Sisli kasaba
Kasabaya giden son otobüsten indiğimde gece çoktan dağın üzerine çökmüştü.
Şoför, bagaj kapağını açarken yüzüme bakmadı. Sanki beni burada bırakmak istemiyor, fakat bunu söyleyecek cesareti de bulamıyordu. Eski otobüsün motoru homurdandı; farlar sisin içinde iki solgun göz gibi yanıp söndü. Bavulumu aldım ve taş döşeli yolun başında tek başıma kaldım.
“Dönüş otobüsü sabah yedide,” dedi şoför, camı aralamadan. “Kaçırma.”
Başımı salladım. “Kaçırmam.”
Otobüs hareket etti. Kırmızı arka lambalar kıvrılan yolun ardında kaybolana kadar yerimden kıpırdamadım. Sonra sessizlik geri geldi.
Bu sessizlik, şehirde alıştığım sessizliğe hiç benzemiyordu. Şehirde geceleri bile bir şeyler yaşanırdı: uzaktan geçen arabalar, apartmanların içinden süzülen televizyon sesleri, sokak lambalarının altında konuşan insanlar… Burada ise sis, her sesi yutuyordu. Ağaçların arasından gelen rüzgâr bile boğuk ve ağırdı.
Telefonumu çıkardım. Ekranda tek bir çizgi bile yoktu.
“Harika,” diye mırıldandım.
Kasabanın adı, yol tabelasında Karanlıkdere olarak yazıyordu. İsmi ilk gördüğümde bunun eski, romantik bir yer adı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi ise dağın dibinde bekleyen karanlığa fazlasıyla uygun görünüyordu.
Bavulumu taşlı yolda sürüklemeye başladım. Tekerlekler taşların arasında takılıyor, her sarsıntıda annemin evinden getirdiğim eşyalar içeride birbirine çarpıyordu. Yolun iki yanında, tepeleri sisle kaybolan ladin ağaçları yükseliyordu. Ağaçların gövdeleri karanlıkta sıraya dizilmiş nöbetçiler gibiydi.
Kasabanın girişinde tek bir sokak lambası vardı. Sarı ışığın altında paslanmış bir levha duruyordu:
KARANLIKDERE’YE HOŞ GELDİNİZ.
Altında daha küçük bir yazı bulunuyordu:
GECELERİ ORMAN YOLUNU KULLANMAYIN.
Levhanın önünde durup birkaç saniye yazıya baktım. Bunun bir şaka olduğunu düşünmek istedim. Fakat harflerin altındaki derin çizikler fikrimi değiştirdi. Sanki biri levhayı tırnaklarıyla kazımıştı.
Annemin ölümünden sonra buraya gelmek benim fikrim değildi. Daha doğrusu, annem hayattayken bu kasabadan hiç söz etmemişti. Cenazeden üç gün sonra avukatın bana uzattığı anahtarı, kol çantamın iç cebinde duran sararmış mektubu ve kendi korkumu yan yana taşıyordum.
Mektubu defalarca açıp okumuştum. Kâğıt, kat yerlerinden incelmişti. Annemin el yazısı her okumamda biraz daha yabancı görünüyordu; sanki o harfleri yazan kişi annem değil, annemin benden sakladığı başka biriydi.
Mektupta yalnızca şu cümleler vardı:
Karanlıkdere’ye git. Evde seni bekleyen şeyi bul. Ayın ilk gecesinde ormandan uzak dur.
Mektubu kol çantama koyarken zarfın içinde sert bir şey olduğunu fark etmiştim. Parmaklarımla yokladığımda küçük, metal bir anahtar çıkmıştı. Anahtarın başında yarık ay işareti vardı. Avukatın verdiği büyük ev anahtarıyla birlikte onu da almış, fakat annemin neden böyle bir şey yaptığını çözememiştim.
O yazıyı çocukluğumdan beri tanıyordum. Harflerin kıvrımını, “Karanlıkdere” kelimesindeki tereddüdü, mürekkebin son harfte hafifçe dağılmasını biliyordum. Her şey gerçekti. Annem mektubu ölümünden kısa süre önce yazmıştı ve bana söylemediği bir hayatı, son nefesinden sonra önüme bırakmıştı.
Yine de bunun son isteği olduğuna hâlâ inanamıyordum. Belki bir tehditten kaçıyordu. Belki hastalığı zihnini bulandırmıştı. Belki de ben, annemi kaybetmenin acısıyla anlam veremediğim her şeyi bir işarete dönüştürüyordum.
Kasabanın merkezine vardığımda evlerin çoğu karanlıktı. Meydanın kenarında küçük bir bakkalın tabelası rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Kapının önünde yaşlı bir adam kasaları içeri taşıyordu. Beni görünce elindeki kasayı yere bıraktı.
“Affedersiniz,” dedim. “Gölge Sokak nerede biliyor musunuz?”
Adam cevap vermedi. Yüzüme bakıyordu. Önce yalnızca merakla baktığını sandım. Sonra bakışlarının değiştiğini fark ettim; kaşları hafifçe çatılmış, dudakları aralanmıştı. Sanki uzun zamandır görmediği birini karşısında bulmuştu.
“Sen kimsin?” diye sordu.
“Elara.”
“Elara ne?”
Kısa bir tereddütten sonra soyadımı söyledim. “Veyne.”
Adamın yüzü soldu.
“Seraphine’in kızı mısın?”
Annemin adını burada ilk kez bir yabancının ağzından duydum. “Annemle tanışıyor muydunuz?”
Adam sorumu duymamış gibi başını iki yana salladı. “Buraya gelmemeliydin.”
“Bunu neden herkes söylüyor?”
“Kim söyledi?”
“Otobüs şoförü.”
Adam meydanın girişine baktı. Otobüs çoktan gitmişti. Ardından arkasındaki karanlık dükkâna döndü ve kapının açık olduğunu yeni fark etmiş gibi aceleyle içeri yöneldi.
“Bekleyin,” dedim. “Annem bu kasabada ne yaptı?”
Yaşlı adam durdu, ama arkasına dönmedi.
“Seraphine gitmesi gerektiğini biliyordu.”
“Nereye gitmesi gerektiğini mi?”
“Buradan.”
“Ama neden?”
Adam yavaşça bana döndü. Gözlerinde öfke yoktu. Daha çok korkuya benzeyen, yıllar boyunca bastırılmış bir kaygı vardı.
“Sen de hemen dönmelisin.”
“Daha yeni geldim.”
“O yüzden söylüyorum. Henüz geç değil.”
“Nereye döneceğim? Annem öldü. Gidecek başka bir yerim yok.”
Adamın yüzü kısa bir an yumuşadı. “Annen de böyle düşünmüştü.”
Bu cevap içimdeki öfkeyi büyüttü. “Beni tanımıyorsunuz. Annemle aranızda ne geçtiğini de bilmiyorum. Bana emir veremezsiniz.”
“Emir vermiyorum.” Sesini alçalttı. “Senden rica ediyorum. Bu gece bir araç bul ve buradan ayrıl. Bir daha da geri gelme.”
“Neden?”
Adam gözlerini kaçırdı. Bakkalın içindeki saat çalışıyordu; her tik tak meydanın sessizliğinde olduğundan daha yüksek duyuluyordu.
“Çünkü Seraphine’in kızı olduğunu anladıkları anda seni rahat bırakmayacaklar.”
“Kimler?”
Bu kez cevap vermedi.
“Annem burada kimlerle tanışıyordu?” diye üsteledim. “Bana neden hiçbir şey anlatmadı?”
Adam kasayı yeniden kaldırdı. “Bunu bilmeden dönmen, bilerek kalmandan daha iyi.”
“Ben dönmeyeceğim.”
Adam gözlerimin içine baktı. “O zaman en azından gece olmadan git.”
“Gece zaten oldu.”
İkimiz de sustuk. Uzakta, ormanın bulunduğu yönden boğuk bir ses geldi. Adamın elleri kasanın kenarında sıkılaştı. Sesi duymamış gibi davranmaya çalıştı, fakat yüzündeki değişimi gördüm.
“Gölge Sokak nerede?” diye sordum.
Adam başını iki yana salladı. “Sana yol göstermeyeceğim.”
“Neden?”
“Çünkü oraya gidersen gerçekten gitmiş olacaksın.”
“Zaten gitmek için geldim.”
Adamın bakışında kısa, acı bir ifade belirdi. “Seraphine da böyle demişti.”
Sonra bakkalın kapısını kapattı. Ben meydanda, elimde adresin yazılı olduğu kâğıt ve kol çantam omzumda, onun son cümlesini anlamaya çalışarak kaldım.
Kepenk kapandı.
Meydandan ayrılırken kendi ayak seslerimi dinledim. Her adım, kapalı dükkânların duvarlarından dönüp bana geri geliyordu. Kol çantamın içindeki mektup yürüdükçe hafifçe hışırdıyordu. Gölge Sokak’a saptığımda sis yoğunlaştı. Evler seyrekleşti; taş duvarların yerini kararmış ahşap çitler aldı.
Adres kâğıdındaki numarayı birkaç kez kontrol ettim. Sokağın sonunda, ormana bakan geniş bir arsanın içinde tek başına duran evi gördüğümde duraksadım. Buranın annemin bana bıraktığı ev olduğuna dair elimde yalnızca avukatın verdiği adres ve cebimdeki anahtar vardı. Yine de yapının ön cephesindeki silik numara kâğıttakiyle aynıydı.
Evin bahçe kapısı aralıktı. İttirdiğimde paslı demir, sisin içinde uzun bir gıcırtı çıkardı. İçeri girmeden önce arkamdaki sokağa baktım. Evlerin ışıkları burada görünmüyordu. Kasaba birkaç adım ötede olduğu hâlde kendimi ondan kopmuş hissettim.
Bahçe bakımsızdı; yabani otlar dizlerime kadar uzanıyor, taş döşeli yol yer yer toprağın altında kayboluyordu. Fakat kapıya kadar uzanan dar bir bölüm diğerlerinden daha az kapanmıştı. Bu yolu daha önce kim açmıştı, bilmiyordum. Bunu düşünmemeye çalışarak bavulumu peşimden çektim.
Kapının önünde anahtarı avucumda tuttum. Eve ilk kez giriyordum. İçeride ne bulacağımı, annemin burada nasıl yaşadığını, hatta gerçekten bana ait bir odanın olup olmadığını bilmiyordum. Bir an geri dönüp kasabanın merkezine gitmeyi düşündüm. Bakkalın sözleri hâlâ kulağımdaydı: Hemen dön. Bir daha gelme.
Sonra annemin mektubunu düşündüm.
Anahtarı kilide soktuğumda ilk denemede dönmedi. İkinci kez çevirdim. Mekanizma içeriden paslanmış gibi ağır bir ses çıkardı ve kapı birkaç santim aralandı.
İçerisi karanlıktı.
Kapıyı biraz daha açtım ama eşiği geçmeden bekledim. İçeriden soğuk, kapalı bir hava geldi. Toz, eski ahşap ve sönmüş şömine kokusuna başka bir şey karışıyordu; tanımlayamadığım, kuru ve keskin bir koku. Telefonumun fenerini açtım. Işığı önce zemine, sonra merdivenlere ve duvarlara tuttum.
Kimse görünmüyordu.
“Merhaba?” diye seslendim. Sesim evin içinde dağılıp zayıfladı.
Cevap gelmeyince bir adım attım. Tahta döşeme ayağımın altında inledi. İkinci adımda bavulum kapı eşiğine takıldı; dönüp onu içeri çektim ve kapıyı arkamdan tamamen kapatmadım. Kaçmam gerekirse yolu açık bırakmak istiyordum.
Telefonumun ışığı titredi. Duvarın yanındaki düğmeyi bulup bastım. Lambalar birkaç kez yanıp söndü, sonunda sarı ve yorgun bir ışıkla salonu aydınlattı.
Odaya baktığımda ilk hissettiğim şey tanıdıklık değil, yabancılıktı. Annemin yaşadığı bir eve değil, yıllardır kimsenin dokunmadığı eski bir yapıya girmiş gibiydim. Duvarlarda haritalar, hayvan postları ve anlamını bilmediğim işaretler asılıydı. Mobilyaların üzeri örtülerle kapatılmıştı. Bir köşede duran saat durmuştu; akrep ile yelkovan aynı noktada donmuştu.
Şöminenin üzerindeki taş levha dikkatimi çekti. Ortasında yarık bulunan bir ay figürü vardı. Ayın çevresine kıvrılan çizgiler pençe izlerini andırıyordu. Cebimdeki küçük metal anahtarı çıkardım. Anahtarın başında da aynı şekil vardı.
“Bunu neden sakladın?” diye fısıldadım; anneme mi, eve mi sorduğumu bilmiyordum.
Evin derinliklerinden hafif bir çıtırtı geldi.
Donup kaldım. Feneri karanlık koridora çevirdim. Sağda kapalı bir kapı, solda aralık duran başka bir kapı vardı. Hangi odaların ne olduğunu bilmiyordum. Birkaç saniye boyunca yalnızca kendi nefesimi dinledim.
“Kim var?”
Yanıt gelmedi.
Koridora ilerlerken kapının arkasına saklanmış biri çıkacakmış gibi omuzlarımı geriyordum. Aralık duran odanın eşiğinde durup içeri baktım. Burası çalışma odası olmalıydı; duvar boyunca uzanan raflarda yüzlerce kitap vardı. Hiçbirine dokunmadım. Masanın üzerinde, tozun içinde çevresinden daha temiz görünen küçük siyah bir kutu duruyordu.
Masada küçük, siyah bir kutu duruyordu.
Kutuyu açtım. İçinden gümüş bir kolye çıktı. Kolyenin ucunda, pençeyle çizilmiş gibi duran yarık ay sembolü vardı. Sembolün ortasına koyu kırmızı bir taş yerleştirilmişti.
Kolye soğuk değildi.
Onu parmaklarımın arasına aldığımda taşın içinden belli belirsiz bir sıcaklık yayıldı. Bunun imkânsız olduğunu biliyordum. Taş, yıllarca kapalı bir kutuda durmuş olmalıydı. Yine de avucumun içinde canlı bir şey gibi nabız atıyordu.
Kutunun altında bir not vardı.
Onu yalnızca ay yükseldiğinde tak.
Notu buruşturup masaya bıraktım.
“Annem, ölümünden sonra bile bana emir vermeye devam ediyor.”
Pencerenin dışından bir ses geldi.
Bir uluma.
Donup kaldım.
Ses uzak değildi. Ormanın içinden, evin arkasından gelmişti. Tek bir kurt uluması gibi başlamış, sonuna doğru insan sesine yaklaşan tuhaf bir titreşim kazanmıştı.
Pencereye yaklaştım. Sis ağaçların arasına dolmuştu. Birkaç saniye hiçbir şey göremedim.
Sonra iki göz belirdi.
Gözler, evin arkasındaki ağaçların arasında, yerden çok daha yüksekteydi. Soluk, gümüş rengi bir ışıkla parlıyorlardı. Bedenim gerildi. Gözler kıpırdamadan bana bakıyordu.
Hayvan ağaçların arasından bir adım öne çıktı.
Yalnızca siluetini görebiliyordum. İriydi. Normal bir kurttan en az iki kat büyüktü. Omuzları neredeyse bir insanın göğsüne kadar yükseliyordu. Kürkü sisle aynı renkteydi; başı hafifçe yana eğilmişti.
Geri çekildim.
Yaratık camın arkasından bana bakmaya devam etti. Saldırmıyor, kaçmıyor, yalnızca bekliyordu.
Sonra kolyenin içindeki kırmızı taş ısındı.
Kurt başını kaldırdı ve bir kez daha uludu. Bu kez ses, evin duvarlarını titretti. Elimdeki kolye yere düştü. Aynı anda dışarıdaki siluet geri çekildi ve sisin içinde kayboldu.
Pencerenin kanatlarına uzandığımda ellerim o kadar titriyordu ki mandalı ilk seferde tutamadım. Camı kapatıp perdeleri çektim, sonra perdenin iki kenarını birbirine bastırarak arada açıklık kalmadığından emin oldum. Sırtımı duvara dayadım. Nefes almaya çalışıyordum ama ciğerlerime giren hava yetmiyordu.
Yaratık gitmişti.
Bunu kendime üç kez söyledim. Her seferinde daha az inandırıcı geldi.
Dizlerim boşaldı. Duvarın dibine çöktüm ve ağzımı elimle kapattım. Kusacağımı sandım. Midem kasılıyor, parmak uçlarım uyuşuyordu. Gözlerimi kapattığımda o iki gümüş göz yeniden karşımda beliriyordu. Beni görmemiş değildi. Yanlışlıkla oradan geçmemişti. Doğrudan bu pencereye, doğrudan bana bakmıştı.
Sonra ön kapıyı tam kapatmadığımı hatırladım.
İçimdeki bütün hava bir anda çekildi.
Ayağa kalkmaya çalışırken omzum masaya çarptı. Siyah kutu yere düştü, ama dönüp bakmadım. Koridora koştum. Kapı bıraktığım gibi birkaç santim aralıktı. Dışarıdaki sis, ince bir şerit hâlinde eşiğin içine kadar girmişti.
Kapıyı bütün gücümle çekip kapattım. Anahtarı çevirdim, üstteki sürgüyü indirdim. Yetmedi. Girişteki küçük masayı sürükleyip kapının önüne dayadım. Masanın ayakları zeminde tiz bir ses çıkardı. O ses yüzünden yaratığın geri döneceğini düşünüp birkaç saniye kıpırdamadan bekledim.
Hiçbir şey olmadı.
Telefonumu çıkardım. Hâlâ şebeke yoktu. Acil aramayı denedim; ekran uzun süre bağlantı kurmaya çalıştı, sonra çağrı sona erdi. Bir daha denedim. Yine olmadı.
“Lütfen,” diye fısıldadım. Kime yalvardığımı bilmiyordum. Telefona, anneme ya da biraz önce beni izleyen şeye…
Alt kattaki pencereleri tek tek kontrol ettim. Her odaya girerken önce ışığı tuttum, sonra eşiği geçtim. Mutfağın arka kapısını iki kez kilitledim. Sandalyelerden birini kapının kolunun altına sıkıştırdım. Salona döndüğümde duvarda asılı eski av tüfeğini gördüm. Elimi uzattım ama dokunamadım. Hayatımda silah kullanmamıştım. Dolu olup olmadığını bile bilmiyordum. Yine de yerini aklıma kazıdım.
Sonra çalışma odasına dönüp yere düşen kolyeyi aldım. Kırmızı taş artık sıcak değildi. Avucumda sıradan, cansız bir takı gibi duruyordu. Bir an önce gördüklerimin yorgunluktan kaynaklanan bir yanılsama olabileceğini düşündüm.
Belki yalnızca büyük bir kurttu. Belki sis onu olduğundan iri göstermişti. Belki camdaki yansıma yüzünden gözleri parlamıştı.
Bu açıklamaları zihnimde sıralarken kendi sesimin ne kadar çaresiz olduğunu duyabiliyordum.
Çünkü sıradan bir kurt, bir insana öyle bakmazdı.
O gözlerde açlığın yanında bir şey daha vardı. Bir hayvanın taşıyamayacağı kadar sakin, rahatsız edici bir bilinç… Sanki yaratık beni yalnızca görmemiş, tanımıştı.
Alt katta kalmayı denedim. Koltuğun ucuna oturdum, dizlerimi göğsüme çektim ve telefonumu elimden bırakmadım. En küçük çıtırtıda başımı pencereye çeviriyordum. Ev, birkaç dakika önceki sessizliğini kaybetmişti. Borulardan tıkırtılar geliyor, ahşap duvarlar rüzgârla geriliyor, üst katta arada bir döşeme gıcırdıyordu. Her ses bana bir pençenin zemine bastığını düşündürüyordu.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Belki yarım saat, belki daha fazla. Soğuk paltomun içine işlemeye başladığında alt katta sabaha kadar oturamayacağımı anladım. Kendimi buraya getirdiğim için anneme kızıyor, aynı anda onun yanımda olmasını istiyordum. Telefonumdaki fotoğrafını açtım. Gülümseyen yüzüne bakınca gözlerim yandı.
“Beni neden buraya gönderdin?” dedim.
Fotoğraf cevap vermedi.
Sonunda telefonun fenerini açıp merdivenlere yöneldim. Üst kata çıkmak istemiyordum. Fakat alt kattaki geniş pencerelerin arkasında yeniden o gözleri görmekten daha çok korkuyordum. Her basamağa ayağımı koymadan önce ışığı yukarı tuttum. Tırabzanı öyle sıkıyordum ki parmak eklemlerim ağrıdı.
Üst katta karşılıklı birkaç kapı vardı. İlkini açtığımda boş raflarla dolu küçük bir oda, ikincisinde eski bir banyo gördüm. Koridorun sonundaki kapıyı itince bir yatak odasıyla karşılaştım. Buranın anneme ait olup olmadığını bilmiyordum. Yatak örtüsünün üzerinde kalın bir toz tabakası vardı. Gardırobun kapağı aralıktı; içeride birkaç elbise ile siyah bir pelerin asılıydı.
Önce yatağın altına, sonra perdenin arkasına baktım. Pencerenin kilidini kontrol ettim. Odaya girip kapıyı kilitledikten sonra yatağın kenarına oturdum. Ayakkabılarımı bile çıkarmadım. Kolyeyi komodinin üzerine bıraktım, sonra vazgeçip yeniden avucuma aldım.
Bedenim hâlâ kaçmaya hazırdı, fakat saatlerdir taşıdığım yorgunluk ağırlaşmaya başlamıştı. Her gözlerimi kapattığımda irkilip yeniden açıyordum. Bir ara sessizce ağladığımı fark ettim. Annem için mi, korkudan mı, yoksa bu evde tek başıma olduğum için mi ağladığımı bilmiyordum.
Uyumaya karar vermedim. Yalnızca başımı duvara yasladım ve birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım.
Yorgunluk beni, farkına varamadan içine çekti.
Rüyamda ormanın içindeydim.
Ay gökyüzünde çok büyüktü. Normal bir ay gibi değil, sanki dağın üzerine asılmış dev bir gümüş kapı gibiydi. Ağaçların gövdelerinde kırmızı damarlar dolaşıyor, toprak ayaklarımın altında sıcak ve nemli bir şekilde hareket ediyordu.
Karşımda beyaz bir kurt duruyordu.
Bu kez hayvanın yüzünü net biçimde görebiliyordum. Gözleri gümüş rengindeydi. Göğsünde, derisinin altında parlayan siyah damarlar vardı.
Kurt konuşmadı. Yine de ne söylediğini anladım.
Kanını hatırla.
Geriye doğru adım attım. “Sen nesin?”
Kurt dişlerini gösterdi. Saldıracakmış gibi değil; bir uyarı gibi.
Bizi çağırdın.
“Ben kimseyi çağırmadım.”
Annen çağırdı. Sen kapıyı açtın.
Yerin altından zincir sesleri geldi. Arkama döndüğümde ağaçların arasında onlarca gölge gördüm. İnsan biçimindeydiler; fakat omuzları geniş, başları eğik, elleri pençeliydi. Hepsi beni izliyordu.
Beyaz kurt yaklaşarak burnunu boynuma uzattı. Nefesi sıcak ve vahşiydi. Korkuyla geri çekilmek istedim, fakat bacaklarım toprağa saplanmıştı.
Kurt, boynumun altındaki doğum lekesine baktı. O lekeyi çocukluğumdan beri taşıyordum: iç içe geçmiş iki hilal biçiminde koyu bir iz.
Mühür çatladı.
Derim yanmaya başladı.
İlk dolunayda uyanacaksın.
“Hayır!”
Uyanacaksın. İstesen de istemesen de.
Kurt çenesini açtı. Dişleri ay ışığında bıçak gibi parladı. Bağırarak uyandım.
Oda karanlıktı.
Bir süre nerede olduğumu anlayamadım. Soluk soluğa kalmıştım. Boynumun altındaki doğum lekesi zonkluyordu. Elimle dokunduğumda derimin sıcak olduğunu hissettim.
Dışarıdan bir dal kırılma sesi geldi.
Bu kez ses evin arka tarafından değil, ön bahçeden gelmişti. Pencereye yaklaşmadım. Aşağı inip koridordaki eski av tüfeğini hatırladım. Duvardan onu aldım. Tüfeğin dolu olup olmadığını bilmiyordum, fakat ağır metal gövdesi elimde bir güven duygusu yaratıyordu.
Kapıya doğru ilerledim.
Üç kez vuruldu.
Tok. Tok. Tok.
Nefesimi tuttum.
“Kim o?”
“Yolunuzu kaybettiniz.”
Ses genç bir erkeğe aitti. Derin, sakin ve rahatsız edici biçimde tanıdık bir sesti.
Kapıya yaklaşmadım. “Sizi tanımıyorum.”
“Tanımıyorsunuz.”
“Gidin.”
Kapının arkasından kısa bir sessizlik geldi. Ardından genç adam adımı söyledi.
“Elara Veyne.”
Tüfeği daha sıkı kavradım. “Adımı nereden biliyorsunuz?”
“Bu kasabada herkes birbirini bilir.”
“Ben daha yeni geldim.”
“Sen yeni geldin. Ama senin hikâyen yeni başlamadı.”
Tüfeğin namlusunu kapıya doğrulttum. “Ne istiyorsunuz?”
“Annenin evinde ne bulduğunu bilmek istiyorum.”
“Burası özel mülk.”
“Biliyorum.”
“Polisi ararım.”
“Telefonun çalışmıyor.”
Cevap vermedim. Yabancı bunu nasıl biliyordu? Pencerenin yanından geçip gitmiş olabilir miydi? Beni izliyor muydu?
Kapının altındaki aralıktan dışarıdaki gölgeyi gördüm. Adam kapının tam önünde duruyordu. Gölgesi uzun ve orantısızdı. Bir an için parmaklarının uçlarında sivri çıkıntılar varmış gibi göründü.
Gözlerimi kırptım.
Gölge normal bir insan eline dönmüştü.
“Bana adınızı söyleyin,” dedim.
“Lucien.”
İsim zihnimde garip bir yankı bıraktı. Sanki annem bu adı bir zamanlar söylemişti. Çok eski bir anının kenarında, yağmurlu bir akşamda, kapı eşiğinde bekleyen bir adam görüntüsü belirdi. O görüntüyü yakalamaya çalıştım, fakat anı sis gibi dağıldı.
Lucien kapının diğer tarafında konuşmaya devam etti.
“Bu gece ormana çıkmayın.”
“Bunu herkes söylüyor.”
“Çünkü orman bu gece aç.”
“Orman nasıl aç olabilir?”
“İçindeki şeyler uyanıksa açtır.”
Öfkeyle güldüm. “Beni korkutmaya mı çalışıyorsunuz?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden geldiniz?”
“Çünkü seni bulmadan önce başkaları seni bulursa, seni koruyamam.”
Bu cümle içimde beklenmedik bir öfke yarattı.
“Beni korumanızı istemedim.”
“İstemeyeceksin.”
“Beni tanımıyorsunuz.”
Lucien’in sesi ilk kez değişti. Sükûnetinin altında bastırılmış bir hırıltı duydum.
“Tanıyorum.”
Kalbim hızlandı. “Nereden?”
“Annen yüzünden.”
Kapının arkasındaki hava bir anda ağırlaştı. Lucien’in orada yalnız olmadığını hissettim. Belki bahçede başka insanlar vardı. Belki ağaçların arasında beni izleyen gözler bulunuyordu.
“Annem size ne yaptı?”
“Beni kurtardı.”
“Nasıl?”
“Bunu sana söylemesi gerekiyordu.”
“Öldü.”
Bu kelime kapının arkasında uzun süre asılı kaldı.
Lucien sonunda, “Biliyorum,” dedi.
“Cenazeye gelmediniz.”
“Gelemezdim.”
“Neden?”
“Bazı insanlar beni görünce annene ne olduğunu anlayabilirdi.”
“Annem nasıl öldü?”
Lucien cevap vermedi.
Bir adım daha yaklaştım. “Bana gerçeği söyleyin.”
Kapının arkasındaki gölge, neredeyse fark edilmeyecek kadar eğildi. Diğer taraftan gelen kokuyu ilk kez o zaman fark ettim: yağmur, toprak, duman ve yabani bir hayvanın sıcaklığı. Bu koku beni ürkütmesi gerekirken garip biçimde dikkatimi çekti. Sanki bedenimin bir parçası onu tanıyor, fakat zihnim tanımayı reddediyordu.
Lucien alçak sesle konuştu.
“Anneni insanlar öldürmedi.”
Parmaklarım uyuştu.
“Öyleyse kim?”
“Bizim içimizden biri.”
Evin dışından başka bir uluma yükseldi. Bu kez tek değildi. Uzak tepelerden, ormanın derinliklerinden ve kasabanın kıyısından cevaplar geldi. Sesler birbirine karıştı. Karanlıkdere’nin bütün gece boyunca sakladığı bir şey, aynı anda nefes almış gibiydi.
Kapının kilidine baktım.
“Lucien,” dedim. “Sen nesin?”
Cevap hemen gelmedi.
Sonra kapının ötesinde derin, ağır ve insan nefesinden fazla güçlü bir nefes duydum.
“Bunu yarın sabah sormanı umuyordum.”
“Şimdi soruyorum.”
“Şimdi cevap verirsem kapıyı açmayacaksın.”
“Belki de açmam.”
Lucien’in sesi karanlıkta kadife gibi yayıldı.
“Belki de açmamalısın.”
Nedenini bilmeden kapının koluna uzandım. Parmaklarım metale değdiğinde boynumun altındaki doğum lekesi yeniden yandı. Aynı anda kapının ötesinden Lucien’in sertçe nefes aldığı duyuldu.
Sanki o da bu yanmayı hissetmişti.
Geri çekildim.
“Git,” dedim.
Lucien bir süre sessiz kaldı. Sonra, “Sabah olduğunda meydandaki saat kulesine git,” dedi. “Nerya seni orada bekleyecek.”
“Nerya kim?”
“Annenin eski dostunun kızı.”
“Size neden güveneyim?”
“Güvenme.”
“Öyleyse neden dinleyeyim?”
Lucien’in cevabı, dışarıdaki rüzgârın arasında neredeyse fısıltı gibi kaldı.
“Çünkü bu gece seni izleyen tek kişi ben değilim.”
Ay bulutların arasından çıktı.
Kapının altındaki gölgede bir değişim gördüm. Lucien’in ayakları geriye doğru çekilirken gölge uzadı; ellerinin biçimi bozuldu, omuzları genişledi. Kısa bir süre sonra kapının ardında bir insan değil, dört ayak üzerinde duran devasa bir yaratık vardı.
Nefesim kesildi.
Gölge başını kaldırdı.
Kapının altındaki aralıktan iki gümüş göz bana baktı.
Sonra yaratık uzaklaştı. Taş zeminde pençelerin çıkardığı sesler birkaç saniye duyuldu. Ardından bir uluma yükseldi; diğerleri hemen cevap verdi.
Elimdeki tüfeği yavaşça yere bıraktım.
Çalışma odasına gittim. Masanın üzerindeki siyah kutuyu yeniden açtım. Gümüş kolye hâlâ oradaydı. Kırmızı taş ay ışığında canlı bir kalp gibi atıyordu.
Kolyeyi boynuma takmadım.
Henüz.
O gece annemin evinde ilk kez yalnız olmadığımı anladım. Duvarların ardında, zeminin altında ve ağaçların arasında birbirinden farklı nefesler vardı. Bazen biri yaklaşıyor, sonra geri çekiliyordu. Sanki görünmeyen bir topluluk evin çevresinde nöbet tutuyor, benim karar vermemi bekliyordu. Korkudan uyuyamıyordum; fakat korkumun altında başka bir duygu daha vardı. Bedenim, aklımın reddettiği bu dünyayı çoktan tanımış gibiydi. Bu düşünceyi kabullenmek, gördüğüm kurttan daha ürkütücüydü.
Fakat annemin notundaki uyarının bir emir değil, bir veda olduğunu artık anlamıştım.