3. Bölüm (sarı çiçekli elbise))

2267 Kelimeler
3. Bölüm (sarı çiçekli elbise) Zişan, kapının hemen ardında durmuş, içeride konuşulanları dinliyordu. Sesler boğuk ve anlaşılmazdı ama Devran’la Hasan Baba arasında geçen konuşmanın satır araları yeterince açıktı. Devran, ısrarla kendisini almayacağını söylüyordu. “Sen öyle san Devran Ağa,” dedi, dişlerinin arasından. “Bende senin koynuna girmesini bilirim.” Yüzüne her zamanki gibi zarif görünümlü sinsi bir tebessüm yerleştirdi. Ama içindeki öfke artık taşmaya hazırdı. Ona olan saplantısı… damarlarında dolaşan bir zehir gibi tüm bedenine yayılıyordu. Hasan ağanın kapısı açıldı. Devran, sert adımlarıyla dışarı çıktı. “Devran Ağam,” dedi Zişan, iğne gibi ince bir sesle. Devan Zişan’ın kendilerini dinlediğini anlamıştı. Zaten bunu ondan beklerdi. Aski şaşırtıcı olurdu. “Ne istiyorsun Zişan?” diye soğuk sesiyle sordu. “Biz bu kaderin içine doğduk. Bu toprağın adetlerini, törelerini sen de, ben de gayet iyi biliyoruz. Sen o uğursuzu ‘karım’ diye getirip bu eve sokmuş olabilirsin ama bu bizim yazgımızın önüne geçemez. Ben bir ağa kızıyım; ne kuma olurum, ne de kumaya razı gelirim! Hevesin geçene kadar tut. Sonra nasıl getirdiysen, öyle sessiz sedasız gönder onu. Unutma, bizim kaderimiz birbirine bağlı. Eğer ben bu evden gidersem, bu sizin adınıza bir utanç olur. Ve babam bunu asla affetmez.” Sözleri zehir gibiydi. Her cümlesi ince ince hesaplanmış, gözdağı vermek için seçilmişti. Çünkü biliyordu ki, arkasında güçlü bir baba ve sarsılmaz bir aşiret vardı. Devran hiçbir şey söylemedi. Sadece yüzüne baktı; o sinsi ve her zaman ölçülü kalan ifadesine. Gözlerinde ne pişmanlık ne de utanma vardı. Yumruklarını sıktı, boğazından geçen sözcükleri yutkundu. Ardını dönüp terasa çıktı. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Mezopotamya’nın karanlığı, önünde sonsuz bir sessizlik gibi uzanıyordu. Bir sigara yaktı. Dumanla birlikte düşüncelerinin dağılacağını sandı ama olmadı. Her nefeste, günün ağırlığı biraz daha çöktü omuzlarına. …… Önce babasıyla konuştuklarını düşündü. Sonra elindeki tükenmiş sigarayı yere bastırıp bir tane daha yaktı. Bu kez Zişan’ın söyledikleri yankılandı zihninde… Sonra Devran’ın düşünceleri bir anda yatak odasında, bıraktığı kadına kaydı. İki büklüm görüntüsü hâlâ gözlerinin önündeydi. Onu ilk gördüğü ana gitti. Dün, annesinin mezarı başında siyahlar içindeydi Hazal. Yanında abisi Şehmuz vardı. Sessiz, başı önünde, ürkek bir kuş gibi… Devran da arkadaşı Yılmaz’la birlikte mezarlığa gelmişti. Abisi Cemil’in mezarını ziyaret ediyorlardı. Tam bir yıl olmuştu toprağa vereli… İçinde hâlâ sızlayan o boşluğu bastıramıyordu. Cemil, gençliğine, yıllar sonra kavuştuğu çocuğuna bile doyamadan gitmişti. İşte bu yüzden, Devran zaman zaman kızıyordu ona. Neden daha dikkatli olmadın, neden bizi böyle yarım bıraktın, diye… Yılmaz, Devran’ın en yakın dostuydu. Aynı zamanda Şehmuz’u da tanırdı. Zamanında onu bazı pis işlerde kullanmışlığı vardı. Para için yapmayacağı şey yoktu Şehmuz’un. Para edeceğini bilse hiç acımaz anasını bile satardı. Mezarlıkta Şehmuz Yılmaz’ı görünce hemen yaklaştı. Saygıyla selam verdi. Sonra Devran’a döndü. “Ağam siz de mi buradaydınız? Başınız sağ olsun, acımız hâlâ içimizde sabrınız bol olsun,” dedi. Ardından sanki büyük bir iyilik yapıyormuş gibi, “Bizim Hazalı da annesine getireyim dedim, garibin mezarını ziyaret etsin,” diye ekledi. Kısa bir açıklamayla, durumu anlatma çabasına girdi. Yılmaz ise,“Tamam Şehmuz, sizin de başınız sağ olsun,” diyerek onu çok konuşmadan başlarından gönderi. Devran ‘ın bakışları Hazal’ın üstündeydi. Siyahlar içinde sessiz, ince yapılı, başı önünde duran o kızı… Yılmaz, Devran’ın bu ilgisini hemen fark etti. Göz ucuyla ona bakarken alçak sesle konuşmaya başladı: “Şehmuz’un kardeşi Hazal… Anası onu doğururken ölmüş. ‘Uğursuz gelin’ derler ona. İlk kocasını, gerdek gecesinin sabahında ölü bulmuşlar. Adam kalp krizi geçirmiş. İkinci kocası da hemen ölmüş ama tam ayrıntılı bilemiyorum. Düşün yani… Kadını nikâhına alan, ona dokunan 24 saat bile yaşamıyor. Tık deyip gidiyorlar. Böyle olunca da ‘uğursuz gelin’ diye dolanıyor hikâyeler. Ama yazık… Hiç konuşamıyormuş. Sessiz, sakin bir şeye benziyor. Baksana şuna, nasılsa garip görünüyor.” Devran aslında bu hikâyeyi daha önce de duymuştu ama o zaman pek ilgisini çekmemişti. Bugün ise Hazal’ın sessizliğini, gölgede kalmış çaresizliğini seziyordu. Şehmuz, kardeşinin omzundan tutup sertçe silkeledi: “Yeter artık. Öldürdüğün anana oku oku bitiremedin. Kalk! Uğursuz! Şehre gelmişken görmem gerekenler var. Burada seninle, ölmüş ananla vakit geçiremem.” Onu bir yandan itekleyerek yürütüyor, bir yandan da erkeksi sertliğini sergilemeye çalışıyordu. Sanki günahkâr birini yola getiriyor gibi bir tavır… Neticede Yılmaz da, Devran da gözlerini dikmiş izliyorlardı. Onların önünde aklınca erkeklik gösterisi yapıyordu. Şehmuz’un, Hazal’ı ayda bir kez annesinin mezarına getirme sebebi aslında bambaşkaydı. Bu ziyareti, rahmetli babasına verdiği sözü yerine getirmek için yaptığını dile getiriyordu ama Altındağ’tan sebep elbette farklıydı. Eğer bu işten kendine bir çıkar sağlamayacak olsaydı, zahmete girip bunu yapmazdı. Mezarlığı bahane ederek şehre gelip biraz vakit geçirmek ve evdeki kadına “Tüm gün mezarlıktaydım,” diyebilmek, onun için yeterince cazipti. Devran, yüzünü bile doğru düzgün göremediği kızın haline, sessizliğine, çelimsizliğine bir süre daha dikkatle baktı. Ardından Yılmaz’a döndü: “Zehra’ya da uğrayalım,” dedi. Adımları, yakın mesafedeki Zehra’nın mezarına yöneldi. Zehra, Cemil’i kaybettikten yalnızca üç ay sonra, karnı burnundayken bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Şimdi o da, tıpkı abisi gibi cevapsız sorularıyla o toprağın altında yatıyordu. Rüzgar, mezar taşının etrafında usulca dolaşıyordu. Mezranın üzerine ekilen çiçekler tutmuş, hatta açmak üzereydiler. Devran, dizlerinin üzerine çökmüş, taşın üzerindeki isme bakıyordu: —Zehra Kervancıoğlu — “Zehra…” dedi sessizce. “Ben geldim.” Devran, Zehra’yla ailesinin uygun görmesiyle evlenmişti. Ne büyük bir aşk vardı aralarında, ne de tutkulu bir başlangıç… “Zehra’yla evleneceksin,” denmişti. O da evlendi. “Oğlum, senin gönlün ne ister?” diye soran olmamıştı. Zaten; Devran’ın gençliği, önce okulda, sonra babasının yanında işleri öğrenmekle geçerken birini sevmeye fırsatı bile olmamıştı. Zehra iyi bir kadındı. Sessiz, ağırbaşlı, kendine düşkün ve anlayışlı. Devran da zamanla alışmış, hatta sevmişti onu. Birlikte bir düzen kurmuşlardı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ta ki Zehra değişene kadar… Başlarda fark edilmesi zordu bu değişimin. Belki de Devran görmek istememişti. Hamile kaldığında gözlerinde başka bir ışık belirdi Zehra’nın. O ışık, zamanla bir gölgeye dönüştü. Zehra’nın yüzü artık hiç gülmüyordu. Karnındakini bile istemiyor gibiydi. Bazı şeyler sessizce geri dönülmez biçimde kopuyordu. Sürekli yorgun hissediyor, sessizliği huzur değil huzursuzluk taşıyordu. Geceleri daha çok uyuyor, gündüzleri hiçbir şey yapmak istemiyordu. Devran’a dokunmayı bırakmıştı çoktan. Seviştiklerinde bile sanki acı çekiyor gibi davranıyordu. Aynı odada bile kalmak istemiyordu Devran’la. Gözlerindeki bakış yabancıydı artık. Soğuk, uzak, kırıcı… Her konuşma bir tartışmaya, her gündelik mesele büyük bir kavgaya dönüşüyordu. Eskiden sessizliğiyle huzur veren Zehra, artık hiç susmayan biri olmuştu. Her şeye laf yetiştiriyor, her şeyden şikayet ediyor, evin içinde diken üstünde bir hayat kuruyordu. Devran ne olduğunu anlayamıyordu. Geceleri uyanıp yüzüne bakıyor, tanıdığı kadını hatırlamaya çalışıyordu. Bu kadın Zehra mıydı? Yoksa o başından beri böyle miydi de görmek istememiş miydi? Bilemiyordu… Devran, mezardan avucuna aldığı toprağı usulca rüzgâra savururken gözlerinin önünde bir anı belirdi. Her şeyi susturan, içini yumuşatan bir anı… Zehra, onun aldığı sarı çiçekli beyaz elbiseyi giymişti o gün. Evin terasında ayakları çıplak, rüzgâr saçlarını dağıtırken eteklerini hafifçe savuruyordu. Etrafında dönüp durmuş, çocuk gibi sevinçle, “Nasıl olmuşum? Ben bayıldım,” demişti. Gülümsemesi öyle içtendi ki… yüzündeki mutluluk insanın kalbine işliyordu. Yalnızca huzur. Yalnızca Devran’a dönük, yumuşacık bir sevgi. Devran şimdi o anı düşündükçe biliyordu… Zehra’yı hep öyle hatırlayacaktı. Ne son zamanlardaki öfkesi, ne geceleri yüzünü çevirmesi, ne de bitmek bilmeyen tartışmaları kalacaktı geriye. Sadece… sarı çiçekli elbisesiyle, rüzgar saçlarını savururken, güneşin altında parlayan o gülümseme. “Sen hep öyle kalacaksın, Zehra,” dedi kısık bir sesle. Devran o akşam eve geldiğinde, konakta sessiz bir kalabalık vardı. Cevdet Hoca, merhum Cemil için Mevlüt okuyordu. Dualar eşliğinde, hüzünle dolu bir ortam hakimdi. Mutfağın önünde tepsiler dizilmiş, helvalar, pilavlar hazırlanmış, gelen misafirlere dağıtılıyordu. Herkes bir şekilde Cemil’i anıyor, ruhu için bir dua gönderiyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes çekilmişti. Devran koridorda ağır adımlarla yürürken, annesi Dilşat Hatun bir köşede onu bekliyordu. Siyah gözleri ifadesizdi. Devran daha bir şey demeden annesi önünü kesti ve, “Toprağa gömdüklerimizin üzerinden yeteri kadar zaman geçti,” dedi. Sesinde baskı vardı. “Artık Zişan’ın bu evde kalması için nikahına alman gerekiyor.” Devran başını başka yöne çevirdi. O, böyle konuşmaların açılmasını bile istemiyordu. annesi devam etti: “Kaçıp duruyorsun Devran. Bundan kaçamazsın. İnsanlar konuşmaya başlamadan sen görevini bil. Zişanı nikahına al. Yoksa arkamızdan kötü konuşacaklar. Olmaz… Biz bu aşiretin adını milletin diline düşüremeyiz.” Devran, annesinin söylediklerine tek kelime etmedi. Sadece uzun uzun bakışlarıyla bunun olmayacağını anlatmak istedi ve sessizce odasına çıktı. O gece gözünü tavana dikip sabaha kadar düşündü. Zihni, karanlık bir kuyunun içindeki taşlar gibi, birbiriyle çarpışan düşüncelerle doluydu. Sabah olduğunda ise artık bazı şeyler yerli yerine oturmuştu kafasında. Şirkete uğrayıp gerekli işleri halletti. Masasına oturur oturmaz Yılmaz’ı aradı. “Ne yapıyorsan bırak, hemen buraya gel,” dedi. Yılmaz, Devran’ın bu tonunu tanıyordu. Kendinden emin fazla keskin. Çok geçmeden geldi. Arabaya biner binmez Devran, “Şehmuz’un nerde oturduğu biliyor musun?” diye sordu. “Evet Er köyünde…” “Tamam, gidiyoruz,” *~*~*~*~* Devran’ı dalıp gittiği düşüncelerden cebinde titreşen telefon çıkardı. Cihazı çıkarıp ekrana baktı. Arayan, adamlarından Mahmut’tu. Telefonu açtı. “Söyle Mahmut,” dedi sakin bir tonla. Karşıdan gelen haberle birlikte yüzünde belli belirsiz bir kıpırtı oluştu. “Demek mallar geldi… Hem de beklediğimizden daha hızlı. Güzel.” Mahmut’un sesi telefonda netti: “Ağam, mallar sınırdan kolaylıkla geçmiş. Bizim depoya ulaşmış bile. Ben şimdi geçiyorum yanlarına.” “Tamam. Ben de geliyorum. Onları kendim görmek istiyorum,” dedi ve telefonu kapattı. Sonra merdivenlere yönelip odasına çıktı. Ceketini almak için içeri girdiğinde Hazal’ı koltukta kıvrılmış halde buldu. Yaklaştığında genç kızın uyuduğunu fark etti. Solgun yüzünde huzurdan çok yorgunluk vardı. Önce hiçbir şey demeden ceketini aldı, giydi. Silahını beline yerleştirdi. Tam kapıdan çıkacakken durdu. Geri dönüp Hazal’ı kucağına aldı, yatağa taşıdı. Sessizce üzerine bir örtü örttü. Bir an durdu, baktı. Sonra başını çevirip hızla odadan çıktı. Bunu neden yaptığını kendisi de bilmiyordu. *~*~*~*~*~* Hazal, sabah gözlerini araladığında kendini yatakta buldu. Nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Dünkü geceden sonra zihni yine kapanmış olmalıydı. Bazen öyle oluyordu; yaşadığı şeyler ağır geldiğinde vücudu kendini korumaya alıyor, baygınlıkla kendinden geçiyor, adeta kopuyordu hayattan. Derken bir kapı sesi duyuldu. Ardından kapı yavaşça aralandı ve içeriye Zişan girdi. Devran Ağa’nın evde olmadığını bildiğinden oldukça rahattı. Sabah Muazzez söylemişti; Devran gece geç vakitte çıkmış, hâlâ da dönmemişti. Zişan, yüzüne tatlı bir tebessüm yerleştirerek içeriye adım attı. “Günaydın gelin ağam… Nasılsınız bugün?” diye sordu, sesi yumuşaktı. Hazal birkaç saniye afallayarak baktı kadına. Birinin ona bu şekilde halini hatırını sorması, gülümseyerek yaklaşması ne kadar da yabancıydı artık. Yutkundu, bir şey diyemedi. Zişan, Hazal’ın dün giydiği elbisenin hâlâ üzerinde olduğunu fark edince keyfi daha da yerine geldi. İçinden, “Demek geceyi böyle geçirmiş,” diye geçirdi. Yine de olayın tamamını bilmiyordu. Öğrenmek için can atıyordu. Bu yüzden, “Bu evde gelinin ilk banyosunda yardımcı olmak adettendir, Muazzez’in yerine ben geldim. Benden rahatsız olur istemezsen onu da çağırabilirim” dedi nazikçe, elini uzattı. Hazal başıyla onayladı. Ne söyleyeceğini bilemediği için sessizce kadının elini tuttu. Zişan onu destekleyerek yataktan kaldırdı. Birlikte banyoya geçtiler. Zişan, onu elleriyle soyarken göz ucuyla her ayrıntıyı süzüyordu. Hazal’ın üzerindekileri çıkarırken, iç çamaşırına göz attı ve kendini gülmemek için zor tuttu. “Devran Ağa’nın karşısına bu donla mı çıktı yani?” diye geçirdi içinden alaycı bir şekilde. Eğer Devran bu kızı istemiş olsaydı, bu çirkin donu çoktan yırtıp atardı. Demek ki, düşündüğü gibi aralarında bir şey olmamıştı. Zişan, aklından geçenleri belli etmemeye çalıştı. Sessizce küveti doldurdu, içine güzel kokulu sabunlar kattı. Köpükler suyun üzerinde yavaş yavaş çoğalırken Hazal’ı dikkatle içeri yerleştirdi. Suyun buharı banyoyu sararken Hazal’ı elleriyle yıkadı. Tüm bedenini dikkatle kontrol etti, ince ince inceledi. Ne bir morluk ne de bir iz vardı. Aradığı, tahmin ettiği gibi bir iz bulamamıştı. Hazal ise gözlerini kapatmıştı. Suyun ılıklığında dinlenmeye çalışıyor, böyle sıvacık suyun içinde her yer güzel kokarken banyo yapmak. Ona rüyada hissettirdi. Ve Hazal’ın zihninde Zişan’a dair kötü hiçbir düşünce yoktu. Onun tek bildiği, uzun zamandır ilk defa biri ona iyi davranıyordu. Banyodan çıktıktan sonra Hazal, havluyu omzuna alıp aynanın karşısına geçti. Sessizce saçlarını taramaya başladı. Her hareketi yavaştı, hâlâ kendine tam olarak gelememişti. Az sonra Zişan kendi odasından elinde bir elbiseyle döndü. Beyaz zemin üzerine küçük sarı çiçekler serpilmiş, dikkat çekici bir elbiseydi. “Bunu sana getirdim gelin ağam, çok yakışacak,” dedi. Hazal teşekkür edercesine başını eğdi. Zişan yanına yaklaştı, elindeki tarağı nazikçe aldı. “Bırak, ben tarayayım,” diye mırıldandı. Hazal itiraz etmeden sandalyesine oturdu. Zişan, saçlarını büyük bir özenle taramaya başladı. Ama içinden geçenleri sadece kendi biliyordu. Hazal’ın bu kadar güzel ve saf oluşu, içinde bastıramadığı kıskançlığı daha da körüklüyordu. Gülümseyerek saçlarının arasından geçirdiği tarakla aslında bir planı şekillendiriyordu. Bir süre sonra elini Hazal’ın yanağına koydu. “Yüzüne biraz renk verelim ha? Böyle solgun kalmasın. İzninle,” dedi. Hazal, alışkın olmadığı bu yakınlığa biraz çekinerek başını salladı. Zişan, çantasından çıkardığı eski bir makyaj paletinden birbirine uyumsuz renklerle göz kapaklarını boyadı. Fazla parlak bir far, altına sürülen kalın bir siyah, yanağa aşırı belirgin bir allık… En son, dudaklarına neredeyse fosforlu sayılabilecek bir kırmızı ruj sürdü. Hazal aynaya baktığında garip bir şekilde yabancılaştı kendine ama bir şey söylemedi. Zişan, aynada kendi eserine bakarken mest olmuş gibi davranıyordu. “Ay, öyle güzel oldun ki anlatamam. Çok güzel oldun! Değil mi ama? Aman Allah’ım bakar mısın şu güzelliğe” diyerek Hazal’ın omzuna hafifçe dokundu. Onun şaşkın yüz ifadesini fark etmiyor gibi davrandı, aslında fazlasıyla farkındaydı. Sonra getirdiği elbiseyi eline aldı. “Şimdi de bunu giyelim, tam oldu mu oldu,” dedi. Hazal’ı elbiseye yerleştirirken adeta bir bebeği giydirir gibi özenliydi. Elbise Hazal’ın üzerine biraz bol gelmişti kemerle bu bolluğu kapattıklarında bu sefer gerçekten çok yakışmıştı, Zişan bunu da biliyordu. Saçlarını iyice kabarttı, elleriyle havalandırarak açtı. Her şey abartılıydı. Ama Hazal, tüm bu hazırlığı bir iyilik zannetti. “Hadi artık… Kahvaltı için hazırsın. Ben aşağı iniyorum, sen de gelirsin olur mu?” dedi ve arkasına bile bakmadan odadan çıktı. Hazal aynaya baktı. Yüzündeki makyaj ona ait değilmiş gibi hissettirdi. Ama biri onunla ilgilenmişti, biri onu güzel yapmaya çalışmıştı. Uzun zamandır ilk defa biri onunla bu kadar vakit geçirmişti. Ve o, tüm bu ilgiyi içten sanacak kadar masumdu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE