3.BÖLÜM "Ο Βασίλειος Έλα"
Ο Βασίλειος Έλα, Basil'in Ella'sı.
Odada küçük bir sessizlik oluştu. Ne benden ne de ondan bir ses çıkıyordu. Aklım sorularla doluydu. Neden buradaydı, tanrı dedikleri adamın odasıydı burası. Yoksa bahsettikleri Basil o muydu? Eğer oysa neden beni öpmüştü? Niçin sürekli karşıma çıkıyordu? Zihnim derin bir karmaşaya sürüklendiğinde silkindim.
Soru dolu gözlerimle yüzüne baktığımda küçük çapta bir şaşkınlık ve rahatlama gördüm. Aramızdaki sessiz konuşmayı bitirmek için konuşmaya yeltenmiştim ki, büyük adımlarla yanıma yaklaşıp bir anda kollarına çekti beni.
Bedenim kollarının arasında yalpalandı. Sıcak, ıslak kolları sıkıca sardı bedenimi. Beni kendine çekerek göğsüne yasladı. Başım çıplak göğsüne yaslandı. Kalbim ufaktan tekledi. Böyle bir şeyi beklemiyordum. Beni gördüğünde tanımamış gibi davranmasını umuyordum ama hiç öyle yapmamıştı. Peki neden sarılıyordu bana?
Sert solukları boynuma vururken başını bedenime yaklaştırdığını hissettim. Burnu ve dudakları saç diplerime yerleştiğinde nefesim tekledi. Bedenim kolları arasında olmaktan huzurluydu, bu işte kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Neden ona itiraz edemiyordum? Bana yaklaştığında sanki görünmez bir iple her istediğini yapmamı sağlıyordu.
Daha dün tanıştığım bir adamın kollarındaydım. Ona bu kadar yakın olmam tehlikeliydi. En azından kendi iyiliğim için öyleydi. "İyisin, seni çok merak ettim." Kirpiklerim titredi ve gözlerimi bir anlık kapatmama sebep oldu. Tüm bu olanların bir açıklaması olmalıydı eğer yoksa ben kesinlikle tehlikedeydim.
"Geri çekilir misin?"
"Senin için o Zeus şerefsizinin yanına kadar gittim!"
Kaşlarım çatıldı. Söylediği kelimelerin neredeyse yarısını anlamıyordum. Zeus'un yanına mı gitmişti yani? Yoksa düşündüğüm gibi gerçekten bir tanrı mıydı?
Parmaklarım çıplak omuzlarına dokunduğunda başını boynuma gömerek kendini iyice bastırdı bana. Öyle ki beni sarıp sarmalamış, üzerine çıkarmıştı. Parmak uçlarım tenine dokunduğunda sanki aramızda görünmez bir kıvılcım belirdi. Dudaklarımın kuruduğunu hissettim. Midemde garip bir burkulma hissettiğimde geri çekilmem gerektiğini anladım.
Çok kötü şeyler olacaktı yoksa.
"Bırak beni!"
Kollarının arasında debelendim. Sıcak akabinde dudakları boynumla buluştuğunda durdum. Bedenim taş kesildi. İçimdeki garip duyguları çözmeye çalıştım. Aklım sanki dokunuşuyla puslanıyor gibiydi.
"Asla, seni o kadar beklemişken nasıl bırakırım?"
Başı boynumda olduğundan sesi biraz boğuk çıkmıştı. İçimi titreten kelimelerinden bir anlam çıkarmaya çalışırken kafasını geri çekti. Kollarını sıkılaştırıp, belimi kavradı. Kara gözleri gözlerime düştü. Sorgu doluydu bakışlarım.
"Ne beklemesinden bahsediyorsun? Sabah kalktığımda yoktun!"
Dudağının kenarı kıvrıldı. "Safsın hem de çok, aptal."
"Sensin aptal, kaçık! Ne saçmalayıp duruyorsun? Hem burada ne işin var senin? Neden yeniden çıktın karşıma?"
"Ben çıkmadım, sen kendi ayaklarınla sarayıma geldin."
Dudağındaki kıvrılma yerini düz çizgiye bıraktığında kaşlarımı havaya kaldırdım. "Sarayın mı? Burası senin mi?" dedim ne halde olduğumuzun farkında olamayarak. "Senin." Fısıltısı ile aklımdaki sorular çoğaldı.
"Neden böyle konuşuyorsun? Ben hiçbir şey anlamıyorum."
"Anlayacaksın sana anlatacağım ama daha çok erken." Kolları gevşediğinde geriye birkaç adım attım. "Bilemiyorum sen kimsin?"
"Basil."
Düz bir tonda söylediği isimle gözlerim irileşti. "Şu herkesin dilinde olan Basil mi?" Kibirle göğsünü dikleştirdi. Yüzünde küstah bir gülümseme vardı. "Senin de dilinde mi?" Bakışları dudaklarıma düştüğünde gözlerimi kaçırdım.
"Kim olduğunu bilmiyorum arkadaşım söylemişti sadece ismini. Yoksa tanrılara inancım yok."
"İnansan iyi olur ma petite deesse çünkü tam karşında duruyor."
Burun kıvırıp, omuz silktim. Dediklerine inanmamı mı bekliyordu? "Kaçıksın, tanrıymış! Ben inanmam öyle şeylere." Dudaklarını kıvırarak üzerime bir adım attı. Sert tavrımdan ödün vermeden yüzüne bakmayı sürdürdüm.
"İstersen inanmanı sağlayabilirim."
"Hiç gerek yok kalsın, şimdi odadan çıktı efendi dedikleri adam gelmeden temizleyeyim."
Kaşlarını alayla kaldırdı. Rahat bir tavırla arkasını dönerek yatağa doğru ilerledi. Ben ona şaşkınca bakarken kalçalarını yatağa yaslayıp dizlerini iki yana açtı. "Gel de kaldır o zaman." Sinirle dişlerimi gıcırdattım.
"Kalk oradan! Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
Yanına yaklaşıp, tam önünde durdum. Gözlerim bir an koluna çarptı. Sargının orada olmadığını gördüm. Kolunda hiç iz yoktu. Bu nasıl mümkün olabiliyordu? Hafifçe kendimi silktim, bunun sırası değildi şimdi.
"Kalk dedim."
Ellerini yatağa yaslayıp sırtını geri verdi. "Gelip kaldırabilirsin öyle değil mi?" Sinirle alt dudağımı kemirdiğimde gülümsedi. Sabır çekerek ona baktım. "İşime karışmasan olmuyor değil mi? Neden uğraşıyorsun benimle?"
"Hoşuma kaçıyorsun."
İrkildim sözleriyle. Kalbim hafiften hızlanmaya başladığı anda elini çekti yataktan. Beni gafil avlayıp, bileğime doladı parmakları. Düşünceli halimden faydalanarak kendine doğru çekti beni.
Dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçtığında kendimi kucağında buldum. Bileğime sarılı elini çekmeden, diğer parmaklarını belime koydu. Saçlarım göğsünü süpürdü, yüzüm hemen yüzünün biraz ötesine düştü.
Üzerine düşmemek için parmaklarını omuzlarının kavisine koydum. Bedeninin nemliliği avuç içlerime bulaştı. "Bana diklenme." Dizimi iki bacağının arasına koymuş, yatağa yaslamıştım. Diğer bacağım ise sağ bacağının hemen yanında duruyordu. Kalçalarım havada, dizlerimin üzerindeydim.
"Bırak beni! Sürekli çekiştirip, durma!"
Göğsünü şişirdiğinde gözlerim ürkmedi değil. Her ne kadar üzerinde olsam da iriliği karşısında pek şansım yok gibiydi. "Sesini yükseltme!" Omuzlarını itmeye çalıştığımda belimdeki parmaklarını sırtıma bastırdı. Avuç içi yokluyordu bedenimi.
"Bana emir vermeyi kes, kendini beğenmiş pislik!"
"Bende seni seviyorum bebeğim."
"Nefret ediyorum senden! Kaçık herifin tekisin, zorba!" dedim hiç korkmadan bir bir sıraladım yüzüne hakaretlerimi. Her kelimem ile gözleri alevlendi sanki. "Beni kışkırtma yoksa mührü dinlemem Ella'm."
"Bana öyle seslenme!"
Dizlerimin üzerinden kalkmaya çalıştığımda mahremime saygısızlık etti. Homurdanıp, parmaklarını kalçalarıma yasladı. Ani dokunuşu ile donduğum sırada kalçalarımı kendine çekerek, üzerine oturttu beni. Şok olmuştum hiçbir şey yapamıyordum.
"Kendine geldiğinde aynı şeyleri bir daha söylemeyi dene. Zevkle dinleyeceğim."
Kalbim o kadar hızlı atmaya başladı ki, korktum. Aklım ve düşüncelerim ona karşı surlar dizmeye başlarken kalbim tek hamlede hepsini yıkıyordu. Neden bilmiyordum. Ondan bu kadar çabuk etkilenmem, beni sinir etmesi sinirlenmemi sağlamalıydı ama içimde bir yerde hoşlanıyordu ondan.
"Uzak dur benden."
"Bunu yapamam, senden uzak duramam." Yüzüme yaklaştı. Burnunu yanaklarıma sürterek, burun deliklerini genişletti. "Eğer yapabilseydim dururdum ama yapamıyorum. Sana karşı koyamıyorum."
"Ne istiyorsun benden?"
Göz kapaklarım ağırlaştı. Yumuşak dokunuşları hissetmek çok tuhaftı. Bu adam bilinmezdi, ne siyah zifiri gözleri ne de benliği. Bir kutu gibiydi, keşfetmeyi arzuladığım bir kutu. Ondan uzak da durmalıydım ama bu isteğe karşı koyamıyordum.
"Seni."
Tek kelime dağılmama yetti. Dudaklarımdan içeri sızan küçük bir nefesle ciğerlerim yeşerdi. Benliğinden yayılan koku burnumdan içeri sızdığında dudaklarıma yaklaştığını hissettim. Onu durdurmak istedim ama içimden bir ses bunu yapmamı söylüyordu.
"Ella, bunları sana vermeyi unutmuş-"
Bayan Brown'un kapıyı çalmadan içeri girmesi ile neye uğradığımı şaşırdım. Yüzümü geri çektiğimde onun yerinden milim bile kıpırdamadığını gördüm. Üzerinden kalkmak için çırpındığımda beni zorla tuttu.
"Efendimiz!"
Bayan Brown'un şaşkın çıkan sesi ile yanaklarım kızardı. Bedenim utanç suyunun içine düştü. Daha az önce bana uzak dur derken, adamın kucağında yakalanmıştım ama bu o tanrı değildi. Dur bir dakika, o efendimiz mi demişti?
"Bir şey mi söyleyecektiniz Bayan Marry?"
Ondan kendimi uzak tutmak için kalkmaya çalıştığımda bu sefer karşı koymadı. Beni bıraktığı anda üzerinden kalkarak, kenara çekildim. Göz ucuyla bana baktığını gördüğümde başımı yere eğdim. "Size isterseniz başka bir 'hizmetçi' göndereyim?"
"Gönderebilirsin."
Bakışlarım yataktaki adama tutunduğunda beni izlediğini gördüm. "O halde Ella, çabuk benimle gel!" Bayan Brown'un kızgın ve katı çıkan sesiyle gözlerimi yumdum. Kesin beni öldürecekti! İşten kovulacağım çok belliydi.
"Onu götürebileceğini kim sana söyledi?"
Sesi kendinden o kadar emin çıkmıştı ki, Bayan Brown tek bir adım dahi atamadı yerinden. Kocaman açmış olduğu gözleri bana değdi. "Başka bir hizmetçi gönderin dediniz, o halde Ella burada kalmamalı diye düşündüm."
"Düşünme. Efendinin karşısında hükmün olduğunu düşünen aklını bir tarafa bırak."
"Yalnız efen-"
"O bir hizmetçi değil! Hele çalışanım hiç değil. Senin emirlerini verebileceğin biri de değil! O yüzden derhal bu odadan çık!" Bayan Brown'un ateş saçan gözleri ile karşılaştığımda kendimi çok kötü hissettim.
"Aslında Bayan Brown haklı ben burada çalışıyorum."
"Çalışmıyorsun." Başımı ona çevirdiğimde kendini beğenmiş ifadesi ile gözlerime baktığını gördüm. "Kovuldum mu?" Başını hafifçe salladı. "Evet kovuldun. Seni bizzat ben kovuyorum."
Dudaklarımı aralasam da diyecek bir şey bulamadım. Bayan Brown rahatlayarak gülümsemeye başladığında başımı dikleştirdim. "Zaten sana hizmet edeceğime ölürüm daha iyi! Kendini beğenmiş piç ile işim olmaz! Hayatında aldığın en iyi karar olduğunu bile söyleyebilirim."
Sinirlenince dilime hakim olamıyordum, önüme geleni söylüyordum. Bu yüzden insanlar beni çok asabi bulurdu. Onun da beni böyle göreceğine inancım tamdı. Tanrım adama piç demiştim az önce.
Bana bağırmasını bekliyordum ama tek yaptığı şey gülümsemek oldu. Bayan Brown bana öfkeyle bakıp, yanıma yaklaştı. "Seni böyle bilmezdim Ella! O bir tanrı! Nasıl böyle konuşabilirsin onunla?"
"Kıçımın tanrısı!" dedim dudaklarımı bükerek.
Bayan Brown hayretlere düşmüş bir halde bana bakarken devam ettim. "Bundan gelecek yardım size bir inekten gelse daha hayırlı olur emin olun. En azından size yardımı dokunur. Bu kendini beğenmiş tanrı çakması ile hiç muhatap olmayın bence."
Sözlerim bittiğinde küçük bir kahkaha attığını gördüm. Sinirle söylediklerim hoşuna gitmiş olamazdı değil mi? "Annem gelinin bu kadar küfürbaz olduğunu gördüğünde kalbine inecek sanırım."
"Gidiyorum ben!"
Arkamı dönerek kapıya ilerlediğimde açık kapının gür bir sesle kapanması ile ürktüm. Odada küçük bir esinti bile yoktu. O kapı nasıl kapanmıştı öyle? Bedenimi çevirdiğimde elini havaya kaldırmış olduğunu gördüm.
"Sana gitmeni kim söyledi?"
"Kendim söyledim mösyö!"
Onunla dalga geçerek, kapıya yaklaştım. Kapının kulpunun tutarak açmaya çalıştığımda aralanmadığını gördüm. Kapıyı kendime doğru çekmeye çalıştım. Sinirle nefesimi üfledim. "Aç şu kapıyı!"
"Asla! Bayan Brown!" diye seslendi düz sesiyle.
"Buyurun efendimiz?"
"Gidip biraz yiyecek ve kıyafet getir. Biricik gelinimin üzerinde bu kıyafetlerle dolanmasını istemiyorum. Ayrıca bu olanlardan da kimseye bahsetme."
"Ama-"
"Git dedim!"
Bayan Brown'un kapıya yaklaşması ile aradan sızacağımı düşündüm. Bayan Brown yanımdan geçerek kapıdan süzüldü. Gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oldu. Kapıyı açmadan içinden geçmişti!
"Bu, bu nasıl olur!"
"Artık inanıyor musun?"
Kafamı çevirdiğimde ayaklanmış olduğunu gördüm. Yavaş ama büyük adımlarla geldi yanıma. Havadaki elini indirmeden önümde durduğunda bir şeyler fısıldadığını duydum. Zihnim bulanıklaşmaya başladı. Parmaklarımı şakaklarıma koydum. Yer sanki altımdan kayıyor gibiydi.
Gözlerim karardığında bedenim yere doğru yalpalandı. Belime dolanan kollarla kendimi karanlığa bıraktım. Zihnim kapanmadan önce duyduğum şey ise bir hayaldi sanırım.
"Basil'ine geldin biricik sevgilim."
?
Kirpiklerimi rahatsızca araladığımda, koyu renklerle döşenmiş bir tavanı gördüm. Kaşlarım uykunun ağırlığından dolayı çatılırken gözlerimi tavandan çektim. Bedenimi hafifçe kıpırdatıp, gözlerimi odada dolaştırdığımda kulağıma bir nefes alış sesi geldi.
Başımı yana çevirdiğimde yatakta boylu boyunca uzanmış olan Basil'e baktım. Bir elini başının altına almış, ensesini kavramıştı. Çıplak göğsü ile sırt üstü uzanıyor, karşı duvara bakıyordu. Ona döndüğümü anlasa da bakmadı bana.
"Ne oldu bana?" dedim fısıltıyla elimi yatağa yasladım ve sırtımın üzerinden kalktım. Başı hafifçe bana çevrildi. "Uyudun, sevgilim." Söylediği kelimeyle uykumdan tamamen sıyrıldım. Sinirle baktım ona.
"Saçmalama!"
Dudağının ucu tehlikeli bir tonla kıvrıldı. "İnan bana aşkım saçmalamıyorum." Dişlerimi birbirine bastırdığımda sırtının üzerinden kalktı. "Aç olmalısın bir şeyler getirdim. Ye!" Dudaklarımdan bir nida döküldü.
"Tek derdimiz bu mu? Yemek mi?"
Omuz silkerek kalçasının üzerinde oturduğunda onun bu umursamaz haline öfkeyle baktım. "Neden böyle davranıyorsun? Ne istiyorsun benden? Bırak gideyim işte, kovdun beni!"
"Seni işten kovdum, kalbimden değil."
"Kalbin mi? Sen iyice delirmeye başladın! Daha beni ne kadardır tanıyorsun da, kalbinden bahsediyorsun?" Dudaklarında büyük bir tebessüm oluştu. Bu gülümseme o kadar sahteydi ki düz bakışlarımla yüzünü inceledim.
"Asıl sen ne biliyorsun da bana ahkam kesiyorsun?"
"Anlatsan bilirim!"
Sinirle soludu. Kendine hakim olmak ister gibi gözlerini kapattı. "Merak etme öğreneceksin. Sadece şunu söyleyebilirim sana, seni anla bırakamam."
"Gördük beni bırakamadığını çadırda. Gerçekten sözünün eriymişsin."
Alayla gülümsediğimde gözlerimin içine baktı. "İşim vardı o yüzden gittim ama geri geldim. Yoktun." O anlar aklıma geldiğinde gülümsemem yüzümde dondu. "Seni bekleyeceğimi mi düşünüyordun yoksa?"
"Kaçtın. Ne oldu?"
"Sana bunu söylemek zorunda değilim. Rahat bırak beni!"
Yataktan kalkmak için ona sırtımı çevirdiğimde, sert kolunu karnımın üzerine dolayarak beni sırt üstü yatağa yatırdı. Dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçmasına engel olamadım. Şok olmuş, iri gözlerimle ona baktığımda siyahlarının alev alev yandığını gördüm.
"Söyle!"
"Bıraksana be adam!"
"Söyle dedim yoksa seni öpmeme engel olamazsın." Tehdidi ile etkilendim. Kalbimin arsızlığına göz devirirken ellerimi göğsünün üzerinde yumruk yapıp vurdum. "Çok mu merak ediyorsun? Tecavüz edecekti bana! Ares'in tadına baktığı fahişenin bende tadına bakayım dedi! Oldu mu? Rahat etti mi için?"
"Onu bizzat ben cehennem ateşleri içinde yakacağım. Siktiğimin götü!"
Ettiği küfürlerle duraksadım. Dudaklarım hafifçe aralanmıştı, ne edepsiz bir adamdı böyle! "Boş boş konuşma, laf kalabalığı yapıyorsun! Beni önemsiyormuş gibi davranma üzerinde emanet gibi duruyor."
Onu üzerimden çekmeye çalıştığımda, bedeninin ağırlığını verdi üzerime. "Sakın! Senin için endişe etmediğimi söyleyemezsin. Buna hakkın yok! Ben seni tam yüz yıl bekledim korku içinde. Tüm bu olanlardan sonra geçip de karşıma benimle böyle konuşma."
"Yüz yıl mı? Ben anlamıyorum?"
"Sana benim tek aşkımsın derken alay mı ediyorum sanıyordun? Sen benim yüz yılımsın Ella. Hrp seni bekledim. Sadece seni."
"Neden?" dedim nefesimi yavaşça bırakırken. Ne dediğini anlamıyordum, anladığım tek şey yüz yıldır yaşadığıydı. Beni tanıdığını da söylemişti. Ben kendimi tam olarak bilmiyorken nasıl tanıyordu beni?
Kimdi bu adam?
Benim aldığım soluğuma kadar nasıl tanıyordu?
"Sen benim 'scelle (sıllim)'msin. Sen benim her şeyimsin. Eğer son nefesimi vermek zorunda kalsam bile senden asla vazgeçmem. O yüzden benden gitmeyi unut. Artık bana aitsin. Basil'in Ella'sı."