2.BÖLÜM "MA PETİTE DEESSE"
Ma petite deesse, benim küçük tanrıçam.
Dudaklarımın üzerinde dolanan dudaklarını yeni yeni hissetmeye başlamıştım. Kulaklarım uğulduyordu sanki. Sıcak dudakları dolgun etimin üzerinde dans ediyordu adeta. Taş kesilmiştim, hiçbir tepki veremiyordum. Ellerim sert, kaya gibi omuzlarının üzerinde duruyordu. Hissettiğim tek şey dudakları ve kalbimin atışlarıydı. Daha önce hiç böyle attığını hissetmemiştim. Koşmuyordum ya da yorulacak bir şey yapmıyordum. Neden bu kadar hızlı atıyordu ki?
Dudaklarımı aralamaya çalışan dudakları ile kendime gelmeye çalıştım. Karnımdaki tuhaf hissiyatı, göğsümü delecek gibi çarpan kalbimi bir tarafa bırakıp, omuzlarından onu itmeye çalıştım. İri gövdesi itmemle yerinden kıpırdamadı bile.
Dudaklarımı zorla aralamak istediğinde küçük ellerimi yumruk haline getirip, göğsüne vurmaya başladım. Başını hafifçe yana yatırıp, dudaklarımı kavramaya çalıştı. Yumruklarım ona etki etmiyordu.
Ciğerlerime soluk çekmek istedim ama dokunuşundan dolayı çekemedim. Nefessiz kaldığım için başımı ondan kurtarmaya çalıştığımda dudaklarından bir hırıltı kaçtı. Gözlerim irileşirken, aklıma gelen bir fikir ile dudaklarımı araladım. Alt dudağımı kavrayan dudakları ile kaşlarımı çatıp, kendimi tuhaf hissettiren duyguyu bir tarafa bırakıp, dişlerimi sertçe alt dudağına geçirdim.
"Siktir!" diye hırlayarak, geri çekildiğinde nefessiz kalmış ciğerlerimi hava ile doldurdum. Gözlerim sert çehresine kaydığında gerilmiş olduğunu gördüm. Isırdığım alt dudağına düştü bakışlarım. Dişlerimin izi çıkmış, kızarmış dudağı, hatta biraz da kanamaya başlamıştı.
"Sen!" dedi soluk soluğa yüzüme bakarken. Parmaklarımı omuzundan çekerek, üzerinden kalkmaya çalıştığımda belimdeki eliyle engelledi beni. "Bırak beni!" dedim tüm hırçınlığımla üzerine saldırarak.
"Uslu dur!" Hırıltısına kulak asmadan belimdeki elinin üzerine parmaklarımı koydum. Avucunu oradan çekmeye çalıştım. Siyah hararelerinin kısıldığını gördüm. Kirpiklerinin arasından dikkatle beni izliyordu.
"Sana beni bırak dedim! Dokunma bana, kaçık!" Nasıl beni öperdi? Hem de izin bile almadan? Bu çok saçma ve saygısızcaydı. Benim iznim bile olmadan öpücüğümü çalmıştı benden. Korkutucu derecede ürkütücü, dev gibi bir adam tarafından gitmişti öpücüğüm.
"Dokunamaz mıyım?" diye fısıldadı kendi kendine. Göğsüne yumruğumu yapıştırıp kalmak istediğimde belimdeki elini çekti. Daha hareket edemeden ellerinin biri çıplak bacağımı sararken, kumaşın içindeki bacağımı tuttu. Bacaklarımı iki yanından geçirerek beni kucağına çektiğinde dudaklarımdan bir çığlık firar etti.
"Ben, benim olana istediğim gibi dokunurum." Tok sesi ile duraksasam da üzerinden kalkmaya çabaladım. Yumruklarım çıplak göğsünün üzerine düşerken, bacaklarımı çekmeye çalışıyordum ellerinden.
"Bırak beni!" diye cırladım, sesimi yükselterek.
"Kıpırdama!" diye uyardı beni.
"Bırak!" Uyarısını dikkate almadan kalçalarımı kaldırmaya çabaladım. Sert bir soluk çekti içine. Dudaklarından birkaç kelime düşse de debelendiğim için anlayamamıştım. Bacağımı kavrayan parmakları etimi sıktı hafifçe.
Bacağımda hissettiğim dokunuşu ile durduğumda, dudaklarında küçük bir tebessümün gölgesi oluştu. Yüzünü kucağında olmama rağmen ondan alçakta kalan yüzüme eğdi. Nefesini tenime üfledi. "Üzerimde tepinmeyi bıraksan iyi olur. Yoksa,"
Bacaklarımdaki elleri yukarı doğru çıkarak beni kendine çektiğinde kalçalarımın altında bir baskı hissettim. Sert baskı ile baştan aşağı kızardığımda yandığımı hissettim. "Yoksa?" diye fısıldadım yüzüme yaklaşırken.
"Yoksa sen daha tek bir kelime edemeden onu içinde bulursun." Kirpiklerim heyecandan titrerken, dudaklarının sus çizgime dokunduğunu hissettim. Altımda hafifçe kıpırdadığında uzvusunun sertleştiğini hissettim. Midemde garip kasılmalar vardı. Heyecandan mıydı yoksa korkudan mı bilemiyordum.
Siyah irisleri mavi gözlerimi bulduğunda yutkundum. Dudağı yukarı kıvrıldı, nefesi dudaklarımı okşadı. "İnan bana o çok aç sana." O, derken neyi kas ediyordu? Umarım bana baskı yapan uzvusu değildi. "Sana kavuşursa içinden hiç çıkmaz." Arsız konuşması ile gözlerimi kaçırdım ama o durmadı.
"B-bırak beni."
Çatlamış sesimle konuşmaya çalışmıştım ama kekelemekten başka bir şey yapamamıştım. Etkilendiğimi gördüğünde gururu okşandı. Kendinden emin bir bakışla baktı gözlerime. Dudakların uçları yanağıma dokunurken fısıldadı. "Çok sert davranır, onu ben bile durduramam."
Omuzlarının itmeye çalıştığımda bu sefer karşı çıkmadı. Kalçalarım ile leğen kemiğimin üzerinde duran parmakları sıktı tenimi. Hafifçe altımda kıpırdandığında, erkekliğinin kalçalarıma sürtündü. Ufacık dokunuş beni paramparça etmeye yetti.
"Benden kaçmasan iyi olur."
Bacaklarımdaki ellerini çektiğinde, soluk soluğa kalktım üzerinden hemencicik. Nefesimi düzeltmeye çalışırken, o yüzündeki gururlu ifade ile bana bakıyordu. Az önce sardığım yaralı kolunu umursamadan geriye yaslandı. Bakışlarımı kaçırdım üzerinden.
"Yatağa gel, ma petite femme."
"Ne dedin?" Dudaklarından çıkan kelimelere kaşlarımı çatmıştım. Ne demişti o az önce? Hangi dili konuşuyordu? "Ma petite femma yatağa gel." Eliyle yanındaki boşluğa vurduğunda derin bir nefes alarak yaklaştım ona."Ne istiyorsun benden? Neden öptün beni?"
Yatağın ucuna, ondan uzak bir tarafa oturdum. Başımı çevirip ona baktığımda elini başının altına koyduğunu ve gözlerini kapattığını gördüm. "İstedim."
"İstedin mi? İstediğin için mi öptün yani?"
"Evet."
Ellerimi kaldırdım çaresizce. "Sen, gerçekten çok tuhafsın. Sırf istediğin için yaklaşıp öpemezsin birini." Dudağında bir tebessüm belirdi. Göz kapaklarını araladı. "Ben öperim. Hatta şuan seni öpsem, seninle sevişsem bunu senin de istemeni sağlarım. Minik çığlıklarını duymayı çok isterdim."
"Asla! Sakın bana bir daha yaklaşma."
"Bana karşı koyamazsın ma petite deesse." Bir kez daha bilmediğim bir dilde konuştuğunda dudaklarımı büktüm. Çok tuhaftı, gerçekten. Bu hayatta gördüğüm en garip insandı.
"Neden, istersem koyabilirim." Gözlerini kapattı. "Eğer koyabilseydim ben koyardım. İlk bakışta yakaladın beni. Minik bir ceylanın bakışlarını andıran gözlerin beni esir aldı. Aynı söylediği gibi." Kaşlarım çatıldı. Kimin söylediği gibi? "Gerçekten aklını kaçırmışsın sen."
"Uyu!"
Bir an tereddüt etsem de uykum çok vardı. Bu yüzden ona sırtımı dönüp, dizlerimi kendime çekerek uzandım yatakta. Bedenim gelecek her darbe ya da dokunuşa karşı gergin bir halde bekledi bir süre. Gözlerim yavaşça kapanırken yatağın sarsıldığını hissettim. Sırtımda sıcak bir gövde hissederken, bedenimin arkaya doğru çekildiğini hissettim. Uykunun kollarına yorgunlukla düşerken, ona karşı koyamadım.
"Sonunda geldin."
?
"Kalk!"
Duyduğum yüksek sesle sıçrayarak kalktım yataktan. Gözlerim aceleyle açılırken başımda duran askeri gördüm. Elindeki kılıç ile duruyordu tam karşımda. Sinirle yüzüme bakıyor, çatık kaşları ile bedenimi süzüyordu. Baktığı yere düşürdüm bakışlarımı. Bacağımın açık olduğunu gördüğümde elimle kapattım üzerini.
"Kalk şuradan!" Nefretini ve öfkesini üzerime kusarken yataktan kalktım yavaşça. Gözlerim etrafta dolandı. Odada o, yoktu. "Buradaki adam nerede?"
"Soru sorma hakkın olduğunu da kim söyledi sana? Düş önüme!" Adamın bağırışı ile yatağa baktım. Sanırım ben uykudayken gitmişti. Omuzlarım hayal kırıklığı ile düştü. Ne bekliyordum ki? Beni kurtaracağını falan mı? "Ama o buradaydı? Bir yere mi gitti?"
"Sana sus dedim. Yürü!" Sırtımdan beni öne ittiğinde gözlerimi kapattım. İçimden tanrılardan sabır dilerken çadırdan çıktım. Güneşin sıcak ışıkları tenime değdiğinde yüzümü buruşturdum. Başıma küçük bir ağrı girerken etrafımdaki askerlerin bakışlarının üzerime değdiğini gördüm.
Ellerimi göğsümün üzerinden bedenime sararken, asker beni dün kaldığım yere doğru sürüklemeye başladı. Yanlarından geçerken arsız ve kendini asker sanan pis herifler laf atsalar da durmadan yürüdüm. Dün kaldığım ahır gibi aşağıya açılan odanın önüne geldiğimde asker kapıyı açıp, beni içeri soktu.
İçeri girdiğimizde aşağı inen merdivenleri gördüm. Asker beni oraya götürecekken köşede oturan üç askeri gördüm. İçlerinden biri diğerlerinden farklı giyinmiş, rütbeli gibi duruyordu. Gülerek, kahkaha atarak birbirlerine yüksek sesle bir şeyler anlatırken biri ile göz göze geldim. "John?" dedi rütbeli adam beni gördüğünde.
Yanımdaki asker durdu, seslenen adama döndü. "Efendim Charles? Ne istiyorsun?" Bakışları üzerime değdiğinde başımı eğdim. İçime kötü bir his doğdu."Nereden getirdin bu fahişeyi?"
"Sensin fahişe! Piç herif!" diye başımı kaldırıp tüm öfkemle bağırdım yüzüne. Bağırışımla birbirlerine bakıp güldüler. "Bak sen, yeni fahişemizin dili de varmış. Ares seninle ilgilenince bir şey mi sandın kendini?" Beni buraya getiren asker arkamdan itekledi onlara doğru. Ares de kimdi? Yoksa o adam Ares miydi?
Cevap vermedim. "Madem John'un dediği gibi Ares bakmış sana. Bir de ben bakayım." Rütbeli adam yerinden kalktığında geriye doğru bir adım attım. Korkulu gözlerle yüzüne bakarken arkalarındaki askerlerin çıkması için başını salladı.
Askerler gülerek kapıdan çıktıklarında geriye doğru bir adım attım. Adamın arsız bakışları üzerimde dolanırken bedenime doladım kollarımı. "Bu kadar ürkmene gerek yok ne de olsa bir şey kaybetmeyeceksin."
Üzerindeki kılıcını yere atıp, altındaki asker kıyafetini çıkarmaya başladı. Gözlerim yere attığı kılıca değdi. Aramızdaki mesafeyi açma için geriye adımladığımda üzerime geldi. "Hadi ama tatlım, çok nazlanma." Başımı iki yana sallayıp ondan kurtulmaya çalıştım. Ellerini uzatıp, kollarımı tuttuğunda onu itmeye çalıştım. Bedenimi duvara yaslayıp, boynuma başını yaklaştırdı.
Gözlerimi kapatarak onu sertçe üzerimden ittim. Aklı farklı yerlerde dolandığı için geriye sendeledi. Yere attığı kılıca uzanıp, elime aldım. "Uzak dur benden!" dedim kendi kılıcını ona çekerken. Adam kılıcına bakarak ellerini yukarı kaldırdı. "Tamam tatlım, bir şey yok." Beni sakinleştirmek ister gibi yaklaştığında boynuna doğrulttum kılıcı. Kalbim korkuyla çarpıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum.
"Sakın gelme üzerime!" Beni dinlemedi, üzerime adımlamaya devam ettiğinde kılıcına ona çektim. Kılıcın sivri ucu, boynu teğet geçerek omuzuna saplandı. Acı içerisinde yere serildiğinde kılıcı elimden düşürdüm.
Titreyen parmaklarımla şok olmuş bir halde yerde kıvranan adama baktım. "Seni küçük oruspu!" Acıyla haykırdığında arkamı dönerek kapıya doğru koştum. Arkamdaki adama dönüp bakmadım bir daha.
Kapıyı hafifçe açıp, etrafa baktım. Kimse yakın değildi bu tarafa. Ben buradan çıkıp arka tarafa koşarsam beni göremezlerdi. Şansın benim yanımda olduğuna sevinip, kapıyı açarak çıktım. Askerlerin hemen biraz uzağımda konuştuklarını gördüm. Sessizce yan tarafa doğru ilerlemeye başladım. "Ares çağırıyor sizi!" Uzakta duran askerlerden biri bağırdığında, konuşan adamlara baktım.
Beni fark etmeden çağıran adamın yanına ilerlediklerinde sakin kalmaya çalıştım. Yan tarafa yürüyüp, çalılıkların ardına saklandım. "Çok kızgın, sizi öldürecek! Nerede o?" diye bağırdıklarını duydum. Gitmem lazımdı. Yoksa öldürürlerdi beni.
Tek yolum vardı bende onu seçtim. Arkama bakmadan güneşin aydınlattığı ormana doğru kaçtım.
?
Ne kadar zaman yürüdüm bilmiyorum. Ormanın derinliklerinde ilerledim bir süre. Korkuyla arada arkama bakıyordum ama şükürler olsun ki kimse gelmiyordu. Güneşin ağaçların dallarının arasından bedenime vurduğunu, gölge düşürdüğünü hissediyordum. Öğlen vakitleri değildi artık, güneş neredeyse batacaktı.
Bir müddet daha yürüdükten sonra görünürde Roma'nın işgal altına aldığı ama güvenli görünen bir kasabayı gördüm. Kurtulmuşçasına sevinerek, kasabaya doğru ilerledim. Küçük de olsa insanların yaşadığı bir yerdi. Belki uyuyabileceğim ve yemek bulacağım bir yer bulabilirdim. Belki yardım edebilirlerdi bana, kim bilir?
Kasabanın girişine geldiğimde insanların arasına karıştım. Bazıları beni baştan aşağı süzüyor, bazıları da işlerine koşuyordu. Üzerimdeki kıyafeti çıkarıp, değiştirmem gerekiyordu. Bu halde duramazdım. Etrafa göz gezdirdiğimde uzakta, sokağın bir kenarında han olduğunu gördüm. İçimde bir umut yeşerirken adımlarımı hızlandırdım. Ara sıra etrafı inceliyordum. Beni takip eden yoktu, gözetleyen de. Buna sevinip, hanın önüne geldim. Kapıya yaklaşarak vurdum. Bir süre bekledim açılmasını. Kapının ardından bir ses geldiğinde aralandığını gördüm.
"Buyurun?"
Kapıyı açan adam gözlerini üzerime çevirdiğinde ellerimi kollarımın üzerine koydum. "Kalacak yeriniz var mı?" diye fısıldadım yorgun sesimle. Tüm gün yürümüştüm, aç ve susuzdum. Daha ne kadar kötü bir durumda olabilirdim ki?
"Nereden geldin?" dedi şüpheli sesiyle etrafı kolaçan ederek. Neden böyle şüpheli davrandığını anlamasam da sorusuna cevap verdim. "Tivoli." Kasabamın ismini söylediğimde gözleri bedenime düştü.
"Paran var mı?" Alt dudağımın iç tarafını kemirdim. Param yoktu, bunu sorduğuna göre bana yardım etmeyecekti. "Şey, as-"
"Yok değil mi?" Gözlerimi kapatıp başımı hafifçe salladım. "O halde seni alamam. Git buradan!"
Dudaklarımı aralayacağım sırada kapıyı üzerime kapattı. Hüsran ile kapıya baktım. Etraftaki insanlar üzerime bakarken çaresizce yürümeye başladım. Nereye gideceğimi bilmiyordum, bu kıyafetle dolanamazdım. Birazdan karanlık çöktüğünde, kasabanın kötü yüzü ortaya çıkardı. Sığınağım bir yer bulmalıydım kendime.
Karnım hafiften guruldamaya başladığında, ellerimi karnımın üzerine sardım. İlerde tezgahın üzerindeki elmalar çarptı gözüme. Elmayı alıp, yeme isteği doldurdu içimi. Daha önce hiçbir şey çalmamıştım, beceriksizdim. Ya yakalanırsam? Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Yüce Zeus'un bana yardım edeceği yoktu. Acele etmem gerekiyordu. Kasabanın orta yerine kurulmuş pazarın içine girdim. Elma satan adamın yanına yaklaştım yavaşça. Satıcı olan adam tezgahın önünde sebze ve meyvelerini düzeltiyordu. Yanına bir kadın geldiğinde onun için biraz sebze koymaya başladı.
Fırsat bu fırsat diyerek yaklaştım tezgaha. Elimi tezgahın ucuna uzatıp, bir elmayı parmaklarımın arasına aldım. Korku ile kalbim çarptı, heyecandan ölecektim neredeyse. Elmayı avuçlarımın arasında hapsederek arkamı döndüm.
"Hey sen!" Satıcı adamın arkamdan bağırdığını duyduğumda durdum. Bana doğru adımladığında kaçmak için hareketlenecektim ki, bileğimi tuttu. "Hırsız!" Bileğimi kendine çektiğinde yüzümü ona çevirdim. Adamın çatık kaşları ile karşılaştım.
"Ah, ödemeyi unutmuş olmalısın Ella! Kusura bakmayın biraz şaşkındır. Buyurun!"
Tanıdık bir sesle yan tarafa döndüm. Yanımda Lara'yı görünce neredeyse aklımı kaçıracaktım. O, yaşıyordu! Oysaki öldüğünü sanmıştım. Adam uzattığı gümüşü aldığında bileğimdeki elini çekti. Sert bakışlarını üzerimden çekerek arkasını döndüğünde Lara'ya baktım.
Gözlerim bedenini tarıyordu. Tanrılara şükürler olsun ki hiçbir şeyi yoktu! "Lara, sen yaşıyorsun!" Etrafı kolaçan ederek, dirseğimi kavradı. "Gel benimle." Kolumu bırakmadan beni kalabalığın arasından çekip çıkardı. Kasabanın sokağına çıktığımızda, bir evin arkasına sürükledi beni. Evin arkasına geldiğimizde etrafta kimsecikler kalmamıştı.
Lara etrafı tereddütle süzüp, bana döndü. "Ah, Zeus aşkına öldün sandım!" Kollarını bana dolduğunda ona kavuşmanın sevinciyle sarılışına karşılık verdim. Kollarını bana sıkıca sardı. "Yaşıyorsun inanamıyorum."
"Ben de öyle!"
Geri çekilip yüzüme baktı. "Seni kasabada bulamayınca çok korktum." Ellerini sırtımdan çekti ve geri çekildi. "Çok zaman oldu, nelerdeydin? Seni arıyordum!" Yutkunarak, elimdeki elmayı kaldırdım. "Bilirsin işte aç olunca, bir şeyler yapmak istedim."
"Hırsızlık gibi mi?" Tek kaşını sorgulayıcı bir tavırla kaldırdığında omuzlarımı düşürdüm. "Benim evimi mahvetmeselerdi bunu yapmazdım." Tavrını bir köşeye çekti, gülümsedi. "Biliyorum seni suçlamıyorum zaten."
"Sen nerelerdeydin? Ne kadar zamandır seni arıyorum biliyor musun?" dedim hafif kızgınlıkla. Arkasındaki küçük tepenin üzerine ilerledi ve oturdu. "Çok uzun hikaye ama şunu söyleyeyim. Sevgilimin kıçına tekmeyi bastım paralarını alıp kaçtım."
"Neden?"
"Çünkü beni bir hana satmaya çalıştı bende ağzının payını verdim." Dudaklarındaki gülümseme ile anlattı tüm bunları. Ne kadarda basitmiş gibi anlatıyordu? "Başına bir şey geldi mi?" Endişe ile yaklaşıp, dizlerinin önünde oturdum.
"Hayır merak etme Lara'yı alt eden biri daha gelmedi bu dünyaya." Onun gibi gülümsedim bende. Ben gülümseyince güldü, birlikte güldük. Kahkahalarımız solmaya başladığında gözleri üzerimdeki elbiseye takıldı. "Bu ne böyle?" Elini omuzumdaki askıların üzerine koyduğunda gülümsemem soldu. Aklıma dün ki adam geldi, yabancı. İri cüssesi, öpücüğü, benimle uyuması ve siyah gözleri... Beni orada bırakıp gitmişti. Beni bırakacağını söylemişti ama bunu yapmamıştı. Ona güvenmediğim için mutlu hissediyordum kendimi. Belki bir daha görmeyeceğim için de huzursuz ve üzgün.
"Hey, çok basit bir soru sorduğumu düşünüyorum?"
"Ah!" Gözlerimi dalgınlıkla kırpıştırdım. "Sadece bir ahıra götürüldüm oradan ise bir askerin çadırına. Bana bu elbiseyi verdi." Kaşları çatıldı. "Umarım bir şey yapmadı?" Başımı iki yana salladım.
"Hayır, izin vermezdim."
"Buna sevindim Ella, başına kötü bir şey gelmediğine."
Bir an sustuk, konuşmadık hiçbir şey. O gün kasabamıza saldırmadan önce birlikte akşam yemeği için sözleşmiştik. Sonrası için bir daha görüşememiştik. Bu zamana kadar ikimizde de çok şey değişmişti. O sevgilisi tarafından neredeyse satılacak bende tecavüze uğrayacaktım. Tüm bu olanlar çok garipti, hayat ve yaşayışımız. Çok garip.
"Ne yapacağız?"
Dizlerimin üzerine çöküp, bakışlarımı yerdeki otların üzerinde gezdirdim. Paramız yoktu, açtım ve uykusuzdum. Uyuyacak bir evimiz, yiyecek bir yemeğimiz yoktu. "Aslında seni bulmadan önce doğuya gidiyordum."
"Doğuya mı? Orada ne işin var?" Bizim evimiz batı tarafında kalıyordu tabi hala yerindeyse. O neden doğuya gidiyordu ki? "Biriyle tanıştım dün gece kaldığım hanın hanımı. Bana bir yerden bahsetti. Kalacağım, çalışacağım ve karnımı doyuracağım bir yerden. Bir saraymış."
"Saray mı?"
"Evet nasıl söylesem bilemiyorum."
Kararsızlıkla bana baktığında konuşması için izin verdim. "Bu saray bir tanrının sarayı Ella. Biliyorsun ki artık tanrılar ile iç içe yaşıyoruz. Tam emin değilim ama duyduğuma göre bu bir tanrının sarayı olacakmış. Bu yüzden pek çalışmak istemiyor insanlar."
"Orada ne işin var senin?" Gözlerini kaçırdı benden.
"Suçlama beni Ella, başka bir seçeneğim yok. Cebimde az bir para var ne elbisem ne de evim var. Eğer gidip orada çalışırsam bana kalacak bir yer, yiyecek ve iş verecekler. Hem parası da iyi en azından başımı sokacak bir yerim olur."
"Haklısın ama orası bir tanrının sarayı dedin? Buna nasıl inanırsın? Tanrılar neden dünyaya saray kursun ki? Çok aptalca!" Lara korkuyla gözlerini açıp bana baktı. "Sakın Ella! Sakın bir daha öyle bir şey söyleme, yoksa seni bulur."
"Bulur mu?"
"Bu tanrı diğerleri gibi değil biliyorsun ki, halk çok konuşuyor dedikodusunu yapıyor. Karanlık bir kralmış bu tanrı dediklerine göre. Siyah zifiri gözlere, ürkütücü, dev gibi bir bedene sahipmiş. Gören gözlerine bir daha bakamıyor. Hatta ensesi ile kula-"
"Adamın tüm her şeyini neden anlatıyorsun? Bu aptalca şeylere inanmamı beklemiyorsun değil mi? Olimpos buna izin vermez. Belki sadece basit bir kraldır." Lara beni kınarcasına baksa da umurumda olmadı. Aklımda tek bir sözü dolanıyordu 'siyah zifiri gözler' daha önce mavi gözlerim değmişti o gözlere ama bu sadece bir tesadüftü o kadar.
"Asla inanmayacaksın değil mi?" Omuz silktiğimde kolumu kavradı. "Benimle oraya gelmelisin Ella, burada kalırsak sabaha çıkamayız! Sarhoş heriflere fahişe oluruz ya da handa bir oruspu! Biliyorsun işte, gel benimle."
"Tüm bunlar o kadar tuhaf geliyor ki bana." Köyümü düşündüm. Küçük ve güzeldi. Kendi içinde yaşardı, herkes birbirini tanırdı, mutluyduk. Şimdi ise yoksuldum, evsizdim. "Biliyorum ama bunları konuşmak için çok yolumuz olacak. Karanlık çökmeden uzaklaşmalıyız buradan."
"Gideceğiz yani?" Yerinden kalkarak evin duvarına yaklaştı. "Eğer gelirsen gideceğiz ama öncelikle üzerine bir şeyler almalıyız. Eğer seni biri böyle görürse direk üzerine atlar. Gel benimle." Yeniden kalabalığa girmek için ayaklandım.
"Peki bu bahsettiğin saray, ne kadar uzakta?" diye seslendim arkasından.
?
"Sanırım yaklaştık."
Kendimi zorlukla yere atıp, başımı altımdaki otların üzerine yasladım. Nefes nefese soluklandım. Tüm gün boyunca yürümüştük. Neredeyse iki gündür yoldaydık ve durmadan devam ediyorduk yola. Sadece birkaç yiyecek bir şey için duruyorduk o kadar. Saray uzaktan görünüyordu yaklaştıkça. Neredeyse varmıştık bile.
Adını bilmediğim bir şehrin hemen biraz uzağındaydı bu saray. Lara'nın dediğine göre beş yıldır bu sarayın yapımı ile uğraşıyorlardı. Sonunda bitmişti. Eğer dediği doğruysa buranın adını daha bilmediğim tanrısı kasabaya büyük yardımlar yapmış, yoksullara yardım etmişti. Sarayına emek verdiği kadar halka da veriyormuş.
"Dinlenelim biraz."
"Olmaz, kimse işi almadan biz almalıyız. Saraya gittiğimizde yatarsın. Şimdi kalk, gidiyoruz!" yorgunlukla oflayıp, yerden kalktım. Lara artık yakından görünebilen kasaba ve saraya doğru ilerlerken arkasından adımladım.
"Senin şu, övmeyi bitiremediğin tanrının adı ne? Hiç söylemedin."
"Basil."
Lara arkasına bile bakmadan yürümeye devam ettiğinde bir an durdum. Adını daha önce duymamıştım. İsmi de kendi gibi tuhaf biriydi anlaşılan. "Acı çeken bir adamın son haykırışları gibi bir hissiyat veriyor ismi."
Lara arkasını döndüğünde yürümeye başladım. "Senin tanrılar ile derdin ne?" Ona aldırmadan yürümeye devam ettim. "Sadece kendilerini beğenmiş, aptal ve tek bildikleri birbirleri ile oynaşıp, başımıza iş açmaktan başka bir şeye yaramayan tanrıları neden seveyim?"
"Bu çok aptalca! Neden bunlardan nefret ediyorsun ki?"
Derin bir nefes aldım. Adımlarımı durdurup karşımdaki saraya baktım. "Asıl onu seversen aptallık olur. Zeus sürekli bir çocuk yapıp duruyor insanlara verdiği tek şey aptal şimşekleri, Posedion ise felaket ile insanları sel altında bırakıyor. Halk açken Demether kuraklığı önlemiyor. Daha sayayım mı yoksa bu aptalca dediğin düşüncelere hak verecek misin?"
"Aslında biri işe yarıyor."
Yürümeye başladığında ona eşlik ettim. "Afrodit senin üzerine güzelliğini serpiştirmiş gibi." Gözleri bedenime kaydığında güldüm. "Kesin öyledir!" Saraya kaydı gözlerim. Ne kadar güzel görünüyordu. Parlıyordu, yüce ve uluydu.
"Ah Ella, bir gün bu tanrılar hakkında dediklerini yutacakmışsın gibi geliyor."
"İşe yararlarsa yutmaya hazırım." Bir süre daha yürüdükten sonra şehrin içine girdik. İnsanlar oradan oraya koşuşturup dururken birkaç yiyecek bir şey alıp yolumuza devam ettik. Lara ile eğer burada çalışırsak şehre geleceğimiz ile ilgili planlar yaptık. Şehrin içinden çıktığımızda saray gözlerimizin önüne serildi.
Daha önce gördüğüm saraylar gibi değildi. O kadar büyüktü ki başım geriye doğru eğmem gerekmişti. Dışarıdan görüldüğü kadarı ile birçok penceresi ve kapısı vardı. Etrafı alçak surlarla kaplıydı. Karanlık bir havası vardı ama kesinlikle mükemmeldi.
"Gel!" Lara surlara yaklaşarak açık kapıdan içeri girdi. Sarayın kapılarında duran askerler üzerimizi aramış, nereden geldiğimiz ile ilgili sorular sormuştu. İş için geldiğimizi söylediğimizde biri bizi içeri almıştı. Asker ile birlikte sarayın kocaman kapısından içeri girdik. Büyük ve geniş bir giriş karşıladı bizi. Lara ile etrafa inanılmaz bakışlar atarken asker burada beklememizi istedi.
"Burası cennet gibi."
"Karanlık havası ile daha çok cehenneme benziyor ama sen bilirsin."
Lara gözlerini devirdiğinde gülümsedim ama haklıydım. Duvarlarda koyu renkler hakimdi. Boğucu bir hava bekliyordum ama ferahtı. Kalın kolonlar ile tavan neredeyse göremeyeceğim kadar uzundu. Heykellerden oluşan siyah işlemeleri vardı. Doğruyu söylemek gerekirse muhteşemdi ama dediğim gibi cehennemi yansıtıyor gibi.
"Küçük hanım haklı olabilir." Bir ses duyduğumda başımı indirdim. Hemen karşımda bir kadını gördüğümde Lara'yı dürttüm. "Biraz cehennemi yansıtıyor dediğin gibi ama efendimizin bunu yapma sebebi de buydu. Yeryüzüne bir cehennem yakışır mı diye merak diyordu."
"Yakıştığını söyleyebilirim." Karşımdaki kadın gülümsediğimde saygı ile başımı eğdim. Yüzünde hafif kırışıklıklar vardı, otuzlu yaşların sonunda falandı. Üzerinde koyu yeşil bir elbise vardı. İncecik beliyle elbiseyi çok güzel taşıyordu üzerinde. İçine korse giydiği çok belliydi, göğüsleri hafif taşmış cüretkar göstermişti. Saçlarını ensesinde toplamış, ela gözlerini üzerimizde gezdiriyordu.
"Jack'in söylediğine göre iş için gelmişsiniz. İsmim Marry Brown. Siz bana Bayan Brown diyebilirsiniz. Nereden geldiniz?" diye sordu yüzünde küçük bir gülümseme ile. "Ülkemiz saldırıya uğrayınca kaçmak zorunda kaldık. Ailemiz yok, savaşta öldü. İş için geldik."
"Ah çok üzüldüm canım. Savaş gerçekten çok acı ve kederli. Yol yorgunu olmalısınız. Gelin şöyle." Eliyle içeriyi gösterdiğinde Lara önden yürüdü. Bende arkasına takıldım onu takip ettim.
"Benim adım Lara, arkadaşımın adı da Ella."
"Ah isimleriniz çok güzel. İş için geldiğinizi söylemiştiniz. Eğer kabul ederseniz burada, bu saraya hizmet edeceksiniz. Yardıma çokça ihtiyacımız olacağı için size şart koşmayacağım. Ortalığı temizleyeceksiniz sadece. Bir nevi hizmetçi gibi."
Aslında kolay bir iş değildi ama mecburduk buna. Gidecek başka hiçbir yerimiz yoktu. "Bunu büyük bir zevkle yapacağız." Lara ve Bayan Brown hemen önümde ilerlerken etrafı inceliyordum. Sarayın büyük ve geniş koridorlarından neredeyse yirmiden fazla kapı vardı. Çok büyük bir yerdi.
"Bundan hiç kuşkum yok tatlım. Gelin size kalacağınız yerleri göstereyim." Koridorun sonuna ilerleyip, hemen uçtaki aşağı merdivenleri gösterdi. "Bu taraftan." Sarayın aşağı inen merdivenlerden indik birlikte. Biraz karanlık olmuştu ama yanan meşaleler ile yol aydınlanıyordu. Yukarıya nazaran dar olan koridordan geçerek, ilerledik. Burası sanırım çalışanların kaldığı yerdi. Tahminim doğru çıkmıştı. Bayan Brown bir odanın önünde durdu.
"İki kişilik bir oda." Kapıyı açtığında içeri bakındım. İki yataklı olan küçük bir odaydı. Ufak bir penceresi, bir de dolabı vardı. Lara içeri girdiğinde bende arkasından ilerledim. Odanın duvarlar paslı ve kirliydi. Burnuma kötü bir koku geldi. "Daha önce hiç kullanılmamış sadece biraz havasız ve temizliğe ihtiyacı var."
"Biz hallederiz." Bayan Brown bana dönerek gülümsedi. "Elbette tatlım. Şu odada küçük bir yıkanma yeri var. Üzerinizi değiştirmeniz için birkaç şey göndereceğim size. Yemek akşam güneş battıktan hemen sonra ilerideki koridorun sonunda veriliyor. Herkes orada yiyor siz de gidip katılırsınız. Yarın sabah güneş doğmadan önce yukarıda bekliyor olacağım. Şimdilik biraz dinlenin."
"Teşekkürler." diye fısıldadım odadan çıkan kadına.
Bize son kez bakıp, kapıyı kapattı. Lara kendini yatakların birinin üzerine attığında rahatlıkla gözlerimi kapattım. "Çok uykum var!" Lara'nın çoktan gözlerini kapattığını gördüğümde gülümsedim.
"Benden daha kötü bir halde gibisin."
"Uyumak istiyorum sadece."
Omuz silkerek boş olan yatağa oturdum. Kalçalarım rahat ve oldukça yumuşak yatakla buluştuğunda neredeyse inleyecektim. Sırtımı geri vererek yatakta uzandım. Kaç gündür yolda harap olan kemiklerim sızladı. "Çok rahat."
"Evet, gerçekten öyle."
Yorgunluk üzerime örtündüğünde rahat bir pozisyon alıp, gözlerimi kapattım. Kısa süre sonra yorgunluktan uyuyakaldım. Güneş batarken, bedenimin sarsıldığını hissettim. Lara beni dürterek uyandırmaya çalıştı. "Yemeği kaçıracağız, uyan Ella!"Sırtımı ona dönerek uykuma devam ettim. "Ben yemeyeceğim sadece uyumak istiyorum. Sen git." Bir kez daha aynı cevabı aldığında pes etti. Örtünen kapı sesini duyduğumda uykuma kaldığım yerden devam ettim.
?
"Ella, uyan!"
Lara'nın bedenimi dürtmesi ile göz kapaklarım ağırca aralandı. Kısık gözlerimle ona baktığımda heyecanla beni izlediğini gördüm. "Hadi sana anlatacağım çok önemli bir şey var!" Uykulu halimle baktım yüzüne. "Yarın anlatsan?"
"Hayatta olmaz, kalk!"
Sabır çekerek ellerimle gözlerimi ovuşturdum. "Anlat!" Gülümseyerek bedenini hemen yanına atıp, sarıldı bana. "Az önce yemek yemek için gittim ya, o sırada kim geldi tahmin bile edemezsin." Sessizce konuşmasını beklediğimde kolumu dürttü. "Dinliyorum!" dedim isyan ederek.
"Ah, o tanrıyı gördüm! Ella ben hayatımda böyle bir adam görmedim. Taş gibiydi." Gözlerimi devirdim, ne bekliyordum tam olarak?
"Öyle mi? Yüzünü gördün mü?"
Hüsranla dudaklarını büktü. "Maalesef sadece sırtını."
"Tanrı aşkına sırtını gördüğün bir adamdan etkilenerek mi gelip benim uykumu böldün?" Her zaman ki Lara'ydı işte. Erkeklerden hep kolay etkilenirdi. "Ama dinlesen bir!"
"Uyuyacağım, yanımdan kalk!"
Yeniden sırtımı ona dönerek gözlerimi yumduğumda bana saydırdığını duydum. Tatlı uykumu bilerek ona karşılık vermek istemediğim için gözlerimi yumdum. Kısa süre sonra aynı sessizlik odada hakim olduğunda kaldığım yerden devam ettim.
Sabahın ilk ışıkları bile yüzüme vurmadan uyandırıldım. Lara'nın giyinmiş olduğunu gördüğümde kendimi zorla yıkanmak için duşa attım. Bedenimdeki tüm kiri ve pası su ile atarak çıktım. Bayan Brown'un gönderdiği kıyafetleri giydim. Korse için Lara'dan yardım aldım tabi ki. "Şu korse de amma sıkıyor! Öleceğim içinde!"
Çok haklıydı, nefes bile zar zor alıyorduk. Birlikte odadan çıktığımızda merdivenleri tırmanıp, üst kata geçtik. Bayan Brown'un bizi beklediğini gördüğümüzde hızla yanına vardık. "Ah, geç kalırsınız sanırdım ama tam vaktinde."
"Ne yapacağız?" diye sordu Lara, hızla atılarak. Bayan Brown kendisini takip etmememizi istediğinde peşine düştük. "Bu katta herkes kendi işini yapıyor. Sizinle burada bir işim yok. Lara yemekten anlar mısın?"
"Imm, biraz?" dedi tek kaşını kaldırarak. "Peki, Ella sen?" Başımı olumsuzca iki yana salladım. Yemek işlerinden pek anlamazdım. Genelde Lara yapar ben yıkardım. "O halde Lara seni mutfağa gönderiyorum. Orada yemekleri tadacak ve hizmet edeceksin." İtiraz etmeden onayladı.
"Bu taraftan."
Koridordan döndüğümüzde benim beklememi söyleyerek Lara ile açık kapıdan içeri girdiğini gördüm. Eğilip içeri baktığımda burnuma yemek kokuları geldi. Lara'yı bir kadının yanına bıraktığını gördüm. Büyük mutfağı incelerken içeriden çıktı.
"Benimle gel!"
Başımı sallayarak arkasından takip ettim onu. Üst kata çıktık birlikte. Merdivenlerin hemen yanındaki duvarlarda portreler asılıydı. Bayan Brown ile neredeyse sayamadığım kadar çok merdiven çıktığımızda nefesimi toparlamaya çalıştım.
"İşim buysa şimdiden pes ettim diyebilirim." Bayan Brown gülerek, yanıma yaklaştı. "Sana özel bir iş vereceğim." Anlamadığım için yüzüne alık alık baktım. Arkasını dönerek merdiveni gösterdi. "Şu merdiven bir odaya çıkıyor. O odaya tek bir kişinin girmesini istiyorum. Her gün düzenli temizlenmesini, içerideki havuzun suyunun değiştirilmesini istiyorum. Bu yüzden sende istediğim şey, o odaya girip, temizlemek."
"Anladım ama neden ben? Lara'da yapabilirdi." Hiçbir şey demeden merdivenlere yaklaştı. "Aslında efendimiz istedi. Bana kullandığı odaya tek bir kişi girmesini ve hiçbir şeye dokunmadan temizlenmesi gerektiğini söyledi."
"Alınmayın ama bu kadar önemliyse neden siz yapmıyorsunuz?"
"Haklısın o da öyle dedi ama işimi layıkıyla yapmak istiyorum ama gördüğün gibi biraz yaşlıyım. Sen çalışkan birine benziyorsun. Arkadaşın daha böyle biraz serbest bir tavrı var. Bu yüzden seni seçtim. Odadaki özel şeylere dokunmadan temizleyip, çıkacaksın."
"Pekala." Kolaydı, bir tanrının odasını temizleyecektim! Çok kolay! "Özenle temizle ama biraz titizdir. Tüm gününü bu odaya verip, temizlemeni istiyorum senden. Ve kim sorarsa yukarıdaki katlardan birini temizliyorum de."
"Neden?"
"Efendimiz ile birlikte olmak isteyen kaç kadın var bu sarayda biliyor musun?" Başımı iki yana salladım, nereden bilebilirdim ki? "Eğer söylersen senin yerine gelecek çok kadın tanıyorum, başımı şişirmelerini istemem. Bir de dün ki konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. Tanrıları pek sevmediğini söyledin."
"Aslında öyle deği-"
"Hayır endişe etmene gerek yok, kendi düşüncen. Düşündüm ki eğer dediğin gibi biriysen sadece işini düşünürsün. Ella, sana güvenimi boşa çıkarma. İşini yap, efendimizin gözüne gözükme yeter."
"Tamam, Bayan Brown."
"Şimdi git ve temizle." Merdivenlere yönelip, birkaç adım attığımda seslendiğini duydum. "Sakın farklı hayallere kapılma. İşini yap yeter. Aklından çıkarmayı da unutma sen bir hizmetçi o bir tanrı."
"Unutmam efendim." diye kısık sesimle fısıldadım.
Ne gibi bir hayalim olabilirdi ki bir tanrı ile ilgili? Sözlerini umursamadan merdivenleri çıktığımda karşımda bir oda belirdi. Avuçlarımın içi terlerken kapıya yaklaştım. Elimin sırtını kapıya yaslayıp tıklattım kimse var mı diye. Ses gelmeyince bir kez daha vurdum. Bir süre beklesem de ses çıkmadı.
Bende kapıyı aralayıp, içeri sızmaya çalıştım. Kapı gıcırtı ile aralandığında bedenimi içeri süzdüm. Siyahlara boyanmış bir oda ile karşılaştığımda bir ses duydum. Su sesi kulaklarımı doldurduğunda odada adım sesleri duyuldu. Başımı kaldırdığım sırada çıplak ve ıslak bir göğüsle göz göze geldiğimde hızla arkamı döndüm. Üzerine havluyu doluyordu.
"Bayan Marr-"Tanıdık sesle kaşlarım çatılsa da bunu düşünecek bir halde değildim. Bu yüzden başımı eğip, parmaklarımı ezmeye başlamıştım. Adam çırılçıplaktı ve ben neredeyse onun her yerini görecektim. Arkamdaki bedenden ses çıkmayınca dudaklarımı araladım. "Affedin efendim kapıyı çaldım ama duymadınız sanırım." Utançtan sesim kısılırken yanaklarımın ısındığını hissettim. Arkamdaki hışırtı kesildi.
"Ma petite femme?"
Bu sözleri daha önce nerede duymuştum ben? Tanıdık geliyordu, sanki daha önce duymuşum gibi. Aklıma gelen adamla gözlerim irileştiğinde bir anda kendimi arkamı dönerken bulmuştum. Göz göze geldiğim siyah irislerle dudaklarım aralandı.
"Sen?"
Bu o, yabancıydı.
Onunla yeniden karşılaşmıştık.
"O kız, Basil'in karşına çıkacak! Ella, Basil'e aşık değil! Basil'in onu kendine mühürlemesi gerekecek. Yani kader onların hayatını işleyecek. Siz değil!"
?