“İşler değişti,” dediğinde nefes nefeseydi. Sesi sertti ama içinde belli belirsiz bir telaş vardı.
“Seni burada korumam imkânsız hale geldi. Köylere gideceğiz, insan içine karışacağız,” dediğinde gözlerini pencereden ayırmadan konuşuyordu. Sözleri havada asılı kalırken, birden perdelerin arkasından gelen hafif bir gölge dikkatimi çekti.
O, hızla ışıkları kapatıp beni kolumdan tutarak mutfağın arka kapısına doğru çekti. Ayak seslerimizi duymasınlar diye neredeyse nefesimizi tuttuk. Kapıdan çıkar çıkmaz soğuk gece havası yüzüme çarptı, o ise beni karanlık bahçenin içinden sürükleyerek bekleyen arabaya ulaştırdı. Ardımızda kalan evin içine girmişlerdi ışıklardan anlayabiliyordum.
Arabaya binerken derin derin nefesler alıp vererek anahtarı çevirdi. Motorun boğuk sesi geceyi yararken far ışıkları önümüzdeki ıslak yolu aydınlattı. Araba hızla ileri atıldı. İçimden gelen panik duygusu, tekerleklerin kaygan zeminde çıkardığı sesle daha da büyüyordu.
Camdan dışarı baktığımda geride bıraktığımız ev, karanlıkta silinip gitmişti. Uzayan yol, sessiz tarlalar, ara sıra gölgeler gibi beliren ağaçlar hepsi birbirine karışıyordu. Kafamı hafifçe çevirip arka cama baktım.
“Peşimizden kimse gelmedi,” dedi, dikiz aynasından bakarak. Ama yüzündeki gerginlik hâlâ aynıydı. Göz kapaklarının altında hafif titreyen bakışları, tetikte olduğunu belli ediyordu.
Yutkundum. “Ya gelirse?” dedim kısık bir sesle.
“Gelirlerse, yollarını değiştireceğiz,” dedi kararlı bir tonla.
Arabada başka hiçbir ses yoktu. Sadece motorun uğultusu, lastiklerin taşlara ve çamura sürtünme sesi... O sessizlikte kalbimin attığını bile duyuyordum. Önümüzdeki yol bilinmezdi, ama artık geri dönmek mümkün değildi. Omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attı.
“Uyumaya çalış. Önümüzde uzun bir gece var."
"Nasıl uyuyabilirim ki? Başıma gelenleri görmüyor musun?," dediğimde sıkıntıyla nefesini verdi.
"Sen komutan kızısın. İlk defa silah sesi duymuş gibi davranma," dediğinde zorlukla yutkundum. Evet ilk değildi ama babamdan haber alamadığım ilk çatışmaydı. Daha öncesinde hep ailemle birlikte olduğum için onların yanında yaşamıştım ve yüksek koruma altındaydım.
"Evet saldırılar oldu ama çevremde bir ordu asker koruması vardı," dediğimde hafifçe sırıttı. İlk defa güldüğünü görüyordum.
"Neden gülüyorsun?" dediğimde cevap bile vermedi.
"Köylere varmamız uzun sürer Almira. Uyumanı tavsiye ederim," demesiyle yutkundu.
"Yaran ne olacak?"
"Bir kaç saat dayanabilir. Doktor buluruz," dediğinde gözlerimi kapattım.
Gözlerimi açtığımda gün doğuyordu. Arabanın içindeydik. Yüzüme vuran sabah ışığıyla askere döndüm; beti benzi atmış biçimde direksiyona sıkıca tutunuyordu.
"Sabah mı oldu?" dediğimde solgun gözlerle bana bakarak sustu. Önümüzde, sisin içinde silueti belirginleşen büyük bir köy görünüyordu.
Dar sokaklardan geçip köyün içine girdik. Bir köy evinin önünde durdu. Yabancı asker arabadan indi, ben de peşinden. Kapıyı tıklattığında içeriden ayak sesleri duyuldu. Kapı yavaşça açıldığında, siyah saçlı, yüzünde yorgun ama dikkatli bir ifade taşıyan bir kadın belirdi.
“Yaram var, bakılması lazım. Dikiş atılacak,” dedi asker, sesi sert ama yorulmuştu. Kadın başını sallayıp hiç tereddüt etmeden kapıyı ardına kadar açtı. Asker içeri girer girmez kendini odanın ortasındaki koltuğa bıraktı. Ben de hemen arkasından girdim.
Siyah saçlı kadın, hızla başka bir odaya gidip küçük bir tıbbi çanta ve birkaç bez parçasıyla geri döndü. Malzemeleri sehpanın üzerine bırakırken bana dönüp, “Kapıyı kapat,” dedi aceleyle.
Kapıyı kapatırken, dışarıda soğuk sabah havası yerini içerideki loş ve sessiz ortama bırakmıştı.
"Alpay, burada ne işin var?" dedi, yabancı askerin yarasını açan siyah saçlı kadın. O an anladım, beni koruyan askerin adı Alpay’dı.