2. Bölüm…
Hazal başını öne eğdi, utancı ve korkusu arasında nefesi sıklaşmıştı. Parmakları ürkekçe düğmelerine gitti, titreyerek çözmeye başladı. Her bir giysiyi çıkarırken içinde büyüyen çaresizlik, sessizce gözlerine yerleşiyordu.
Devran, olduğu yerden kımıldamıyor, sadece izliyordu. Gözlerindeki öfke azalmamıştı ama içinde, ne yaptığını sorgulayan bir duygu da kabarmaya başlamıştı.
Onu ne karısı olarak görebiliyordu, ne de bir eş gibi yakınlık duyuyordu. Kimdi ki bu kız? Onun hayatına bu kadar kolayca girip, kadını olacaktı?
Hazal, beyaz dizlerine kadar olan alt donuyla kalmıştı. Zayıf parmakları titriyordu yine de belinden tutup yavaşça onu da aşağı doğru sıyırdı.
Şimdi Devran Ağa’nın yani kocasının karşısında çırılçıplak kalmıştı.
Devran yavaşça yanına yaklaştı. Başına doladığı şala uzanıp onu da yere attı. Çok zayıf çelimsiz bir vücudu vardı. Yine de çok kadın bedeni görmüş bir erkek olarak ince uzun pürüzsüz bacaklarından gözünü alamadı. İncecik bir bel… belki avuçlarıyla tutsa parmakları birbirine değerdi. Ve dip diri yuvarlak göğüsleri. Oldukça tahrik edici bir şekilde dikiliyordu. Uçları kabarmıştı. Kasığında canlanma başladığında “Dön!” diye bir emir daha verdi.
Hazal korkusunu belli etmeden dönmeye başladı. Göğüsleri gibi poposuda yuvarlak ve dolgundu. Narin kürek kemikleri ve özellikle belinde ki gamzeleri çok kışkırtıcı duruyordu.
Devran farkında olmadan beğeniyle dudağını bükmüş iyice sertleşirken ona dokunmakla dokunmamak arasında kalmıştı. Sonra Hazal’ın iki yana ördüğü gür sarı saçlarına uzanıp örgülerin tokasını çekip yere attı. Yavaş yavaş örgüyü açtı. Uzun kıvır kıvır saçlar göğüslerini kapatacak şekilde yayılmıştı. Bir tutamını aldı. İpek gibi yumuşacaktı. Bir an onları koklamayı düşündü fakat vazgeçti. Geri dönüp yatak odasındaki koltuğuna oturdu. Bir süre çıplak kadını izledi. Sevişmek için çokta hevesli durmuyordu. Çünkü Hazal başını yere eğmiş hayatın ona getirdiklerini sorguluyordu. Daha ne kadar ezilebilirdi. Daha ne kadar kadınlığından utanabilirdi?.
Devran eliyle dizine vurup başını yerden kaldırmasını sağladı.
“Gel!” dedi.
Hazal bir an tereddüt etti ama sonra usulca birkaç adım attı. Devran’ın yanına yaklaştı. Onun dizine oturmasını istediğini anlıyordu yine de cesaret edemiyordu. Devran, onu bir hamlede kucağına aldı.
Hazal istemsizce irkildi. Kalbi göğsünde hızla atarken, gözleri büyüdü. Vücudu onun kollarında taş kesilmiş gibiydi. Ne itiraz edebildi ne de rahatlayabildi. Sadece nefesini tuttu.
Devran onun ne kadar hafif olduğunu zaten görüyordu. Zarif omuz başlarından dökülen saçlarını geriye doğru atıp şöyle bir baktı. Beğeniyle onu süzerken gözleri ister istemez Hazal’ın yüzüne kaydı. O loş karanlıkta, Hazal’ın gözlerindeki o mavi parıltıyı ilk kez seçebildi. Daha önce dikkat etmemişti.
Devran yavaşça elini uzattı. Parmağının ucu Hazal’ın yanağına dokundu. Soğuktu teni, ama dokunuşu... neredeyse şefkatliydi. Hazal’ın omuzları hafifçe titredi. Yıllarca ettiği duaların bu şekilde gerçekleşmesi garipti. Onunla evlenmeyi hayal etmekle kalmaz bunun için dua bile etmişliği vardı. Yine de bu dileğin hangi bedelle kabul edildiğini henüz bilmiyordu.
Devran’ın bir eli sırtında dolanırken diğer eli omuzlarından aşağı doğru kayıp memesinin birini avucunun içine aldı. Sonra diğerini. Bir sürek onları yavaş yavaş sevip, okşadı. Kabaran uçlarını parmaklarının arasında sıkarken Hazalın kalbi ağzında atıyordu. Aşağı kayan eli beline uzandığında, diğer eliyle kavrayarak tam da tahmin ettiği gibi, belinin iki elinin arasında kalan o zarif inceliğini ölçtü.
Devanın bundan hoşnut olarak elini Hazalın bacaklarında gezindi. Pürüzsüz ipek gibi teni vardı. Hafifçe bacaklarını aralamasını sağladıktan sonra kadınlığına doğru yaklaştı. Tüylüydü. Ne çok uzun ne çok kısa. Dudaklarını ayırıp vajinasına geldiğinde ıslandığını fark ediyordu.
Parmağıyla bir süre oynadı. Hazal tuhaf olmuştu. Boğazından sesler çıkmak istiyor ama çıkmaması için savaş veriyordu.
Onun bakışları ve dokunuşları altında eziliyordu. Bu kadar yakın olması nefesini daraltıyordu.
Devran’ın nefesi ise yanağında dolaşıyor, sıcaklığı tenine işliyordu. Tüm hücreleriyle hissediyordu adamı. Korkuyordu, evet. Çünkü daha önce kimse onu böyle tutmamış, böyle bakmamıştı.
Hazalın içinde sadece korku yoktu. Bir de merak vardı... Bu adamın içinde yanan neydi? Onu böylesine öfkeye boğan şey neydi? Hazal, onu ilk gördüğü andaki yüzünü hatırladı. Şimdiki hâliyle arasında çatık kaşlardan bir köprü olmuştu. Neydi içinde esen fırtına ve neden bu fırtınanın ortasında kendisini seçmişti?
Hazal bir an, içgüdüsel bir hareketle, elini kaldırdı. Parmakları Devran’ın gömleğine uzandı, ilk düğmeye dokundu. Yavaşça açıp ikinciye geçti sonra üçüncü.
Ve o an… her şey değişti.
Devran’ın gözlerindeki derinlik, bir anda yerini donuk, sert bir bakışa bıraktı. Zaman birkaç saniye için durdu sanki. Sonra gözlerinde öfke kıvılcımlandı. Suratındaki çizgiler sertleşti. Hazal’ın bileğini ani bir hareketle yakaladı.
“Ne yapıyorsun sen?” dedi. Sesi gür ve kırıcıydı. “Sen... bu uğursuz ellerinle bana dokunabileceğinin mi sanıyorsun.”
Hazal’ın gözleri büyüdü, nefesi göğsüne düğümlendi. Başını çevirmeye çalıştı ama Devran’ın bakışı onu esir ediyordu.
“Bana dokunmak bu kadar mı kolay?” diye sordu. “İlk kocanı da mı böyle öldürdün? Adamı çıldırtıp kalpten götürdün?”
Hazal’ın gözleri dondu. Bu kelimeler hançer gibi saplandı içine.
“Ne o sabrın kalmadı mı?” dedi Devran alayla. “Canın çok mu, sikilmek mi istiyor?“
Hazal geri çekildi. Bir tokat yemiş gibi sendeledi. Gözleri yere indi, sesi çıkmadı. Sadece yavaşça kucağından kalktı. Sırtını döndü. Başını eğdi. İçi kanamıştı. Elleriyle yüzünü kapatmak isterken, parmaklarının titrediğini fark etti. Tüm bedenini, görünmesin diye saklamak istiyordu.
Devran koltuğunda kalkıp iyice yaklaştı. Sesi hâlâ sertti, kalbinde yankılanan öfkeyi bastıramamıştı:
“Yatağa geç,” dedi. “Aç bacaklarını. Sana istediğini vereceğim. Doyacaksın yarrağa.”
Hazal, korkuyla itaat etti. Sorgulamadı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Gözleri bir noktaya takılıp kalmıştı. Artık düşünemiyordu. Hissetmeye mecali yoktu. O an, sadece geçip gitsin istiyordu.
Devran ellerini kemerine götürdüğü anda, kapı sertçe vuruldu.
Bir anlık sessizlik oldu, sonra “Bu terbiyesizlik ne!” diye kükredi Devran.
Kapının ardından Ahmet Kahya’nın boğuk sesi geldi:
“Ağam! Babanız... Hasan Ağa sizi hemen görmek istiyor. Acil dedi!”
Devran’ın gözleri kısıldı. Yüzündeki öfke, yerini şaşkınlığa ve tedirginliğe bıraktı. Ellerini önce yavaşça yanına indirdi. Sonra gömleğinin düğmelerini iliklerken gözleri bacaklarını kapatıp cenin pozisyonunu alan kadından ayrılıp kapıya yöneldi.
*~*~*~*~*~*
Hazal, Devran odadan çıkar çıkmaz tuttuğu nefesi bırakıp derin bir nefes aldı. İçine gömdüğü onca acı, boğazına kadar yükseldi bir anda. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu ama yapamazdı. Ağzını açsa, içinden kopacak fırtınayı kimse susturamazdı. Gözleri dolu dolu yatağından kalktı. Titreyen elleriyle soyunurken, kıyafetlerinin arasına sakladığı annesinin tülbentini buldu. Usulca burnuna götürüp kokladı. O tanıdık koku, içini dağladı. Gözyaşları artık yanaklarına süzüyordu.
Annesi yaşasaydı, belki böyle bir kaderin içine yuvarlanmazdı. Belki birileri satmak için değil, sadece sevmek için uzanırdı ellerine. Ama o öyle uğursuzdu ki… Bu hayata, daha ilk adımında, annesini öldürerek başlamıştı. Öyle dediler, öyle inandırdılar. Öyle büyüttüler. “Sen geldin, annen gitti” dediler yıllarca. Hazal, buna bile isyan edemedi.
Üzerine uzun alt çamaşırlarını geçirdi. İncecik atletin üstüne elbisesini giydi. Yatağa gitmek istedi ama Devran’a ne söyleyeceğini bilemediği için kıvrılıp koltuğa oturdu. Annesinin tülbentini yine burnuna dayadı. İçine çeke çeke kokusunu hapsetmeye çalıştı. Gözlerini kapadı, tülbentin arkasında annesinin onun sesini duymasını istedi. Bazı şeyleri yeniden yaşamaktan çok ama çok yorulmuştu. Daha 21 yaşındaydı. Bu yaşta bu üçüncü kocasıydı.
*^*^*^*^*^*^*^
Diğer tarafta, Hasan Ağa odasında yatağının içinde oturmuş, öfkeden titreyen ellerini dizlerine bastırıyordu. Odada sadece lambadaki solgun ışık, yüzündeki kırışıklıkları belirginleştiriyordu. Yıllar önce dimdik duran o beden, şimdi belden aşağısı tutmaz haldeydi. Bir yıl önceki o uğursuz patlama, büyük oğlu Cemil’in canını almış, kendi bedenini yarı yarıya toprağa gömmüştü.
O günden sonra Kervancıoğlu ailesinin yükü, arazilerin, evin, toprağın, aşiretin tüm sorumluluğu Devran’ın omuzlarına kalmıştı.
Karşısında dimdik duran oğluna… öfkeyle bakan, burnu Kaf Dağı’nda, kendini herkesten yukarıda gören, burnundan kıl aldırmayan oğluna…
Hasan Ağa, “Sen bu evin oğlusun! Bu toprağın sahibisin! Böyle mi örnek olacaksın herkese ha?” diye bağırdı, sesi odada yankılandı. “Ben burada canımdan geçmişim, abinin emaneti duruken… Sen kalkıp kim olduğu belli olmayan dul bir kadını ‘karım’ diye konağa getiriyorsun!”
Devran’ın başı her zaman olduğunu gibi dimdikti. Ne babasının sert bakışlarından kaçtı ne de sesinden ürktü. Gözlerinin içi öfkeyle parlıyordu ama içinde taşıdığı bir başka ateş vardı. -babasını bu hale getiren o patlamanın, o kaybın, o acının ateşi-
Hasan Ağa, öfkesini bastıramadan konuşmaya devam ediyordu.
“Zişan kızım söylemese, evlendiğinden haberim olmayacaktı! Gizli gizli yapılan işten hayır mı gelir Devran? Sen benim sözümü, bu çatının töresini nasıl çiğnersin?”
Devran bir adım öne çıktı. Gözlerini babasının gözlerinden hiç ayırmadan konuştu:
“Gizli saklı işim yok baba. Sabah gelip elini öpecektik. Sadece… bu saatten sonra huzurunu bozmak istemedim. Saygımdan sustum.”
Hasan Ağa başını iki yana salladı. Yorgun, bitkin her şeye rağmen gururla örülü ses tonuyla mırıldanıyordu.
“Saygı öyle olmaz Devran… Evlat, babasını arkasından iş çevirmeden onurlandırır. Cemil yaşasaydı böyle mi olurdu?”
İşte o an, Devran’ın içinde bir şey yerinden oynadı. Ağabeyi Cemil’in adı geçince gözlerinde bir gölge belirdi.
“Cemil’in yaşamasını benden çok kim isterdi baba?” dedi boğuk bir sesle. “Ama sen hâlâ onun öldüğü o patlamayı kaza sanıyorsun. Ben sanmıyorum. O gün sadece ağabeyimi değil, seni de öldürmek istediler. Bu evin erkeklerini hedef aldılar.
Odayı ağır bir sessizlik kapladı. Hasan Ağa’nın gözleri bir noktaya sabitlendi, dudakları titredi. Sonra başını kaldırdı, sesi bu kez daha yorgun, daha kırgındı:
“Peki ya Zişan? Ben o kıza söz verdim Devran. Babasının evine dönmesin diye kolundan tuttum, ‘Devran’a alacağım seni’ dedim. Senin yerin burası dedim…”
Devran bir adım daha yaklaştı. Gözlerini babasının gözlerine dikerek konuştu:
“Ben de size ne dedim baba? O benim yengem dedim. Abimin emaneti dedim. Asla karım olmayacak dedim. Bu sözümden de dönmem dedim.”
Hasan Ağa’nın omuzları çöktü. Dudaklarının kenarı titredi, gözlerini kapattı bir an. Sonra yeniden konuştu, sesi bu kez daha kaygılıydı:
“İyi de şimdi ne olacak? Zişan’ın ailesine mahcup olacağız. Onlara borcumuz var Devran. Muharrem… o adam matemine saygıdan susuyor. Ama şimdi evlendiğini duyarsa… bu iş biter. Bize verdiği ne varsa, hepsini ister. Bunu kaldıramayız. Batarız. Kervancıoğlu aşiretinin adı lekelenir. Bu işin sonu felaket olur oğlum… yapmasaydın. Böyle yapmasaydın Devran’ım.”
Devran dişlerini sıktı. Gözleri parladı. Babasının sözüne karşı yine de sesini yükseltmedi. Sadece bir adım daha yaklaştı, kelimeleri tane tane, sanki her biri bir yeminmiş gibi döküldü dudaklarından:
“Kimsenin beş kuruşu kalmayacak bizde. Onların verdikleri neyse, hepsini bir bir ödeyeceğim. Sen merak etme baba. Muharrem bize borç vermedi, ömür boyu sırtımızda kambur gibi taşıyalım diye yük verdi. Ben onun neyin hesabını yaptığını, nasıl çıkarcı bir adam olduğunu bilmiyor muyum sanıyorsun? O adam, verdiği her şeyi günü gelince önümüze koymak için verdi. Şimdi de kızını kullanıp bizi köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.”
Derin bir nefes aldı, gözlerini babasının gözlerinden ayırmadan devam etti:
“Zişan benim yengemdir. Hep de yengem olarak kalacak. İster bu evde kalır, ister gencim deyip Nevin’i, abimin emanetini bırakıp çekip gider babasının evine...”