Ofisteki saatler, Paris’ten döndüğümüz günden beri hep aynı ritimde akıp gidiyordu. O “henüz” kelimesinin bıraktığı umut, zihnimin en kuytu köşesinde duruyor, ama Aras’la her karşılaşmamda onun kontrollü tavırları bu umudu hem besliyor hem de boğuyordu. İşin garip yanı, onun soğuk duruşu beni kırmıyor, aksine daha çok anlamaya çalışmama sebep oluyordu. Sanki bir puzzle’ın eksik parçalarını arar gibi, her bakışında, her kelimesinde o eksikleri tamamlamaya çalışıyordum. Sabah ofise adım attığımda, koridorda yankılanan topuk seslerim bile bana gürültülü geliyordu. Masama geçip bilgisayarımı açtım. Ekranda açılan dosyalar, projeler, gelen mailler… Hepsi düzenli görünüyordu ama içimdeki karmaşayı hiçbir tablo düzenleyemezdi. Bir saat kadar çalıştıktan sonra kapının yanında bir hareket hissett

