4. Bölüm. (Helva)

2140 Kelimeler
4. Bölüm Hazal, Zişan’ın odadan çıkmasıyla yalnız kalınca, kalbinin tam ortasında ansızın büyüyen bir boşlukla doğruldu. Zihninde en kötü ihtimaller dolanıyordu. Neden Devran yoktu? Başka bir odada mı kalmıştı? Yoksa… İçine tanıdık bir ağırlık çöktü. Sanki hayat bir kez daha uğursuzluğunu yüzüne vurmuştu. Üzerinde taşıdığı görünmez bir lanet, gittiği her yere karanlık getiriyordu. İçinde büyüyen o ağır korku giderek daha da belirginleşti. Gözleri kapıya takıldı. Yatağın kenarında oturmuş, kalbinin atışlarını bastırmaya çalışıyordu. Korkuyordu. Ya Devran’a da bir şey olduysa? Ya… o da öldüyse? Bu düşünce içini delercesine sarsarken gözleri doldu. Nefesi hızlandı, boğazı düğümlendi. Dakikalar sonra yatak odasının kapısı vurulunca, Hazal korkuyla sıçradı. “Gelin ağam…” diyen Muazzez’di. Yirmi bir yaşındaydı Hazal. Ve bu, onun üçüncü hanım ağa oluşuydu. Ne trajik bir tesadüftü bu; ne kader, ne sınav! Sanki hayat, ona hep aynı rolü veriyor, ama sahneyi her seferinde daha karanlık yapıyordu. Muazzez’in sesi devam etti: “Devran ağam sizi kahvaltıya çağırıyor.” Devran’ın adını duyunca, Hazal’ın içinde ansızın bir sıcaklık yayıldı. Demek ki yaşıyordu. Şükür… Şükür ki üzerine yapışıp kalan uğursuzluğu ona da uğramamıştı. Hafifçe gülümsedi. Aynanın karşısına geçti. Hiç kendisi gibi durmuyordu. İçi hâlâ tuhaftı, ama Zişan’ın iyi niyetine karşı saygısızlık ederse belki de cezalandırılırdı. Fazla kabaran saçlarını eliyle bastırdı, üzerini düzeltti. İçinde azıcık da olsa sevinçle odadan çıktı. Aşağı inerken ayakları titriyordu. Kahvaltı masası yine dünkü gibi kalabalıktı. Devran başını telefona gömmüş, dünyadan kopmuş gibiydi. Yanında oturan Dilşat Hatun bir şeyler söylüyordu ama onu dinleyen yoktu. Hazal, merdivenlerden terasa doğru inerken ilk büyük görümcesi Revi’yi gördü. Revi tepkisizdi; sadece bakışları Hazal’ın üzerinde donup kalmıştı. Sonra Hena’yı fark etti. Dudaklarını birbirine bastırarak gülümsemesini gizlemeye çalışıyor, Hazal’a bakmamak için başını eğiyordu. Çünkü bakarsa, kahkahayı tutamayacağını biliyordu, ve ağabeyi Devran’ın yanında bu hiç hoş karşılanmazdı. Zişan, bebeğini usulca sallarken, “gelin ağam, gel,” dedi. Öyle nazik ama bir o kadar da kinayeli bir sesle söylemişti ki… Onu fark etmeyenlerin bile dikkatini çekmiş, bakışlar bir anda Hazal’ın üzerinde toplanmıştı. Hazal, titreyen dizleriyle adım attı. Üzerine çevrilen gözleri hissediyordu. Yargılayan, küçümseyen, merak eden… Ama en yakıcı olanı Devran’ın bakışlarıydı. O ela gözler, bir an telefondan kalktı ve Hazal’ı tam ortasından delip geçti. Hiçbir şey söylemeden yerinden kalktı. Kalabalığın ortasında, Hazal’ın bileğinden tuttu ve herkesin gözleri önünde onu peşinden sürüklercesine götürdü. Odaya girer girmez kapıyı hızla kapattı. Ve bir anda… Hazal kendini yerde buldu. Dizleri öyle sızlamıştıki yüzülüp kanamış bile olabilirdi. Ne olduğunu anlayamadan Devran üzerine yürüdü. Öfkeden delirmiş gibiydi. Adeta gözlerinden ateş fışkırıyordu. “Sen…! Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu elbiseyi nasıl giyersin? Şu saçının başının haline bak! Kendini maymuna çevirip nasıl karşıma çıkarsın? Beni mi küçük düşürmek istiyorsun?” Hazal’ın üzerindeki sarı çiçekli elbiseyi hışımla parçaladı. Kumaş, nefret dolu ellerinde lime lime olurken Hazal donakalmıştı. Dizlerini karnına çekmiş, bir köşeye sinmişti. Kalbi göğsünde çırpınıyor, gözyaşları gözbebeklerinde titriyordu. “Bu elbise…” dedi Devran, birden durarak kumaşın desenine bakarken. “Bu…” Sesine tiksinti sinmişti. “Bu, Zehra’nın elbisesi! Sen… sen bunu nereden bulup giydin, ha?” Devran, pencerelere yöneldi, o kadar sinirliydi ki camı açarken elleri titriyordu. “Muazzez! Rojda’yı gönder buraya!” diye bağırdı. Devran, yatak odasının içinde sinirle bir ileri bir geri dolanıp dururken Hazal hâlâ kıpırdayamıyordu. Sadece başını öne eğmiş, sessizce ağlıyordu. Nefesi burnundan değil, yüreğinden çıkıyor gibiydi. Acı, bedeninin her yerine yayılmıştı. Kapı aralandı. Rojda içeri girdi, sakin ve çekingen adımlarla. “Buyur ağam,” dedi usulca. Devran, gözlerinin içine bakarak konuştu: “Bundan sonra bu kadın senden sorumlu. Ne giyer, nasıl durur, saçı başı ne hâlde olur… hepsine sen bakacaksın. Anladın mı?” Sonra hiçbir şey demeden odadan çıktı. Hırsı kapıdan almak istercesine ardından kapıyı çarptı. İçerideki iki kadında kapı sesiyle sıçradı. Rojda, Hazal’a yaklaştı. Elini uzattığında, Hazal kendini geri çekti. Korkmuştu. Her dokunuş can acıtacak gibiydi artık. “Korkma,” dedi Rojda. “Benden sana kötülük gelmez. Ama… neden bu elbiseyi giydin? Zehra’nın eşyalarına kimse dokunmazdı… nerden buldun bunu?” Hazal usulca başını kaldırdı. Gözleri şişmişti. Cevap vermeye mecali yoktu. Başını yavaşça iki yana salladı. “Başka kıyafetin yoktu, değil mi?” dedi Rojda. “Dünden beri fark ettim zaten… Arabadan da bir şey indirmediler.” Hazal’ın gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. Rojda eğildi, yüzünü tuttu. “Ağlama. Artık bana emanetsin. Bundan sonra her zaman yanında olacağım. Her şeyin üstesinden birlikte geliriz.” Nazikçe kolundan tuttu, banyoya götürdü. Makyajını temizledi, usulca saçlarını tarayıp ördü. Kendi kıyafetlerinden sade , dikkat çekmeyecek bir şeyler buldu. Onu güzelce giydirdi. Hazal, aynaya baktığında hâlâ aynıydı. Yüzüyle bütünleşen mutsuzluğuda yerli yerinde duruyordu. “Hazırsın artık. Hadi kahvaltıya çıkalım,” dedi Rojda sonra. Hazal başını iki yana salladı. Çıkmayacaktı. Çıkacak gücü yoktu. Ne yüzüne bakıp laflarını esirgemeyenlerin sözlerini duymak istiyordu ne de birilerini görmek. *~*~*~**~*~* Devran, sabaha kadar sınırdan gelen mallarla ilgilenmiş, hepsinin sorunsuz ve eksiksiz olduklarından emin olmak için adamları saatlerce uğraşırken bu da bir an olsun başlarından ayrılmamıştı. Tam herşey sorunsuz diye Mahmut’la konuşuyordu ki telefonuna gelen mesajla irkildi. Müşteri, “Sevkiyatı durdurun. Anlaşmayı askıya alıyoruz,” demişti. Ne bir açıklama vardı, ne bir gerekçe. O an, aklına ilk gelen Hazal oldu. Kaşlarını çattı. “Hadi bakalım Hazal hanım Uğursuzluğun daha ilk dakikadan üzerimize yapıştı,” diye geçirdi içinden. İçini belirsiz bir huzursuzluk kapladı. Bir şeyler ters gidiyordu. Adamı arayıp neler olduğunu sorsa da bazı tersliklerin döndüğünü anlamıştı. Fakat ardından birkaç görüşme daha yaptı. Ve hiç beklemediği bir anda, yepyeni bir müşteri çıktı ortaya. Hem de normalin iki katı kar sunan biri. Kısa sürede anlaşma sağlandı. Tırlar yeniden yüklenip yola çıktı. Devran şaşırmıştı. Hiç hesapta olmayan bu fırsat, bir gecede bu kadar, kâr kafasını kurcalamaya başlamıştı. Sabah eve döndüğünde yorgunluktan adımları ağırlaşmıştı. Geceden beri depodaydı. Üstü toz içinde, zihni yorgun, omuzları hafif düşüktü. Üzerini değiştirip bir banyo yapmayı, birkaç saat dinlenmeyi düşünüyordu. Fakat konağın içine adım attığında gözleri terasa kurulan kahvaltı masasını gördü. Masa her zamanki gibi özenle hazırlanmış, herkes yavaş yavaş yerini almaya başlamıştı. Dilşat Hatun, masanın baş köşesinde oturuyordu. Hazal yüzünden bir memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Suratını asmış, oğlunun yüzüne bile bakmıyordu. Sessizliğiyle konuşuyordu adeta. Devran içeri girince başıyla hafifçe selam verdi. Herkes gülümseyerek karşılık verdi. Şahin, masadan başını kaldırıp merakla sordu: “Abi, neden gece giderken bana da haber vermedin? Ben de seninle gelmek istiyordum.” Devran hafifçe gülümsedi. “Ne acele ediyorsun oğlum? Bu işler için daha vaktin var. Sen küçüklüğünün tadını çıkar. Üzerine düşeni yap, yeter.” Kardeşine takılıp kısa bir bakış attıktan sonra yerine oturdu. Muazzez hemen yanına sokulup çayını doldurdu. Devran çok aç değildi; gece bir şeyler atıştırmıştı. Yine de iyi demlenmiş, sıcak bir çay… Her zaman ruhuna iyi gelirdi. Elini bardağa uzatırken, gözleri istemsizce masayı taradı. Herkes yerindeydi. Bir eksik dışında… Çayını dudaklarına götürüp ilk yudumu aldığında, Zişan’ın sesi duyuldu. “Devran ağam… Eşiniz gelin ağa kahvaltıya gelmeyecek mi?” Devran o an, Hazal’ın artık bu evde olduğunu hatırladı. Gözleri Muazzez’i aradı. “Git, hanımına söyle gelsin,” dedi kısa bir ifadeyle. Birkaç dakika sonra karşısında duran kadına baktı. İlk bakışta Zehra sandı. Elbise, hatta koku bile tanıdıktı. Sonra yüzünü görünce her şeyin altüst olduğunu hissetti. O kabarık saçlarla, abartılı makyajla… Öfkeyle yerinden kalktı. Masadaki herkesin şaşkın bakışları arasında sandalyesini itti, sert adımlarla yukarı yöneldi. O an kimse ne olduğunu tam anlayamamıştı ama Devran’ın gözlerindeki öfke, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Yukarıda olanlar sessizce yankılandı duvarlarda. Hazal’ı odasına çekip o elbiseyi parçalarken bir canavara dönüştüğünü bile fark etmemişti. Sözleri bıçak gibiydi, elleri öfkeyle titriyordu. Gözünü hiddet bürümüş, kalbini saran karanlığa esir olmuştu. Kapıyı çarpıp aşağıya inerken kimseye bakmadı. Kalbindeki öfke ayak seslerine yansımıştı sanki. Merdivenleri tek tek, sert adımlarla indi. Bahçeye çıkıp doğruca arabasına yöneldi. Kontağı çevirdiği gibi hızla uzaklaştı evden. Zişan, arkasından bakarken gözlerinde belirsiz bir gülümseme vardı. Dudaklarının kenarı kıpırdadı. Elbette o bakışın ardında ne hissettiğini anlamak zordu. Hiç kimse, neden olduğu kaosun tadını çıkaran keyifini fark etmiyordu. Terasta masanın başında kalanlar sessizliğe gömüldü. Gergin bir hava çöktü üzerlerine. Herkesin kafasında başka bir soru dönüp duruyordu. En çok da elbise meselesi. Şahin, Hena’ya eğilerek belli bir sertlikle sordu: “O elbiseyi sen mi verdin ona? Niye verdin?” Hena şaşkınlıkla gözlerini açtı. “Hayır be, ben nereden vereceğim? Ben bilmiyorum bile elbisenin kimin olduğunu!” Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Dilşat Hatun mırıldandı: “Zehra’nın elbisesiydi o…” Zişan başını kaldırdı. Bakışlarını masadakilere tek tek gezdirdi ve kendinden emin bir ifadeyle konuştu: “Ben verdim.” Bir anda gözler ona döndü. Sözlerini pişkin bir rahatlıkla sürdürdü: “Zehra’nın olabilir, evet. Sonuçta mezardan kalkıp giyecek değil. Yani bu kızın giyecek hiçbir şeyi yoktu. Dünkü o çirkin kıyafetleriyle sofraya oturmasını istemedim. Fena mı ettim? Tertemiz, mis gibi olsun diye uğraştım. Ama kendini neye çevirmiş, gördünüz işte. Güzelim elbiseyi bile taşıyamadı. Kendi gibi çirkinleştirdi. *~*~*~*~ Devran Yolda Yılmaz’ı aradı. “Sana geliyorum,” dedi kısa ve kesik bir sesle. Ve telefonu kapatıp gaza bastı. O an, sadece uzaklaşmak istiyordu. Herkesten… özellikle de kendinden. Yılmaz, Devran’ın ona geleceğini öğrenince yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Sessizce mutfağa geçti. Tavayı aldı, ocağın altını yaktı. Bir parça tereyağını dikkatle tavaya bıraktı. Yağ eriyip cızırdamaya başlarken, mutfağa mis gibi bir koku yayıldı. Tavaya irmiği de ilave edip, güzelce kavurmaya başladı. Tahta kaşıkla karıştırırken mutfağı buram buram kavrulmuş irmik kokusu sardı. Rengi dönüp altın sarısını bulunca, bolca fıstığı ekledi. Ardından şekeri ve sıcak suyu ilave etti. Karışım bir anda fokurdamaya başladı. Ocağın altını kısıp tavanın kapağını yarım bırakarak kaynamaya bıraktı. Ara ara karıştırıyor, göz ucuyla da saate bakıyordu. Tam o sırada kapının zili çaldı. Yılmaz, kaşığı tezgâha bıraktı. Gülümseyerek kapıya yürüdü. “Hoş geldin damat,” diye mırıldandı kendi kendine. Kapıyı açtığında karşısında yüzü asık, göz altları morarmış Devran’ı görünce kaşlarını kaldırdı. “Hayırdır dostum, bu ne hal böyle sabah sabah? Beni de rüyanda mı gördün, gerdek gecesinden çıkıp doğruca bana koştun?” Devran başını iki yana sallayıp iç geçirdi. “Yılmaz, esprini siktirme şimdi…” dedi ama ağzının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. Sonra burnunu çekti, mutfağa yönelerek “Ee, burası mis gibi kokuyor, ne pişiriyorsun yine?” diye sordu. Yılmaz göz kırptı. “Sen gelmeseydin ben sana gelecektim zaten. Az daha dayanamadın.” “Sen mi gelecektin ? Neden ?” “Senin helvanı kavurdum. Ne olur ne olmaz, sabaha çıkmazsın belki… ‘Devran, rahmetli oldu’ derlerse hazırlıksız yakalanmayayım dedim. Fena mı ettim şimdi?” Devran kaşlarını çattı ama gülmemek için kendini zor tuttu. Yılmaz göz kırparak devam etti: “Peki söyle bakalım nasıl olduda sen nasıl yaşıyorsun? O kızla evleneli bu kadar saat geçmiş, ve sen nefes alıyorsun. Resmen rekora imza attın! Gerçi belli de olmaz, hâlâ ölme ihtimalin var.” Sonra kıkırdayarak ekledi: “Yalnız iyi ki geldin, kendi helvanı yemek sana da kısmetmiş. Kıymetini bil öyle herkese nasip olmaz…” Devran içini çekerek sandalyeye oturdu. Yılmaz’ın neşesi biraz olsun içini rahatlatsa da yüzü ciddiyetini koruyordu. “Yılmaz, ocağın altını kapattı. Sıcak helvayı tabağa bolca koyup önüne bıraktı. “Tadına bak bakalım,” dedi, kaşlarını kaldırarak. “Olmuş mu olmamış mı söyle… Eğer beğenmezsen bir dahakine fıstığı daha çok koyayım!” Devran homurdanarak küfretti. Yılmaz kıkırdadı. “Anlat bakalım ağam, kim yaktı seni böyle? Dumanın taa buradan tütüyor.” dedi, göz ucuyla dostunu süzerek. “Gerdek gecesi falan olmadı. Sabaha kadar sevkiyatla uğraştım.” “Bana niye haber vermedin? Ben de gelirdim.” “Önce işler karıştı, sonra bambaşka şeyler oldu… O kadar meşguldüm ki seni aramak aklıma bile gelmedi.” “Yani damadımız geceyi tozlu depolarda geçirmiş ha? Kıza dokunmadığın için neden hâlâ hayatta olduğun anlaşıldı.” Devran sıkıntıyla, “Dokundum dokundum… Ama tabi öyle değil. Buraya gelmeden önce beni çıldırttı,” dedi. “Sessiz sakin kız ne yaptı da seni çıldırttı?” “Anlatamam ki. Nereden bulduysa, Zehra’ya hediye ettiğim elbiseyi giymiş… Saç baş darmadağın, yüzünü de allayıp pullamış, resmen bir palyaçoya dönmüş. O halde çıkıp geldi masaya. Annemi zaten susturamıyorum; ‘Bu uğursuzu istemiyorum kimse duymadan gönder, bizim aileye yakışmadı’ diye söylenip duruyor. Onu da o hâlde görünce… Ne hale geldim, ne yaptım hatırlamıyorum bile. Zaten sabaha kadar uyumamışım, yorgunum… En son hatırladığım, üzerindeki o elbiseyi paramparça ettiğim. Sonrasında da kendimi burada buldum işte.” Yılmaz biraz durdu, gözlerini kısıp dostuna baktı. Ses tonu yumuşaktı. “Dostum, biraz sakinleşince anlarsın…” dedi. “Bu işin altında başka biri var. Daha dün kızın eşyalarını arabana bile almadın. Ne yapsaydı? İlk sabah, güzel bir şeyler giymek istemiş olabilir. Belki kendini toparlamak, yeniden başlamış gibi hissetmek istemiştir. Ya da senin o yılan yengen Zişan getirip vermiştir o elbiseyi. Ondan hoşlanmadığını, sana farklı baktığını bana sen söyledin.” Devran, “Şu an sakin kafayla düşününce evet,” dedi sessizce. “Bu işte bir iş olduğunu anlıyorum. Her şey göründüğü gibi olmayabilir. Ama o anda…” oflayarak bir nefes aldı. “Gözüm hiçbir şeyi görmedi. Resmen gözüme perde indi. Onun benimle dalga geçtiğini düşündüm. Sanki duygularımı oyuncağa çevirmiş gibi hissettim. Aklım değil, öfkem konuştu.” Bir süre sessizlik oldu. Yalnızca kaşığın tabağa değen sesi duyuldu. Devran, önündeki irmik helvasına uzandı. Göz ucuyla Yılmaz’a baktı, sonra bir kaşık aldı. Ağzına götürdü, çiğnerken yüz ifadesi değişti; yumuşadı. “Hayatımda yediğim en güzel helva olmuş bu,” dedi. “Ölürsek kazanın başına sen geçersin artık. Rahmetli bana vasiyet ettiydi diyerek.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE