukca yüksek(!) olmalıydı ki, çaylak olduğumuzu yüzümüze vurmaktan da çekinmiyorlardı anlaşılan.
Üzerimi giyinip saçlarımı sıkıca bir at kuyruğu yapıp silahlarımı kemerimdeki yerlerine taktım ve birkaç şarjörü bacağımdaki ceplere koydum.
Unuttuğum bir şeyin olmadığı kanaatine varınca da odamdan çıkıp rahat bir şekilde bahçeye doğru yürüdüm. Yaklaşık 15 dakika sonra bizim bahçede toplanmamız emredilmişti ve erken hazırlanmanın verdiği bir rahatlık vardı üzerimde.
Bahçeye ilk gelenin ben olmadığımı, yerde oturan Martin'le ve ona gülerek bakan Matt ile anlamış oldum. Martin yerde bir şeyler yapıyor, Matt ise arada etrafa bakınsa da Martin'e gülmeye devam ediyordu.
Onların yanına giderken Matt beni görünce el salladı, bende başınla onayladım.
Martin, yerde küçük bir çukur açmış ve içine çamur doldurmuştu. İki parmağını çamur dolu çukura sokup iki yanağının üzerine çamurla ikişer çizgi çekmişti.
"Bu iş böyle yapılır bebek. Aaa Rüya da buradaymış." diyerek ayağa kalkan Martin ile Matt'e başımı salladım, bu ne yapıyor dercesine. O da omuz silkerek gülmeye devam etti.
"Sende ister misin?" diyen Martin çamurlu ellerini bana doğu uzatınca geriye kaçıp bende gülmeye başladım.
"Vaay. Bensiz eğlence ha?" diyerek bizim yanımıza gelen Melany ile birlikte Martin hızlıca ayağa kalkıp üzerine çeki düzen vermeye çalışınca Matt ve ben daha fazla gülmeye başladık.
Onlar konuşurken ben sadece dinleyip arada gülsem de, aklımı kurcalayan sorunlar yüzünden bende bağlantı koptu tabi. Sürekli neden bu tuhaflıkların olduğunu düşünüyordum. Neden hayatlarını bu deneye vermelerine rağmen bizi aramaya bile çıkmamışlardı ki? Kesin bir şeyler planlıyorlardı. Martin elini yüzümün önünde sallayınca irkilip ona döndüm.
"Ohooo, uçmuşsun sen kızım. Ne düşünüyorsun böyle derin derin?"
"Rüya'yla uğraşma Martin." diyen Matt kolunu omzuma atıp beni yanına çekince güldüm. Hiçbir zaman abim olmamıştı ama sanki her zaman hayatımda gibiydiler.
"Hemen de savun. Martin kim ki zaten. Pis Martin. Ölsün Martin." diye söylene söylene arkasını dönüp bir çocuk gibi trip atmaya başlayınca herkes kendi arasında gülüşmeye başladı. Martin bu duruma daha fazla bozulup bizden bir adım uzağa gidip kollarını göğsünün üzerinde bağlayarak beklemeye başlamıştı. Komik çocuktu vesselam.
"2K geliyor."
"Sıraya sıraya."
Diğer toplanan insanların fısıltısı sayesinde bizde sıraya geçerken gözlerim bana bakan bir çift mavi gözle kesişti. Aras bana kısaca baktıktan sonra hızlıca gözlerini diğerlerinin üzerinde gezdirdikten sonra siyah giyinimli arkadaşıyla konuşmaya başladı.
Danny son dakikada arkadan koşa koşa sıraya geçtiğinde 2K'nın kötü bakışlarına maruz kalsa da bunu pek umursamışa benzemiyordu.
"Dostum. Bir an cidden yetişemeyeceğimi düşündüm."
"Bu saate kadar ne yapıyordun acaba? Bunların ne kadar katı olduğundan haberin yok mu?!" diye yanımda sessizce Danny'i azarlayan Matt, kısa bir an kendi arasında konuşan 2K'ya bakıp tekrar Danny'e döndü.
"Uyuya kalmışım. Jack beni uyarmaya geldiğinde uyandım."
"Önünüze dönün!" diyen gür sesle bende Matt ve Danny'e bakmaktan vazgeçip önüme döndüm ve sarışın 2K üyesin diktim gözlerimi. 5 kişilerdi ve hepsi de birbirinden yapılıydı. Bu 2K'ya alınmak o kadar da kolay değildi sanırım.
"Bu surlardan itibaren 3 kilometrelik alandaki tüm kanı bozukları öldüreceksiniz. Herkes 4'erli gruplar oluştursun!" dediğinde baştan başlayarak herkes 4'lü gruplara bölünmeye başlayınca direk olarak Matt ve Martin'in yanına gittim. Yanımda duran siyah saçlı bir kız da bizim gruba katılınca dört kişi olmuştuk. Melany ve Danny de birlikte başka bir gruba katılmıştı.
Toplamda 5 grup oluşmuştu ve 3 kişi dışarıda kalmıştı. Sarışın olan 2K üyesi onlara sınır kapısında bekleme görevi verip gönderdikten sonra her bir grubu bi 2K üyesi alıp kapıya yönlendirdi bizi sırayla. Aslına bakarsak olay göründüğü kadar aksiyon dolu değildi, sadece bizi gaza getirmek için gizli görev süsü vererek etrafta aylak aylak dolaşan zombileri öldürmemizi istemişlerdi. Muhtemelen bu görevde bizim emirleri takip edip etmediğimizi, performansımızı vs. ölçerek bizi kısa bir değerlendirmeye alacaklardı.
3 grup sola giderken 2 grup da sağa dönmüştü, ki sağ tarafa giden gruplardan birisi de bizdik. Şansımıza mı böyle denk geldi yoksa kasıtlı mı yapıldı bilmiyorum ama bizim grubun başına Aras geçmişti ve bir kere olsun yüzüme bile bakmamıştı. Beni orada ölüme terk ettikleri gün vicdanına bile batmıyordu ya, daha ne diyeyim ben buna.
Bir süre sınır duvarının etrafında yürüdükten sonra bizim yanımızda gelen grup ayrılarak temkinli bir şekilde ormana doğru ilerlediler. Biz de dümdüz yürümeye devam ettik.
Gece olmuştu ve bu durum, ormanda bizim görüş alanımızı fazlasıyla kısıtlayacaktı. Herhangi bir göz kusuruna sahip olmadığım için ay ışığı yeterince yolumu aydınlatsa da tedirgindim. Bir zombiyi bile gözden kaçırırsam ölümümle sonuçlanabilen durumlar ortaya çıkardı ve ben intikamımı almadan ölmek istemiyordum. Sadece bizi denemek için böyle bir göreve sokmaları tuhaftı, ancak bu durum, Aras'ın beni tamamen ortadan kaldırmak istemesiyle de sonuçlanabilirdi.
Aklıma gelen senaryoları kafamdan atarak sessizce ilerlemeye devam ettim. O bana ateş ederken elim armut toplamayacaktı elbet. Eğer ters bir hareketini görürsem bende ona ateş edebilirdim. Tabi karşılığında AKIM'dan atılırdım büyük ihtimalle ama bu beni öldürmezdi değil mi? Kaçak da olsa bir yaşamım olabilirdi bence.
Yaklaşık 3-4 kilometre kadar uzakta olan diğer grubu görünce biz de ormana yöneldik, ama Aras, ormana girmeden hemen önce durup hepimize kablosuz birer kulaklık dağıttı. Ani hareketleri beni tedirgin etmeye devam ediyordu.
"Bunlar grup arası iletişimi sağlayacak. Çalıştırmak için üzerindeki düğmeye basmanız yeterli. Eğer olur da bir şekilde ayrı düşersek çalıştırın ama şimdilik açmanıza gerek yok. Şimdi herkes yanına 2şer metre arayla sıralansın." dediğinde Aras'ın sol tarafında duran Matt'in yaklaşık 2 metre yanına geçtim. Aras da hepimizin yerinde olduğunu görünce temkinli adımlarla ormana ilerlemeye başladı.
Hepimiz susturucu takılı olan silahlarını ne olur ne olmaz diye çıkartıp etrafımıza bakınırken Aras, biraz öncekine oranla daha sessiz ve net bir şekilde konuşmaya başlamıştı.
"Tahminimce birkaç metre sonra kanı bozuk görmeye başlarız ama gördüğünüz her şeye ateş etmeyin. Bir kanı bozuk olduğunu anladığınız an kafasına veya kalbine nişan alabilirsiniz ama kesinlikle kanı bozuk olduğuna emin olun. Ayrıca sakın telaş yapmayın." derken siniri bozuk bir şekilde çıkan sesi, bu konuda tecrübeli olduğunu işaret ediyordu. Tahminimce daha önceki gruplardan birisi fazlasıyla telaş yaparak sağa sola ateş etmişti ve bu yüzden sinirliydi.
"Bir kanı bozuk olduğunu nasıl anlayacağız?" diyen Martin'in sesiyle kısa bir an ona baksam da, etrafıma bakmaya devam ettim. Böyle bir soru ancak ondan beklenirdi zaten.
"Bu çevrede pek insan olmaz." dedi Aras ileriye dimdik bakarken. "Tam olarak sarhoş bir insana benziyorlar. Ayrıca fazlasıyla çirkinler, ama karanlıkta bunu çok net görebileceğinizi sanmam."
"Zombiler gibi." diye mırıldanan Martin'i durunca gülümsedim. Bazen düşünme tarzlarımız aynıydı ve tam olarak bir erkek kardeş potansiyeli vardı. Öz kardeşimi öldürmeseydiler, Martin ile çok iyi anlaşacağına emindim.
"İsimlerinizi öğrensem iyi olur. Ayrı düşersek fazlasıyla işime yarayacaktır." diyen Aras ile birlikte, Aras'ın sağ tarafında olan kız konuştu ilk önce.
"Elly." dedikten sonra sıra onun yanındaki Martin'e gelmişti.
"Martin." dediğinde oldukça keyifli çıkan sesini göz ardı edemedim. Zombi öldürmek için fazlasıyla meraklı gibiydi.
Sıra Aras'ın sol tarafına, yani bizim tarafa geçti.
"Matt."
"Rüya." derken sesimin hiç bu kadar ruhsuz çıktığını hissetmemiştim. Sanırım kısa bir süreliğine de olsa tanıdığım ve koşulsuz güvenebildiğim birinin beni ölüme terk etmesi biraz ağır gelmişti.
Bana bakan birkaç bakış hissetsem de etrafıma bakınmaya devam ettim. Ne zaman zombi görecektik?
Onlardan bir tanesini görmek için fazlasıyla sabırsızlanıyordum çünkü.
Çok ileride sarsakça yürüyen bir beden gördüğümde dikkatlice o tarafa baktım. Ay ışığında belli olan çirkin yüz hatlarını görmemle silahımı o tarafa yöneltip 3 el ateş edince, zombi 3.atışımda sarsılmış ve yere düşmüştü. Susturucudan gelen vınlama sesiyle birlikte üzerimdeki bakışların etkisi de ortadan kalkmıştı.
Bir süre sonra etrafta görebildiğim zombi sayısı artmış, neredeyse dakika başı ateş eder olmuştum. Diğerleri de benden aşağı değildi tabi.
Aras'ın isteği üzerine aramızdaki mesafeyi koruyarak ateş etmeye devam ederken çok uzaklarda bize doğru koşan parlayan bir çift kırmızı gözle duraksadım ve birkaç el ateş ettikten sonra da korkulu bir sesle diğerlerine doğru bağırdım.
"Avan! Bu bir Avan!"