YIKILIŞ

1175 Kelimeler
Yazarın anlatımıyla devam Bircan, ne yapacağını bilmez bir halde çantasından telefonunu çıkardı. Elleri titreyerek abisi Şahin’i aradı, durumu kısaca anlattı. Şahin derin bir nefes aldı, sesi ağlamaklı idi. “Bircan, sen eve geç. Ben babama haber vereyim. Amcama da usulünce haber yollamak gerek.” Bircan bir şey söyleyemeden telefonu kapattı. Şahin, babasının yanına kahveye gitti. İçeri girerken yüzündeki gerginlik fark ediliyordu. Babasına yaklaşıp hafifçe eğildi. “Baba, biraz konuşmamız lazım,” dedi. Veysel Bey, oğlunun yüzüne dikkatle baktı. Kaşları çatıldı. “Oğlum, ne oldu? Hayırdır? Yüzün bir tuhaf.” Şahin yutkundu, gözlerini kaçırdı, sonra tekrar babasına baktı. “Baba… İpek, Bircan’la birlikte evden çıkmış. Bircan kurstayken… İpek bir çocukla kaçmış.” Veysel Bey bir an donakaldı. Elindeki çay bardağını masaya bıraktı. “Oğlum… sen ne diyorsun?” Şahin başını eğdi. “Vallahi baba, olan bu. Meğer bizim İpek kızın bir sevgilisi varmış. Devrim’le nişan yapılınca çareyi kaçmakta bulmuşlar.” Veysel Bey gözlerini kapattı, eliyle alnını ovuşturdu. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra başını kaldırdı, sesi yorgundu. “Ben şimdi Metin’e bunu nasıl söylerim?” Başını iki yana salladı. “Kardeşim zaten bir acı yaşadı… Bir evladını toprağa verdi. Şimdi bunu duyunca… buna nasıl dayanacak?” Şahin sessiz kaldı. Veysel Bey ayağa kalktı, ağır adımlarla yürüdü. “Hadi oğlum, eve gidelim. Amcanı arayalım. Haber verelim. Bu saatten sonra yapacak bir şey yok. O ne derse onu yapacağız.” Şahin başını salladı. “Tamam baba, haklısın. Gerçi amcamın da yapabileceği bir şey yok. Bu saatten sonra yapılacak tek şey… nikahlarını kıymak olur.” Veysel Bey derin bir nefes aldı. “Haklısın oğlum… haklısın. Hadi gidelim.” Kapıya yönelirken kendi kendine mırıldandı. “Keşke İpek hiç gelmeseydi… tüm bunlar olmazdı.” Eve geldiklerinde Veysel Bey kimseyle konuşmadan direkt telefonun başına geçti. Numarayı çevirirken parmakları titriyordu. Metin Bey’in evinde telefon olmadığı için köyün muhtarı Hasan’ı aradı. “Hasan, Metin’i çağırır mısın? Acil konuşmam lazım.” Muhtar kısa bir duraksamadan sonra, “Tamam Veysel abi, 15-20 dakikaya ara, gelmiş olur,” dedi ve telefonu kapattı. Veysel Bey beklerken yerinde duramadı. Sürekli aynı noktaya bakıyor, ellerini birbirine kenetliyordu. Dakikalar sonra tekrar aradı. Telefon çaldı… çaldı… ve açıldı. “Hayırdır inşallah kardeşim?” dedi Metin Bey’in sesi. “Bir şey mi oldu? İpek iyi mi?” Veysel Bey’in boğazı düğümlendi. Bir an konuşamadı. Sonra kendini zorladı. “Nasıl desem bilmiyorum ama… İpek İstanbul’da… bir çocukla kaçmış. Akşamdan beri yok. Biz de çocuğun annesinden öğrendik.” Karşı tarafta derin bir sessizlik oldu. Metin Bey hiçbir şey demedi. Veysel Bey sesi titreyerek konuştu. “Metin… kardeşim… bir şey söyle. Ne yapalım?” Sessizlik biraz daha uzadı. Sonra Metin Bey’in sesi geldi, kırık, zor çıkan bir sesti. “Benim… öyle bir kızım yok.” Bir an durdu, nefesini tuttu. “Madem bize bu durumda sırtını döndü… bundan sonra ne hali varsa görsün.” Sözleri biter bitmez telefonu kapattı. Metin Bey'in bu tavrı bir. babanın kırgınlığını öfkesini ve evladına sessiz vedasini gösteriyordu. Veysel Bey elindeki telefonu yavaşça indirdi. Gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece boşluğa bakarak kaldı. Veysel Bey telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldı, yüzündeki gerginlik iyice belirginleşmişti. Oğluna dönerek, sesi sert ama yorgundu. “Hadi gidelim oğlum… Şu insanlarla bir konuşalım. Nedir, ne değildir öğrenelim. Nikahı hemen kıysınlar, önlerine baksınlar,” dedi. Şahin başını hafifçe salladı, babasının halini anlıyordu ama içindeki huzursuzluk yüzüne de yansımıştı. İkili sessizce evden çıkıp Yasin’in evine doğru yürümeye başladı. Bircan’dan adresi öğrenmişlerdi. Adımlar ağırdı, her ikisinin de aklında aynı düşünce vardı ama kimse dile getirmiyordu. Veysel Bey, Yasin’in evinin önüne geldiğinde bir an durdu. Gözlerini o karanlık yokuşa çevirdi. Bakışları donuklaştı, yüzü gerildi. Sanki o an içinde bir şey kırıldı. Belki de ilk kez, sadece bir yeğenini değil, iki yeğenini birden kaybettiğini hissetti. Şahin babasının duraksadığını fark etti. “Baba…” dedi kısık bir sesle ama devamını getiremedi. Veysel Bey hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldi ve sertçe kapıyı çaldı. Kapıyı açan Yasin’in annesi, daha kapı aralanır aralanmaz sert bir tavırla konuştu. “Gece gece kapıma niye geldin?” dedi, kaşlarını çatarak. Veysel Bey kendini zor tutarak, dişlerini sıktı. “Kocan evdeyse konuşmak için geldik,” dedi. Kadın umursamaz bir şekilde omzunu silkti. “Kocam evde yok, oğlum da yok. Sizinle konuşacak bir şeyimiz de yok.” Bu sözler Veysel Bey’in sabrını zorladı. Gözleri dolacak gibi oldu ama öfkesini bastırmaya çalıştı. “Ya sabır…” diye mırıldandı, ardından sesini biraz yükseltti. “Kadın, kendine gel! Kızımızı kaçırmışsınız, bir de ‘konuşacak bir şeyimiz yok’ mu diyorsunuz?” Kadın, en ufak bir mahcubiyet göstermeden, gayet rahat bir şekilde cevap verdi. “Kızınızı kolundan tutup sürükleyerek kaçırmadı ya, Oğlum. Kızınız isteyerek geldi. Yarın öbür gün de nikah kıyarlar, olur biter. İkide bir kapımıza gelip bizi rahatsız etmeyin.” Şahin, babasının nefes alışının değiştiğini fark etti. Siniri iyice yükseliyordu. Hemen kolundan tuttu, sesi neredeyse fısıltıydı. “Baba… hadi gidelim. Bu kadınla konuşulmaz,” dedi. Veysel Bey bir an daha kadına baktı. Gözlerinde kırgınlık, öfke ve çaresizlik aynı anda vardı. Ama tek kelime etmedi. Kadın ise hiçbir şey olmamış gibi kapıyı yüzlerine sertçe çarptı. Kapının kapanma sesi geceyi yararken, Veysel Bey’in omuzları düştü. Sanki bütün yük bir anda üzerine binmişti. Şahin, babasının yanında yürümeye başladı. İkisi de geldikleri yolu geri dönüyordu. Adımlar ağır, yüzler asıktı. Yol boyunca ne Şahin konuştu ne de Veysel Bey… Sessizlik, bu gecenin en ağır yüküydü. Bu gece, ikisinin de içinde büyük bir hayal kırıklığı kalacaktı. Metin Bey, Muhtar Hasan’ın evinden çıktıktan sonra köyün yollarında ağır adımlarla yürüyordu. Omuzları çökmüş, bakışları yere sabitlenmişti. Elleri iki yana cansızca sallanırken, ara sıra yumruk yapıp tekrar gevşetiyordu. Ayşe Hanım, kapının önünde kocasını görür görmez telaşla yanına yaklaştı. Yüzüne dikkatlice bakıp kaşlarını çattı. “Bey... neyin var? Ne oldu? Betin benzin atmış,” dedi, sesi titreyerek. Metin Bey cevap vermeden içeri girdi. Sedire doğru ilerledi, kendini olduğu gibi üzerine bıraktı. Dizlerini kırıp öne eğildi, başını iki elinin arasına aldı. Parmakları saçlarının arasına girerken derin bir nefes alıp verdi. “Daha ne olsun…” dedi boğuk bir sesle. “Bir evladımızı toprağa verdik… diğer evladımız ise bize sırtımızdan vurdu.” Ayşe Hanım bir an donup kaldı. Gözleri büyüdü, dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Bir adım yaklaşıp dizlerinin üzerine çöktü, ellerini dizlerine koyup kocasına eğildi. “Ne diyorsun sen bey?” dedi, anlamak ister gibi ama aslında duyduklarını reddeder gibi. Metin Bey başını kaldırmadan konuştu. “İpek… İstanbul’da biriyle kaçmış. Bizi yok saymış, silip atmış.” dedi dişlerini sıkarak. “Ben de onu sildim artık.” Başını sertçe kaldırdı, gözleri dolu ama öfkeliydi. “Bu evde İpek’in adı geçmeyecek! Öyle bir kız var demem. Sen de demeyeceksin!” dedi, kesin ve keskin bir şekilde. Ayşe Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Başını iki yana salladı, ellerini Metin Bey’in dizine koydu. “Yapmamıştır bey… bir yanlışlık vardır,” dedi hıçkırarak. “Bizim kızımız bizi bırakmaz… bırakmaz…” Metin Bey gözlerini kaçırdı. Dudaklarını sıkıp bir şey söylemeden ayağa kalktı. Ayşe Hanım’ın uzanan eline bakmadan arkasını döndü. Bitkin adımlarla yattıkları odaya doğru yürüdü. Kapıya geldiğinde bir an durdu, nefesini tuttu, sonra kapıyı itip içeri girdi. Kapıyı arkasından sessizce kapattı. İçeride yalnız kalınca omuzları daha da düştü. Yatağın kenarına oturdu, ellerini yüzüne kapattı. Gözlerinden süzülen yaşları kimse görmesin diye başını eğdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE