"Düşüncelerimi okumayı keser misin?" dedikten sonra Diana'ya bakmadan kahvaltıma devam ettim. Üç-dört dakikadır sürekli suratıma bakıyordu ve beynim karıncalanıyormuş gibi hissediyordum. Normalde Diana düşüncelerimi okurken hissetmezdim ama gün geçtikçe daha da güçleniyordum sanki.
"Se-sen?" diyen Diana'nın kekeleyen sesini duyunca ağzımdaki salatalığı çiğnemeyi bırakıp gözlerimi ona diktim.
Kekelemiş miydi o?
"Be-ben?" diyerek Diana'yı taklit edince bir süre yüzüme baktıktan sonra kahvaltısına geri döndü.
Ben bir süre onun bu anlamsız davranışlarının nedenini sorgulasam da kahvaltımla ilgilenmeye devam ettim.
Beynimde yeniden bir karıncalanma hissi oluşunca sinirle soluyup elimdeki çatalı masaya bırakarak çatık kaşlarımı Diana'ya çevirdim.
"Şunu yapmayı ne zaman keseceksin?"
"Affedersin." dedikten sonra o karıncalanma hissi de kaybolmuştu. "Sadece beni zihninden nasıl attığını öğrenmeye çalışıyordum."
"Zihnimden atmak mı?"
"Evet." dedi tuhaf bir ifadeyle bana bakarak. "Sabahtan beri zihnine giremiyorum ve ne zaman girmeye çalışsam sen hissediyorsun sanırım."
"Ben bir şey yapmıyorum." dedim. "Seni zihnimden atan ben değilim."
"Garip." diye söylendi Diana, ağzına bir ekmek parçası atarken. "Bunu bir ara araştıralım."
"Olur ama bugün değil. Zihnime girmeye çalışman fazla rahatsız edici. Beynim uyuşuyormuş gibi hissediyorum."
"Tamam." diyerek tamamen kahvaltısına gömüldü. Bende aynısını yaptım. Nohutlu sulu bir yemek vardı. Ah kesinlikle mükemmel bir tadı vardı. Yemek yemeye aşık olmuştum resmen.
"Saat kaçta gitmen gerekiyor? Belki biraz zaman geçiririz." diyen Diana ile birlikte gözlerim etrafta saat ararken rahat bir tavırla yemeğimi yemeye devam ediyordum.
"Sekizd- Hass*ktir!" derken gözlerim maalesef duvardaki saati bulmuştu.
Sekize iki dakika vardı!
Ve ben daha dün komutanın dakik bir insan olduğunu öğrenmiştim.
Ben kalkıp bahçeye doğru koşarken Diana'nın arkamdan güldüğünü duydum. Hain kardeş!
Yurt binasından çıkana kadar birkaç kişiye çarpsam da hepsinden özür dileyip beklemeden koşmaya devam ettim. Ah kesin mekik çektirecekti.
Bu cezalardan nefret ediyordum.
Bahçenin ortasında yavaş yavaş sıraya geçen askerleri görünce daha da hızlanmaya çalıştım. Komutan sol taraftaki çiftçilere selam vererek buraya doğru yürüyordu ve beni görürse kesin gebertecek, üstüne leşimi de Avanlara atacaktı kesin. Ben adamda bu potansiyeli görüyordum.
Kendimi son anda sıraya atınca Komutan da buraya dönüp bize doğru düz ifadesiyle yürümeye başlamıştı. Nefeslerimi düzenlemeye çalışırken herkes hazır ola geçince ben de onlara uydum.
"Günaydın!"
"Sağ ol!"
"Rahat!" diyen komutanla birlikte hepimiz ellerimizi arkamızda birleştirerek rahata geçince komutan rahat bir ifadeyle hepimizi süzdü.
"Bugün size bazı kuralları hatırlatmam gerekecek sanırım." dedi ve gözleri yeniden hepimizin üzerinde gezindi tek tek. Burada toplamda 5 kız vardık ve gerisi ful erkekti, ki bu oldukça normaldi sanırım. Gerçi diğer kızların benden daha yapılı oldukları su götürmez bir gerçekti ve sanırım grubun en çelimsiz ve en kısa boylusu bendim.
Yahu kızlardan birinin boyu 185 santimdi. Bu bana yapılan büyük bir hakaret!
"Kural bir: bir asker uykusuzluk çekmez!" dedi başlarda duran sarışın bir çocuğa bakarak. "Kural iki: bir asker her zaman düzenlidir!" derken de esmer bir kıza bakıyordu. Kızın ayakkabı bağcıkları bağlı değildi. "Kural üç: bir asker her zaman dakiktir! Hiçbir zaman geç kalmaz!" derken de bana bakıyor olması, yakalandığımın bire bir kanıtıydı sanırım. Bu cümleleri tamamen üzerime alınmam gerekiyordu.
"Anlaşıldı mı!"
"Anlaşıldı komutanım!" diye koro halinde bağırınca Komutan yavaşça başını salladı.
"Bugün Enes size güçlerinizi kontrol etmeniz için yardım edecek. O gelene kadar biraz ısınmanız gerekiyor değil mi? Sola dön!" dediğinde aldığımız komutla aynı anda sola dönmüştük. "Koşar adım marş!"
Vee koşmaya başladık.
○●○●○●
Nefes nefese diğer herkes gibi kendimi yere attığımda Enes dedikleri adam, komutanla birlikte bize sırıtarak bakıyorlardı. Enes dedikleri adam, buraya gelmeden önce kafasına silah dayadığım adamla aynı kişiydi, ki zaten ismini de ilk Mete'den duymuştum. Üstelik bundan önce Aras'ın grubundayken de bizim arabada giden adamdı. Bu adamı unutacak değildim çünkü popo uyuşması olayındaki kahkahaları hala kafamın içinde yankılanıyordu. Yine de eğer Komutanla birlik olduysa kesin bize çok çektirecekti.
Komutan da Enes gelene kadar bize bahçe etrafında koşturmuştu ama adamın gelmesi baya uzun sürmüştü. Bahçe etrafında 38.turdan sonra kanımın ayaklarımda atmaya başladığı zamandan sonra beynime kan gitmemeye başlayınca saymayı bırakmak zorunda kalmıştım.
Bahçe de küçük olsa neyse ama "küçük" sıfatıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu ve biz koştukça sanki daha da genişliyordu.
"Sıraya geç!" diye bağıran komutanla birlikte derin bir nefes verip ağrıyan bacaklarım yüzünden yavaşça kalktım ve sıraya geçtim. Diğerleri de yorulmuşlardı ama benim kadar bitik olduklarını sanmıyordum.
"Pekala, herkes sırayla ismini ve yeteneğini söyleyebilir mi?" dedi Enes, ve sağ baştan herkes tek tek ismini söylemeye başladı.
"Eliza Burger, fiziksel güç." diye yanımdaki kız konuşunca sıranın bana geldiğini anlamıştım. Ama garibime giden olay, bu kızın gücünün fiziksel güç olmasıydı. Acaba neler yapabilirdi.
"Rüya Denizci, telekinezi."
"Pekala, şimdi sizi gruplara ayırmak istiyorum. Çok fazla çeşitli güç var ve bunları tek seferde eğitemem. 20 kişisiniz zaten, dört gruba ayıracağım sizi. A grubunda olanlar Paul..." derken sabırsızlıkla ismimin geleceği grubu bekledim. A grubunda olanlar bir araya toplanırken Enes tekrar konuşmaya başlamıştı.
"B grubunda olanlar Mathias Tanor, Daniel Mark, Rüya Denizci, Melany Settless, ve Martin Kennet." dediğinde bende diğerlerinin toplandığı yere yürüyüp onlara katıldım. Enes diğer grupları söylerken bizde tanışmaya başlamıştık. Martin'in gücü sezgiymiş. Bu güç bir çeşit, gözlerin olmadan görmeye yarıyordu. Dany ise kalkan oluşturabiliyordu. Saydam olduğunu ve cama benzediğini söylemişti. Melany farklı yerlere portal açabiliyor, Matt ise enerjiyi emip, istediği zaman o enerjiyi kullanabiliyordu. Açıkcası iyi bir grubum vardı. Üstelik iyi insanlardı. Belki arkadaş bile olurduk.
Martin, "Bu adamı hiç gözüm tutmadı benim." derken kısık gözlerle Enes'e bakıyordu. Melany kaşlarını kaldırarak bir Enes'e, bir de Martin'e bakıp durdu bir süre.
"Niye ki?" dedi Melany. "Bence adam fazlasıyla yakışıklı." dediğinde Martin'in gözleri iri iri olup eliyle Melany'i eliyle göstererek,
"Görüyor musunuz?! Onu şimdiden etkisi altına almış bile. Hepimizi yürüyen zombilere çevirecekler." dedikten sonra sahte bir dehşet ifadesiyle yere çöküp saçlarını karıştırdı. Hepimiz ona gülerken o da gülümseyerek ayağa kalktı.
"Sonunda ya." dedi keyifle. "Sabahtan beri ölü gibisiniz. Gülmeniz için maymunluk mu yapmam gerekiyor?"
Bu sayede grubun sempatik ve komik çocuğu da belli olmuştu.
"Toparlanın bakalım!" diyen sesle hepimiz Enes'e dönmüştük. Ciddi ifadesi kaybolup birden kötü bir sırıtmayla bize bakmaya başlayınca kaşlarım çatıldı. "Sizi biraz eğitelim bakalım."
Martin, "Bunu söylemek istemiyorum ama.." deyince kimse ona dönmese de hepimizin kulağının onda olduğunu biliyor gibiydi. "..ben demiştim. Bu adamda bir bokluk olduğunu söylemiştim."
Sanırım bu sefer Martin kesinlikle haklıydı.