"Sen işine bak, Melis," dediğinde sesi sertti, gözleri ise keskin bir şekilde kadına kilitlenmişti. Melis, dudaklarını birbirine bastırarak sustu ve önüne bilmediğim türden aletler dizmeye başladı. Masaya bırakılan her metalin çıkardığı ses, içimdeki gerginliği biraz daha artırıyordu. Yaraya eğilip baktığında kaşları çatıldı.
"Dikeceğim, enfeksiyon kapmaya başlamış," dediğinde elleri hızla çalışmaya başlamıştı. Birden eline iplik ve iğne almasıyla olduğum yerde donakaldım. Gözlerimi camdan dışarıya kaydırdım.
"Tamam, dik," dedi Alpay kısık bir sesle.
"İğne yapalım, uyuşsun," dedi Melis başını kaldırmadan.
"Vaktimiz yok," diye karşılık verdiğinde, korku dolu bakışlarımı ona çevirdim.
"Uyuşturmadan mı dikeceksin?" dedim istemsizce, gözlerim Melis’e dönük. Kadın hızla işine koyuldu. İğne deriye girdiği anda Alpay’ın yüzü bir anlığına kıpkırmızıya döndü, dişlerini sıkarak sessizce acıya direndi. Ben gözlerimi kapatıp nefesimi kontrol etmeye çalıştım.
"Burada ne işin var?" diye yeniden sordu Melis, dikişe ara vermeden.
"İşini yap, fazla sorma. Görev üstündeyim," dedi Alpay, sesi bu kez daha keskin çıkmıştı.
"Bu kız mı görevin?" dediğinde bakışlarım istemsizce ona kaydı. Alpay bir an duraksadı, ardından başını eğdi.
"Bilmemen gereken bir durum," dedi zorlanarak.
Dakikalar içinde dikiş tamamlandı. Melis yarayı temizleyip sargıyı sardı, ardından içeriden küçük bir şişe antibiyotik getirerek uzattı.
"Bunu içeceksin. Bugün ateş yapabilir," dedi. Alpay, yorgun bir nefes vererek başını salladı.
"Gelen giden var mı?" diye bana baktı.
"Yok," dedim, başımı hafifçe iki yana sallayarak.
Birden yerinden doğruldu.
"Gidiyoruz," dedi sertçe. Melis, şaşkın bakışlarla aramızda gidip geldi.
"Nereye?" diye sordu.
"Burada kalamayız. Seni de tehlikeye atarım," dedi Alpay, kararlı ve tartışmaya yer bırakmayan bir ses tonuyla. Sonra kolumdan tutup kapıya yönlendirdi. Kapıdan çıktığımızda soğuk sabah havası yüzümüze çarptı. Ardından kendisi de çıkarak doğrudan arabaya yürüdü.
"Arabaya bin," dedi kısa ve net. Hiç vakit kaybetmeden bindim. Motorun sesi tekrar gece sessizliğini böldü. On dakika kadar gittikten sonra başka bir köyün taş evleri göründü.
Araba köy meydanında yavaşladı ve eski, kerpiçten yapılmış bir evin önünde durdu. Alpay kapıyı açıp önce etrafı kontrol etti, ardından inmemi işaret etti. Yorgun adımlarla eve yöneldik. Kapının tahtaları eskimiş, menteşeleri paslanmıştı. Alpay tokmağı iki kez sertçe vurdu. İçeriden ayak sesleri geldi, kapı gıcırtıyla aralandı ve yaşlıca bir adam başını uzattı.
Alpay, kısa bir selam verip "Geçmemiz lazım, içeri alır mısınız?" dedi. Adam, tereddüt etti. "Askerim ben," dediğinde cüzdanını çıkartıp göstermesiyle adam sonuna kadar kapıyı açtı.
İçeri girdiğimizde taş zemin serin, hava loştu. Duvarlarda asılı bakır tabaklar ve köşede eski bir soba vardı. Alpay kendini yorgunlukla yere yakın bir mindere bıraktı. Ben ise etrafı süzerken adam kapıyı kapatıp sürgüyü çekti. İçeride, dışarının soğuğundan uzak ama sessiz ve biraz da tedirgin edici bir hava vardı.
"Burada bir süre barınmamız lazım, sizin methinizi duyduk. Silah arkadaşlarımızı hep misafir etmişsiniz," dediğinde adamın yüzünde bir tebessüm belirdi. Yaşlı sayılabilecek bir adamdı.
"Buyrun oğlum yukarıda oda var. Dinlenin," demesiyle Alpay başıyla onaylayarak adımlarını köy evinin merdivenlerine yönlendirdi.
"Sen kimsin kızım?" dedi yaşlı amca bana dönerek. Tam ağzımı açacağım sırada Alpay merdivenlerden bana döndü.
"Beni takip et," dediğinde ela gözleri sertçe bana bakış atıyordu. Hızla peşine takıldım ve hiç konuşmadım. Demek ki adımın bilinmemesi gerekiyordu.
Merdivenler gıcırdayarak yukarı çıktık. Üst kat, ahşap tavan kirişleriyle desteklenmişti. Yerler koyu renk tahtalardan oluşuyor, adım attıkça hafifçe esniyordu.
Pencereden süzülen sabah ışığı odanın ortasına ince bir huzme halinde düşüyordu. Odanın köşesinde eski, işlemeli bir sedir, üzerinde el dokuması yün yastıklar vardı. Duvarlarda birkaç solmuş fotoğraf asılıydı, çerçeveleri zamanla karararak eski bir hikâyenin izlerini taşıyordu.
Raflarda bakır ibrikler, birkaç toprak testi ve sararmış kitaplar duruyordu. Ortada yuvarlak bir ahşap masa, masanın üzerinde ise bakır bir tas ve içinde taze toplanmış dağ çiçekleri vardı. Oda, hem köy yaşamının sadeliğini hem de yılların biriktirdiği sıcaklığı hissettiriyordu.
Alpay, yaralı bedenini hiç zorlamadan yer yatağına boylu boyunca bıraktı. Başını yastığa koyar koymaz gözlerini kapattı, yorgun bir ses tonuyla konuştu.
“Gözün dışarıda olsun, uyumam lazım,” dedi.
Sözleri odanın sessizliğinde yankılanırken kocaman gözlerimi ona diktim, şaşkınlığımı gizleyemedim.
“Nöbet mi tutacağım?” diye sordum, sesim biraz yüksek çıkmıştı.