1.BÖLÜM "Περίμενε"
Περίμενε, beklemek.
?
Etrafımda ağlayan, sızlanan acı içinde inleyen insanlara baktım. Uzakta bir kadın gözüme çarptı. Benim gibi bilekleri zincirlenmiş, pislikmiş gibi bir tarafa fırlatılmıştı. Kucağında daha yeni doğmuş bir bebeği ile etrafa bakıyordu. Bebeğinin ağlayış sesleri, savaştan sonra esir düşmüş olan kölelerin bulunduğu bu ahır gibi yeri inletiyordu.
Ülkem işgal altındaydı.
Köyümüzü yağmalamışlar, kadınlar ve çocuklara el koymuşlardı.
Bebeğin sesi kulaklarımı çınlatıyordu ama bedenim bunu düşünecek halde değildi. Köyün neredeyse tüm erkekleri savaşta ölmüştü geri kalanları ise köle olmuştu. Hepsinden nefret ediyordum; bizi bu hale getiren güzel köyümüzü yıkan Romalılardan, bizi bir fahişe gören askerlerinden! Acınası bir durumdaydım, tek başıma.
Hayatım boyunca yanımda olan tek dostumu kaybetmiştim savaş sırasında. Nereye gitmişti bilmiyordum. Lara savaş sırasında sevgilinin yanına gitmeye çalışmıştı bu yüzden onu bırakmak zorunda kalmıştım. Bir daha da görememiştim çünkü askerler beni yakalamıştı. Elime geçirdikleri zincirlerle bizi tam üç gece boyu süren bir yola sürüklemiş, kendi ülkelerine getirmişlerdi. O yol boyunca durmadan yürümek zorunda kalmıştık. Ayaklarımın altı harap olmuştu. Bedenim kir pas içindeydi. Yine de dimdik duruyordum onlara karşı. Askerler çok zalim ve gaddardı bu yüzden gözlerim açık bekliyordum.
Ahır gibi olan yerin kapısının açıldığını işittim. Başımı kaldırıp, kapıya baktım. Ses ile birlikte yorgunluktan uyuyakalan, dalgın olan herkes kapıya dönmüştü. Üç askerin içeri girdiğini gördüğümde başımı eğdim. Buraya geldiğimden beri birkaç kez içeri girmişler yemek dağıtmışlardı. Onun haricinde birkaç kızı giderken kendileriyle birlikte götürmüşlerdi.
Askerlerin kendi aralarında bir şeyler konuştuklarını duydum. Ahırın içinde ilerleyip, gözlerini köle yaptıkları insanların üzerine diktiler. Yavaş yavaş ilerleyip, sanki mal seçiyorlarmış gibi işaret etmeye başladılar. Bedenimi kendime çekip, sızlayan bileklerimi dizlerimin arasına sakladım. "Şunu alın!" diye seslendiğini duydum.
Göz ucuyla baktığımda benim yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim bir kızı yaka paça tutup, ahırdan çıkardılar. Bedenimi bir ürperti aldı. Bana doğru gelmeye başladıklarında başımı yere çevirdim. Bedenimi çekebildim kadar geriye çektim. Kalbim hızlı atmaya başladı korkudan, titrememek için kendimi sıktım.
"Hey sen!" Önümde duran adımlarla gözlerimi kapattım. Lanet olsun! "Sana diyorum, başını kaldır!" Kalın bir ses duydum ama başımı kaldırmadım. Asker ayağıyla dizimi dürttüğünde başımı yavaşça kaldırdım. "Yüzüme bak!"
Öfkeyle başımı kaldırıp, yüzüne baktım. Askerin gözleri toprak ve kan ile karışmış kirli yüzüme baktı. Beni beğenmemesi için içimden tanrılara dua etmeye başladım. "Şunu da alın!" Askerlerin iki yanımdan kollarımı tutması ile debelendim. O kadar güçlülerdi ki onları itmeme rağmen pek bir fayda vermiyorlardı.
"Bırakın!" diye bağırdım kollarımı çekmeye çalışarak. Bağırışlarıma sesiz kalarak ahırın kapısına doğru götürdüler beni. Tekme atmaya çalışsam da fayda etmiyordu. Ahırdan dışarı çıkmamız ile batan güneşin ışıkları kumral saçlarıma vurdu. Başımı kaldırıp etrafımdaki insanlara baktım. Asker çadırları kurulmuştu her tarafta. Askerlerin bazıları yemek yiyor, bazıları güreşiyordu. Beni büyük bir çadırın önüne yaklaştıklarında kaçmaya çalıştım ama olmadı. Çadırdan içeri girdiğimizde, askerler kolumu bıraktı.
"Efendim, kölelerden biri!" dedi beni yere iten askerlerden biri.
Avuçlarımı yere yaslayıp düşmemekten kurtuldum. Sinirle başımı kaldırıp, arkamdaki askere baktım. "Sensin köle!" dedim aksanla. Asker bana doğru eğileceği sırada bir ses duydum. "Dur!" Asker öfkeyle yüzüme bakıp, geri çekildi.
"Efendim!"
"Bu kızda kim?" dedi aynı ses. Başımı önüme çevirdim. Yanıma yaklaşan adım seslerini duydum. "Bana bak." Emir ile birlikte başımı yavaşça kaldırdım. Üzerindeki zırhlı asker kıyafetine baktım önce. Başındaki tacı gördüğümde bunun kral olduğunu anladım. Kirpiklerim titredi korkudan, kim bilir ne yapacaklardı bana?
"Gözlerin çok güzel." Bazen yeşil bazen de mavi olan gözlerimi yerinden çıkarmak istedim. Gözlerimi kaçırıp, bakışlarımı önüme diktim. "Diğer kızı odama yollayın bunu da Ares'in odasına götürün. Bize yardımının bir şerefi olsun."
Ne demişti o?
Dudaklarımdan korku dolu bir inleme firar ederken, beni yerden kaldırdılar. Gözlerim hafiften sulandı, kendimden iğrendim. Bu halde olmaktan nefret ettim, güçlü olmalıydım. Olimposta'ki tanrıçalar kadar cesur olmalıydım ama bir köleden farkım yoktu şu halimle. Askerler beni sürükleyerek çadırdan çıkardılar.
Etrafta bulunan askerlere baktım. Ne çoklardı, istesem de kaçamazdım buradan. İçime derin bir hüzün çöktü. Ares dedikleri bir savaşçı olmalıydı. Bir tanrının insanların savaşında neden yeri olsun ki? Her kimse bana dokunmasına asla izin vermeyecektim. Az evvel ki çadıra göre büyük olan bir çadırın önüne geldiğimizde hiçbir şey demeden beni içeri götürdüler.
Daha etrafa bakamadan çadırı düz tutmak için kullandıkları bir kolonun yanına bıraktılar beni. Ellerimdeki zincirleri çıkarmadan, kolona doladılar zincirin ucunu. Öfke ve korkuyla bir nefes almak istedim ama midem kasılıyordu. "Kaçmaya kalkarsan bu kılıcı gırtlağına dayarım bilmiş ol!" diye öfkesini kustu.
İğrenerek baktım yüzüne. Hiçbir şey demeden arkalarını dönüp, çadırdan çıktılar. Gittiklerinden emin olduğumda zinciri çekiştim. Bileklerime yapışıp kalan zincir kımıldamıyordu bile. Pes ederek, ellerimi yorguna bıraktım kucağıma.
Büyük çadırın içini inceledim. Kolonun hemen yanında büyük bir yatak vardı. Kürklerle kaplıydı, gözüme oldukça yumuşak geliyordu. Popom kurumuştu sert kayalıklara oturmaktan. Bedenim acıyordu uykusuzluktan. Çadırın diğer ucunda bir masa ve sandalyeler vardı. Bir oda gibi olan çadırın tam ortasında ise biraz su ve temiz bezler bulunuyordu.
Kuruyan dudaklarımı yaladım suyu görünce. Midem günler sonra bir şeyi istiyordu. Susuz kaldığımı bile anlayamamıştım. Suya yaklaşmak için zinciri çekiştireceğim sırada çadırın önünden gelen birkaç sesi duydum. Yerimde kaskatı kesildim. İçime bir endişe düştü. Ne yapacaktım? Ya bana zorla dokunmaya kalkarsa?
Sırtımı arkamdaki kolona sertçe yaslayıp, dizlerimi kendime çektim. Çadırın perdesi aralandığında nefesimi tuttum. Başımı eğdim, yere yansıyan gölgeyi gördüm. O kadar büyük bir gölgeydi ki dudaklarım aralandı. Kafamı kaldırmaya cesaret edemedim. Adım sesleri kulağımı doldurdu. İçerideki kişinin varlığını hissedebiliyordum artık.
İçimdeki meraka engel olamadım. Başımı kaldırıp, odada dolandırdım bakışlarımı. Suyun sesi kulağıma ulaştığında, kovanın önünde duran adama baktım. Sırtı bana dönük, masanın üzerindeki suya eğilmişti. Üzerinde bir zırh vardı. Zırhı az evvel gördüğüm kralın zırhı gibi değildi. Simsiyahtı, parıldıyordu üzerinde. Sırtını inceledim. Göğsü oldukça kalıplı ve büyüktü, şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak kadar hem de.
Üzerindeki zırh demirden işlenmiş gibiydi. İri gövdesini sarıp sarmalamıştı. Saçlarının simsiyah olduğunu gördüm. Kahverengi ya da koyu değildi, zifiri karanlık gibi kopkoyuydu. Suyu yüzüne sertçe çarptığında başımı eğdim aceleyle. Nefesimi yavaşça verdim varlığımı anlamasın diye. İçimde bir merak vardı aynı soruyu tekrarlıyordu bana; kimdi bu adam?
Yüzünü bana dönmeden ellerini kaldırdığında, üzerindeki zırhı çıkaracağını anlamıştım. Gözlerim irileşti, verdiğim nefesin kesildiğini bile fark etmemiştim. Zırhı üstünden çekip yan tarafa attığında, yere düşerek tok bir ses çıkardı. Odayı büyük bir homurtu ve sert bir küfür doldurdu. Sinirliydi neden bilmiyordum sadece öfkesi çoktu ondan emindim. Zırhın altına giydiği siyah kumaşa baktım. Çok ince giyinmişti, diğer askerler gibi değildi. Diğerleri zırhın altına miğfer falan giyerdi ama o giymemişti. Tuhaftı.
Ellerini önündeki suyun iki tarafına yaslayıp, başını öne eğdi. Hiç ses çıkarmadan durmaya çalıştım. Belki beni hissetmez, bir şey de yapmaz dedim ama bedenim öyle düşünmüyor olmalıydı ki dudaklarımdan çıkan hıçkırığa izin verdi. "Hık!"
Mavi gözlerim boncuk halini alırken, dudaklarımın üzerine avuçlarımı yasladım. Korkuyla karşımdaki adama baktım. Duyduğu sesle bedeni gerilmişti ve başını kaldırmıştı. Beni fark etmemesi için dua ederken, bedenini çevirdiğini gördüm.
"Hık!" Hıçkırığımın yinelenmesiyle bedeni tamamen bana döndü. Başımı kaldırmaya korktum. O, dev gibiydi. Öyle büyüktü ki hem varlığından hem de üzerime düşen gölgesinden korktum. Bana doğru bir adım attığını hissettim. "Kimsin sen?" diye bir ses işittim. Bu ses çok güzeldi, bir erkeğe ait olunmayacak kadar güzel. Toktu, kalın bir sese sahipti. Hiç cevap vermeden bekledim. Sorusunu yineledi.
"Sana diyorum! Kaldır kafanı!" diye sesini yükseltti.
Bedenim narin bir ceylan gibi titredi. Sinirliydi ve bu benim aleyhime işleniyordu. Bu yüzden başımı kaldırdım. Kuş gibi titreyen ürkek kirpiklerimi araladım. Mavi gözlerimi adamın üzerine çevirdim. Bakışlarım ilk önce sert bedenine tutundu. Üzerindeki kumaşın kalıplı bedenini zar zor sardığını gördüm. Göğsü çok genişti, gözüm korktu iriliğinden. Yutkunuşundan belirgin olan adem elmasına takıldı gözlerim. O çıkıntı gözlerimi bir müddet kendisine kaptırmamı sağladı.
Gözlerim çenesine tırmandı. Yanaklarından aşağı doğru süzülen sakallarına baktım. Kısaydı ama çok da değil. Yanakları sert çehresinden ve kemikli yüzünden dolayı çukurdu. Yanağının hemen yanında dikkatimi çeken kırmızı dudaklarına baktım. Onu incelemekten kendimi alamıyordum. İki dolgun dudakları vardı. Üst dudağı alt dudağına nazaran biraz daha az etliydi. Aralık dudaklarından çektiği nefesi hissettim nefesimde. Gözlerini görmek için içime sabırsız bir istek belirdi. O isteğe karşı çıkamadım. Gözlerine çevirdim bakışlarımı. Bakışlarımız çarpıştı.
Göz göze geldik.
Nefesimi tuttum.
Gördüğüm siyah zifiri gözler gerçek miydi yoksa bir yanılgıya mı düşüyordum?
Gür kaşları vardı, sert çatık duruyordu. Kalem gibi düzgünce çizilmiş gibiydi. Seyrek olan kirpiklerinin arasından gözlerime bakıyordu. O da benim gibi yüzümü incelemiş olmalıydı. Gözleri dibi olmayan karanlık bir kuyu gibi bakışlarımı içine çekiyordu.
"Sen de kimsin?" diye fısıldadı az önceye nazaran sesini kısmıştı.
Hıçkırığım aniden yok olmuş gibiydi. Sesimi çıkarmak istemedim ama gözleri sanki her istediğimi yaptıracak bir haldeydi. Karşımdaki adam on sekiz yıllık hayatım boyunca gördüğüm en hoş adam olabilirdi. Destanlarda anlattıkları gibi; tanrım bu adam yunan tanrısıydı adeta!
"Ella ben." Çatlamış sesimle fısıldadım, gözlerimi gözlerinden çekerek. Kalp atışlarım hızlanmıştı, terlemişim. Avuç içlerim biraz sulanmıştı. Midemde bir kasılma hissettim az önceki korkudandı ama şimdiki nedendi bilmiyorum. O gözleri bana çok farklı bakıyordu, tek bir bakışmayla kalbimin ritmini değiştirmişti.
"Ella mı?" diye sordu kaşları hafifçe çatılırken. Gözlerindeki bakışları şaşkınlığa uğramış gibiydi. Başımı hafifçe salladım. "Adın bu mu? Ella mı?" dedi kalın sesiyle gözlerini üzerimden ayırmadan, bana yaklaştı. Bedenim alışagelmiş bir tepkiyle kolona yaslandı. Dizlerimi ürkerek kendime çektim.
"Evet." diye fısıldadım boğazımı temizleyerek başımı kaldırdım. Boynu bükük durmayacaktım karşısında. Bana her ne yapacaksa direnecektim. "Bu olamaz." Sesinin yükselmesiyle sırtımı kolona yapıştırdım. Zincirler sırtıma yaslansa da kaçış yolum sadece onlardı.
"Anlamadım?"
"Bunca yıl sonra! Tam yüz yıl!" diye kendi kendine konuştu. Gözleri artık alev alevdi. Sanki gözlerindeki kara bakışlarına kibrit çakmış gibiydi. "Anlamıyorum." Yumuşak sesimle dizini zemine yasladı.
"Nereden geldin sen?"
"Tivoli." Yaşadığım yer bir köydü. Orada tüm hayatımı geçirmiştim şimdi ise boşlukta gibiydim. Bir yandan sevinçliydim arkamda bıraktım bir ailem yoktu onları düşünmek zorunda değildim. Sadece dostumu kaybetmiştim. Onu da bulacağımın umudu yoktu. Bir ailem hiç olmamıştı. Babam bir demirciymiş annemin dediğine göre. Annem bana hamile kalınca ortadan kaybolmuştu. Ben ise yedi sekiz yaşlarındayken annemi de kaybetmiştim. Aslında geldiğim bir yer yoktu yani, gideceğim bir yerin olmadığı gibi.
"Kaç yaşındasın sen? Çocuk gibisin."
Çocuk mu? Bir an durdum, belki iyi bir fikir olabilirdi. Çocuk olduğumu düşünürse bana zarar vermeyebilirdi. En azından dokunmazdı. "On sekiz kış gördüm annem söylemişti." Gözlerinin aralandığını gördüm. "Gerçekten çocuksun. Burada ne işin var?"
Hafif sinirlensem de belli etmedim. İlgili bakışları üzerimdeydi, sanki daha önce bir kadınla konuşmamış gibi, görmemiş gibi bakıyordu yüzüme. "Köyümü yakıp, yıktınız! Köle ettiniz beni." Yüzüne nefretimi kusup, başımı yan tarafa çevirdim.
"Senin gibi birinin bunları hak etmemesi gerek. Hem de bana ait olan birinin."
Sertçe konuştuğunda ellerimin üzerinde sıcak bir şey hissettim. İrkilip, çekilecekken parmaklarıma değen sıcak ellerini hissettim. "Bu zincirden sıkılmış olmalısın, seni bundan kurtaracağım." Bileklerimi tahriş etmiş, kızarmasına ve su toplamasına sebep olmuş zincirleri çıkardı tenimden. Yüzümü buruşturarak, bileklerimi ovuşturdum yavaşça.
"Sen o olamazsın."
"Kim?" diye sordum merakla. Neden sürekli kendi kendine konuşup duruyordu? "Kader gerçek değildir." Oturduğu yerden kalktığında, ellerimi yere yaslayıp kalkmaya çalıştım. Gözlerim su dolu kovaya değdi. "Biraz su içebilir miyim?" diye mırıldandım.
"Ne?"
Bedenini bana aniden çevirdiğinde irkildim. Alt dudağımı ağzımın içine yuvarlayıp, ısırdım. "Su?" Gözleri bir an dudaklarıma kaysa da hemen kaçırdı. "İç!" diye sertçe konuştu. Gözlerimi devirip, suya yaklaştım.
Ellerimi kovanın içine koyup, serin suyu hissettim. Günler sonra bulabilmiştim suyu. Yolda birkaç damladan başka vermiyorlardı. Şimdi ise bir dolusu önümdeydi. Avuçlarımı suyla doldurup, eğildim. Kurumuş dudaklarımı pınara yaslayıp, kana kana içtim sudan. Mideme kadar inişini hissettim.
Sırtımda bakışlarını hissetsem de suyu içmekten daha önemli gelmiyordu bana. Sonunda doya doya içtiğimde geriye çektim kendimi. Yavaşça ona döndüm. Gözleri baştan aşağı süzdü beni. Bakışlarında bir aşağılama, küçümseme bekledim ama yoktu.
"Birini çağıracağım güzelce temizlen."
Kaçar adımlarla çadırın perdesine yaklaştığında kaşlarım havalandı. Bu neydi şimdi? Beni geceye falan hazırlamıyordu değil mi? Öyleyse eğer bu asker dolusu yuvadan kaçmam gerekecekti.
?
"Bir istediğiniz var mı?"
Benim yaşlarımda, sanki ondan üstünmüşüm gibi konuşan kıza baktım. Yanında sıcak yemeklerle ve giysilerle gelmişti. Sıcak su ile bedenimi temizlemiş, pislikten arındırmıştı. Kaç gündür tokluk hissi yaşamayan mideme sıcak yemekleri ısısına bakmadan hızla yemiştim. Bana getirdiği elbiseyi ses etmeden giymiştim. Elbise beni oldukça çıplak hissettiriyordu.
Sade düz bir elbiseydi ama o kadar cüretkardı ki, sade olması göze batmıyordu. Genelde Romalıların prenseslerin giydiği Helenistik bir elbiseydi. Eteğinden başlayarak, bacağıma kadar uzanan uzun bir yırtmacı vardı. Bacağımın tamamı dışarıda gibiydi. Bel kısmında kalın bir kemer bağlıydı. Üst tarafı ise gerdanımı tamamen açıkta bırakıyordu. Askıların ikisi de sol omuzumdaydı, bir omuzumu olduğu gibi açık bırakıyordu. Sırt kısmım ise, bel boşluğuma kadar açıktı. Yani kendimi çıplak hissetmem oldukça normaldi.
"Aslında evet, bana bir ip gibi kalın bir şey bulabilir misin?" Hiç karşı çıkmadan arkasını dönüp odanın içinde dolanmaya başladığında getirdiği yemek tepsisindeki bıçağa uzandım. O elbiselerinin arasında bir şeyler ararken, bıçağı arkama sakladım.
"Ah, bunu buldum. Uygun mu?" Elinde siyah bir kumaşla döndüğüne gülümsedim. "Harika!" Elindeki kumaşı alıp, hiçbir şey belli etmeden gülümsemeye devam etti. "Çok güzel oldunuz. O kadar yaraya rağmen kusursuzsunuz."
Beyaz tenime yakışan elbiseye başımı eğerek baktım. Ben öyle olduğumu düşünmesem de hiç sesimi çıkarmadım. Kumral saçlarım vardı, bukleli haliyle omuzlarımdan aşağı sarkıyordu. Mavi ve bazen değişebilen gözlerim, iri dudaklarım vardı. Tabi bir de yanaklarımın yanlarında ve burnumun üzerinde çillerim, çok belli etmese de oradaydı. Burnum küçük yüzüme uyum sağlamış, küçücüktü. Sanırım sevdiğim tek şey oydu. Öyle aşırı zayıf bir bedene sahip değildim ama etli de sayılmazdım. Belim biraz ince, hafifte kalçam vardı, biraz büyüktü. Göğüslerim ise küçük değildi. Bedenime çok tapan birisi değildim hiç olmadım da ama seviyordum.
"Sağ ol!"
"Ben gidiyorum şimdi, lütfen çadırdan ayrılmayın efendimiz çok kızar!" dedi sesindeki hafif endişeyle. Sorun yok deresine gülümsedim. Eşyalarını toplayıp çadırdan çıktığında aceleyle bıçağı arkamdan çektim. Çadırın girişini kontrol ederken, yırtmaçtan dolayı açık kalan bacağımı değil de, ipekten kumaşla örtünmüş bacağımı sıyırdım. Bıçağı yatağa indirip, elimdeki kumaşı bacağıma sarmaya başladım. İki defa dolayıp, düğüm attım. Çadırın önünden birkaç ses duyduğumda korkuyla bıçağı kavradım. Bacağıma doladığım ip ile bacağım arasına bıçağı soktum. Kendimi kollamam gerekiyordu. Eğer bana dokunacak olursa bıçağı tam kalbine yerdi!
Açıkta kalan bacağımın üzerine elbisenin eteğini örttüm ve bacağımı yataktan çektim. Çadırın perdesinin aralandığını gördüğümde nefesimi istemsizce tuttum. Bedenini eğerek, çadırdan içeri girdiğini gördüğümde başımı indirmeden sert bakışlarımı bedenine çevirdim.
Gözleri odanın ortasına dikili bedenimi bulduğunda, yürümeyi kesti. Bakışları üzerimdeki elbiseye değdi, baştan ayağı taradı beni. Açıkta kalan bacaklarıma, gerdanıma, göğüslerime ve omuzlarıma bakarak yüzüme çıktı. Bakışlarından tiksinmem gerekiyordu ama yapamıyordum. Bedenimi bir alev ele geçirmiş gibiydi, sanki yakıyordu beni. Yüzümün de o yangına uymasıyla yanaklarım ısındı.
"Yatağa otur."
Kalın sesiyle irkildim. Mavi gözlerim korkuyla titredi, göz bebeklerimin büyüdüğünü hissedebiliyordum. Zifiri gözlerine baktım çekinmeden. Yüzümdeki korkuyu fark ettiğinde derni bir nefes aldı.
"Uyu, yorgunsundur. Yarın sabah seni istediğin yere bırakacağım."
Hiç sanmıyordum!
Asla ama asla bir köleyi bırakmazlardı. Ona neden güveneyim ki?
Ona inanmasam da yatağa ilerledim birkaç adımda. Yatağın tam önüne geldiğimde ucuna oturdum. Bakışlarımı ona kaldırmaya korkuyordum. Çok tuhaf biriydi, gizemliydi. Sanki konuşmamaya yemin etmişti.
Yatağa doğru yaklaşan adımlarını duyduğumda, kalbim korkuyla çarptı. Ellerimi kucağımda birleştirip, sıktım. Tetikte bekleyecektim, bıçağı almam saniyelerimi almazdı. Tek dokunuş yeterdi onu alt etmeme.
Adımları tam önümde durduğunda dudaklarımı birbirine bastırdım. Hemen yanıma adımlayıp, benim gibi yatağa oturdu. Cüssesi ile ona yalpalanacaktım ama tutum kendimi. Burun deliklerimden içeri giren kokuyla kaşlarım çatıldı. Ne kokuyordu bu adam? Ondan gelen koku olduğuna emindim, kötü kokmuyordu sadece tuhaftı işte.
Bana yaklaşmasını beklerken, yatakta geriye gidip uzandı. Tabi her hareketi ile korkuyordum bir şey olacak diye. Bu halim hoşuna gitmişti kesin! Sırtını yatağa yasladığında, oturduğum yerden kalktım. "Ben, şurada otursam iyi olacak."
"Yerinden kalkman gerektiğini kim söyledi sana?"
Boğuk sesiyle kafamı kaldırdım ve yatakta uzanmış bedenine baktım. Gözleri kopkoyuydu ne düşünüyordu anlayamıyordum. "Birlikte uyuyacak değiliz ya?" dedim gülerek. Bakışları dudaklarıma düşse de kendini toparladı.
"Yanıma uzanman için iki saniyen bile yok çocuk sözümü dinle."
Çocuk mu? Hala bana çocuk mu diyordu? Bu halimle?
Sinirlensem de hiçbir şey demedim. Yatağa yeniden otururdum ama bu sefer ucuna değil, hemen yanına oturmuştum. Aramızda biraz mesafe olsa da yatakta yan yana ne kadar uzak olabilirdik ki? "Uyu!"
Sert sesiyle yutkundum. Daha önce yabancı olan bir yerde uyumamıştım kaldı ki, beni korkutan ve heyecanlandıran bu adamın yanında. Ne kadar uyu dese de uyuyamazdım. Ya bir şey yaparsa? O zaman ne olacaktı?
Uykum çok geliyordu. Bedenim kaç gündür peşinde koşuyordu yorgunluğun. Bu yüzden sesimi çıkarmadan başımı yastığa yasladığım ve sırtımı ona çevirdim. Dizlerimi kendime çekip, bedenimi sardım.
Arkamda ses çıkarmadan duruyordu biliyordum. Bedenini yerinden milim bile kıpırdatmıyordu. Bir süre bekledim bir şeyler olur diye ama olmadı. Zaman geçtikçe yorgun bedenim uykuyla savaşmaya başladı. Artık yorulmuş olmalıydı ki, kirpiklerim birbirine dolandı, göz kapaklarım mavi gözlerimin üzerine düştü.
?
Sıcaktı.
Hatta o kadar sıcaktı ki derin uykumdan uyanmak zorunda kaldım. Gözlerimi açtığımda, uyuduğumu yeni fark ettim. Bilincimi yitirmiş olmalıydım. Ellerimi yatağa yaslayıp, başımı çevirdim. Hemen yanımda gözlerini kapatmış, düzenli nefeslerle uyuyan adama baktım.
İçim rahatladı, bir şey olmamıştı. Sırtımı yukarı çekerek, başımı yatağın başlığına yasladım. Biraz ötemde uyuyan adamı izlemeye koyuldum. Çatık kaşları uyurken yine aynı haldeydi, kirpikleri kıpırdamıyordu. Uyumadığını sanıyordum ama gerçekten uyuyormuş. Aralık dudaklarına bakıp, utançla gözlerimi çektim hemen. Adamı inceliyordum!
İçime bir arzu doldu, ona yaklaşmak isteyen yanım buna karşı koyamadı. Arafta kalsam da merakım üstün geldi, parmaklarımı kaldırdım. Çukur yanaklarının üzerindeki sakallarına baktım. Çok güzel bir yüzü vardı; kemikli ve sertti. Parmaklarım benden izinsiz yüzüne yaklaştı. Kalbim sanki bir kapana kısılmış birazdan yem olacak bir avın ölümü beklermiş gibi attı. Nefesimi tutup, parmaklarımı şakağının üzerine dokundum çekinerek.
Dokunuşumu hissetmemiş olmalı ki, yerinden kıpırdamadı. Derin bir nefes alıp, parmaklarımı şakaklarından aşağı doğru sürterek, yanağına getirdim. Sakalları parmaklarıma karşı çıkıp, battılar ama bu hiç o kadar da kötü değildi; hatta çok güzeldi. Fark etmeden yanağını okşadım, çenesini ve burnunu. Tüy gibi dokunuşlarım teninde dolandı. Parmaklarım dudağının çizgisine geldiğinde hiç beklemediğim bir şey oldu.
Parmaklarımın üzerine sert bir el dolandı, sertçe çekti kendine. Dudaklarımdan bir çığlık firar ederken, bedenimi iri bedeninin altına çekti. Sırt üstü uzanmış korkuyla yüzüne bakarken buldum kendimi. Sert çatık kaşları ile zehir gibi parlayan kara gözleriyle baktı yüzüme.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye dişlerinin arasında tısladı.
Sesi o kadar korkutucu çıkmıştı ki dilim tutuldu, konuşamadım. "B-ben, bırak beni!" dedim altından kaçmak isteyerek. Dizini iki bacağımın arasına koyduğunda, eteğim kasıklarımın uçlarına kadar sıyrıldı. Utanç ve korku birbirine karıştı, yeri dibine girmek istedim o an.
Bileklerimi zapt etmek istediğinde, avuçlarımı göğsüne vurdum rastgele. Aklıma bıçağım geldiğinde onu üzerimden itmek için bacaklarımı vurmaya çalıştım. Bedeninin gücünü kullanıp, göğsünü bastırdı göğsüme. "Uslu dur!"
Onu dinlemeyip, göğsüne yumruklarımı sıraladım. Çırpınmaktan dolayı açılan bacağımla bir elimi ona fark ettirmeden bacağıma götürüp, bıçağı kavradım. Kara gözleri mavi gözlerimi buldu, parmakları bıçağın üzerindeki elimi kavradı. "Aptal mı sandın sen beni çocuk?" dedi kısık sesle.
İçimde ona karşı büyüyen sinire engel olamadım. Göğsüne vurduğum elimi kaldırıp, yanağına yapıştırdım. O bunu beklemediği için sarsılırken, bıçağı çektim yüzüne. Titreyen ellerime hakim olmak isteyerek, gözlerinin önüne tuttum. Attığım tokat ile başı hafifçe yana eğilmişti.
Sakinleşmek için içine sert soluklar çektiğini işittiğimde korkuyla yutkundum. Sanırım onu daha çok sinirlendirmiştim. Alt dudağımı telaşa dişledim, kaşlarının altından gözlerime baktı. Gözleri alev alevdi. Sinirli değildi, öfkeliydi hem de çok!
Gözleri ona çektiğim bıçağa değdi. Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı, bu gülümseme değildi; küstahlıktı. Elini kaldırıp, bıçağı tutan elimin üzerine koydu. Ona şaşkınca bakarken, bıçağı boğazına doğru kaydırdı. Gözlerim irileşti. Ne yapıyordu bu?
"Hadi kes!" dedi gözlerimin içine bakarak. "Neyi bekliyorsun?" Bıçağı boğazından çekmek istediğimde karşı koydu, parmaklarımı sıktı. Yüzümü buruşturarak, bıçağı geri çekmeye çalıştım. Gücüyle başaramayacağımı anladığımda diğer elimi de koydum bıçağın üzerine.
Bıçağın keskin ucunu boğazından çektiğimde elimden almaya çalıştı. Ona karşı koymaya çalıştım. "Bırak şunu!" yüzüme bir hayvan gibi hırladığında inat ederek, almaya çalıştım. Bir anda üzerime gelmesiyle bıçak omuzu ile göğsü arasındaki boşluğu yararak, saplandı bedenine.
Bıçağın neredeyse yarısının içine girdiğini gördüğümde dudaklarımdan korkuyla bir çığlık kaçtı. Yabancının dudaklarından bir inleme firar ettiğinde, göğsüne baktım. Hemen omuzunun altında bedenine saplanmış, asılı duran bıçağa baktım. Üzerindeki siyah kumaştan çok da olmasan belli olan kana baktım.
"B-ben" dedim devamını getiremeyerek. Sağlam olan elini yatağa yaslayıp, üzerimden kalktı. Elini bıçağın üzerine koyup, gözlerini kapattı. "Siktir!" diye hırladı acıyla. Korkudan ne yapacağımı bilemedim. Sırtımı yataktan kaldırıp, bedenine baktım.
Sanki canı yanan o değilmiş gibi parmaklarını bıçağın üzerine koyup, çekti. Dudaklarından küçük bir inleme koparken bıçağı yere savurdu. Elini yarasının üzerine koyup, soluklar almaya başladı. "Bunu istemedim. Ben bunu yapmak istemedim."
Başını kaldırıp acı içinde gözlerime baktığında başımı eğdim. Suçluydum! Onu yaralamıştım ya ölürse? O zaman mahvolurdum! Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Onu iyileştirmem lazımdı. "Masanın üzerinde iğne var." dedi zorlukla konuşarak.
"Bana onu getir bir de ip!" dedi, şoku atlatmaya çalışarak başımı salladım. Yataktan inerek, masaya yaklaştım. Üzerine baktığımda, bir kumaşa batırılmış iğneyi ve bir ipliği gördüm. Bunların burada ne işi olduğuna takılmamaya çalışıp, yatağa yaklaştım.
"Al!"
Başını kaldırıp bana şuana kadar gördüğü en aptal varlıkmışım gibi baktı. "Sence yarayı dikebilir miyim?" dedi küfür eder gibi.
"Ben bunu yapamam! Asla! Kanı görmeye dayanamam bir kere ben!"
Dudaklarından bir hırıltı çıktığında derin bir nefes aldım. "Tamam!" dedim pes ederek, yanına yaklaştım. "Üzerindekini çıkarmam gerekiyor." Sert bir soluk aldığında izin verdiğini düşünerek, üzerindeki kumaşın eteklerini kavradım.
Kollarını zorlukla kaldırdığında, kumaşı başından geçirerek, çıkartıp bir tarafa attım. Gözlerim esmer tenine değmek için can atsa da sırası değildi. Bakışlarım yara yerine kaydığında yüzüm buruştu acıdan. Bıçağın yerinden oluk oluk kan geliyordu. O kadar fazlaydı ki gözüm korktu. "Çok geliyor!"
"Yap şunu artık!"
İğneyi ipten geçirmeye çalışıp, yarasına yaklaştım. "Acırsa söyle." İğnenin ucunu tenine batırdığımda hiçbir tepki vermedi. Diğer elimle yarasını tutup, iğneyle birlikte dikiş atmaya çalıştım. Midem düğüm düğüm olmaya başladı, burkuldu. Ben yarasına beceriksiz dikişler atmaya çalışırken o sessizce sanki üzerini düzeltiyormuşum gibi duruyordu.
Sonunda küçük yaraya dikiş atıp, düğüm attım. Arkamı dönerek kovanın içindeki suyu aldım ve temiz bir parça bez elime alıp, bedenine yaklaştım. "Temizleyip, sarmam gerekiyor." Kara gözlerini üzerime dikip, hiçbir şey söylemedi. Bezi suyun içinde ıslatıp, sıktım.
Bezi tenine yaklaştırdım ama değmiyordu çok. Çünkü ondan biraz uzakta sayılırdım. Üzerine eğilmeye korkuyordum. Gözleri eğilmiş bedenime kaydı. Bir an gözlerini kapatıp, iç çekti. "Aptal!" diye fısıldadı. Kaşlarım çatıldı. "Kime aptal diyorsun sen?"
"Senden başka aptal görebiliyor musun burada?" dedi alayla. Bezi yüzüne fırlatmamak için kendimi zor tuttum. "Madem laf yetiştirebiliyorsun yaranı da temizleyebilirsin o halde!" Elimi teninden çekecekken, bileğime dolandı parmakları.
Bedenimi kendine çektiğinde gözlerim irileşti. Nefesim dokunuşuyla kesilirken, dizimi iki bacağının arasına koyup üzerine düşmekten kurtuldum. Saçlarımın uçları sakallarına takılırken, ona tepeden bakıyordum. "Bana laf yetiştirmen hoşuma gitmiyor çocuk. Bitir şunu."
Sabırlı olmak için dua ettim. Bezi yaranın üzerine koyup, kanı temizleyeme başladım. Saçlarımı arkaya atıp kanı temizlemeye başladım. Her seferinde ıslatmak için eğiliyor yine ona yaklaşmak zorunda kalıyordum. Midem kasılıyor, nefesim tekliyordu.
Heyecandan parmaklarım titrese de kendime hakim olabiliyordum. Sonunda yaranın üzerindeki kanı temizlediğimde, az önce üzerinden çıkardığım kumaşı parmaklarımla ayırmaya çalıştım. Yaraya dolayacak kadar kestiğimde sessizce beni izliyordu.
"Bunu sardıktan sonra işim bitecek."
Göğsünün iki tarafından sarmak gerekiyordu o yüzden, yırtmaçlı olan bacağımı iki dizinin arasına koyduğumda çıplak tenim boylu boyunca önüne serildi tabi ben ne yaptığımın farkında bile değildim. Kollarımı iki yanından geçirerek, kumaşı sırtına sardım. Soluğunun saçlarıma vurduğunu hissettim.
Tamamen üzerine çıkmıştım. Ellerim göğsünün her iki yanından, kollarının altından sırtındaydı. Göğüslerim göğsüne temas ediyordu. Kalbimin hızla çarptığını hissetim. Çıplak sırtımın üzerinde sıcak parmak boğumlarını hissettiğimde titredim. Bedenimi bir ürperti ele geçirdi. Parmakları ensemden aşağı doğru kaydığında dudaklarımın kuruduğunu hissettim.
Göğsüm hızla inip kalkmaya başladı, kendimi kontrol etmeye çalıştım. Kumaşı sıkıca kavrayıp öne çekecekken gözlerim bir yere takıldı. Kulağının hemen arkasında bir dövme vardı. İlgimi çektiği için durdum. Duraksadığımda ise nefesi boynuma vurdu. Merakıma engel olamadım, inceledim.
Üç uçlu bir mızraktı dövmesi yan bir halde duruyordu. Bu mızrağın içinden geçen ters bir 'e' harfi vardı. Küçük bir nokta ve anlayamadığım birkaç simge vardı. Esmer tenine işlenmiş bu dövme çok hoş duruyordu. Parmak uçlarım sızladı ona dokunmak için. Ellerimi kaldırdığımın bile farkında değildim. Kumaştan sıyrılan parmak uçlarım sırtına dokundu. Dokunuşumla bedeni kilitlendi sanki. Parmaklarım izin bile almadan, ensesine sürtünüp, dövmenin üzerine geldi. Hızlanmış solukları boynuma vururken, bedenimdeki tüm tüylerin diken diken olduğunu hissettim.
Dışarıdan gelen gök gürültüsü ile korkup, kollarımı ensesine doladım. Başıyla yüzüm neredeyse aynı hizadaydı. Dizimin üzerinde olmama rağmen hala onunla aynı hizaya bile gelemiyordum. Kollarımı ona sarmamla, dudaklarının omuzuma dokunduğunu hissettim.
Aramızda bir kıvılcım ateşlendi.
Parmaklarım dövmenin ucuna dokundu. Kulaklarıma hırıltısı dolduğunda, avucunu tamamen çıplak sırtıma yasladı. Parmakları ile yanaklarım yandı, kızardığını hissettim. Heyecanla okşadım dövmesini. Başımı hafifçe geriye çekip, kumaşı göğsüne sardım. Parmaklarımı dövmesinin üzerinden çekip, kumaşı yaranın üzerine doladım.
"Dövmen, güzelmiş." dedim başımı eğip, yarasının üzerine düğüm atarken. "O dövme değil." diye fısıldadı tok sesiyle. "O bir mühür, taşıdığım benliğimden bir parça." Kaşlarım çatıldı, bu ne demek oluyordu?
Gözlerim yarasından aşağı kaydığında, yutkunamadım. Karnının üzerinde bir sürü kas boğumları vardı. Tahmin ettiğim iri cüssesi savaşlardan dolayı çok kalıplıydı. Şimdi bile kollarının arasında kaybolacak kadar küçüktüm yanında. Yaradan dolayı esmer teni hafif terlemiş bir şah eser gibi önümde dikiliyordu. Boğazımın kuruduğunu hissettim. Kolları çok sert ve kalıplıydı.
"Mühür de ne demek?"
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri yüzümü taradı. Bir şeyler arıyor gibiydi. Anlamıyordum onu, böyle gizemli durursa da anlayacak gibi değildim. Sırtımdaki eliyle beni kendine yakınlaştırdığında dizimin uyuştuğunu hissettim.
Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında nefesimi tuttum. "Geleceğin ve geçmişin. Eğer yanılmıyorsam da, tek gerçeğin." Dudaklarıma doğru fısıldadığında ellerimi göğsüne koyarak geri çekilmeye çalıştım. Saçma konuşmaları aklımı bulandırıyordu.
Göğsünü itmeye çalıştığımda sırtımdaki eliyle beni kendine yaklaştırdı. Diğer elini açıkta kalan, yatağa yasladığım dizimin üzerine bıraktı. "Hep bekledim, tam yüz yıl." diye fısıldadı. Dudaklarıma nefesini üfledi, açık kalan bacağımı okşadı. Karnımdan aşağı inen küçük bir sızı hissettim.
"Anlamıyorum."
"Anlayacaksın Ella, çok yakında anlayacaksın."
Dudaklarımı aralayacağım sırada bir kez daha konuştu. "Ben çok sabırsız bir adamım, çok bekledim. Artık karşılığını alma vaktim." Onunla konuşacağım sırada aralık dudaklarımın üzerine bir sıcaklık kondu.
Tüm kelimelerim geri tepti.
Dudaklarını dudaklarıma bastırmıştı.