1
Çocukluğumdan beri garip bir güçle doluyum; ölüleri hissedip görebiliyor, bir kişinin gözlerine on saniye bakarak ne düşündüğünü anlayabiliyordum. Bu durum belki bazı kişiler için çok iyi bir güç gibi görünse de benim hayatımı adeta cehenneme çevirdi. Leventoğlu şirketinin sekreterlerinden sadece biriydim. İş görüşmeleri için gelen bazı şirket sahiplerinin hilekârlığını hissetmeme rağmen, bu doğaüstü gücümü saklayabilmek için sadece sessiz kalabiliyordum. Gözlerime bakan herkes, gözlerimin mor renkte olmasından dolayı hayretler içinde kalıyor; bu durum birçok kişiyi şaşırtıyordu.
Ceylin yanıma gelip "Melek, sana e-posta ile gönderdiğim programları ayarlayıp kâğıda dökmen gerekiyor. Mustafa abi böyle istedi," dedi.
"Tamamdır, halledeceğim. Sen ne yaptın?"
"Çok iğrenç ilerliyor her şey. Fırat okulda sadece serserilik yapmakla meşgul. Fırat böyleyken babam da çok geriliyor."
"Genç bir çocuk olduğu için yaşının tadını çıkarmaya çalışıyordur. Çok da takılmayın, akışına bırakın biraz."
"Ben bırakıyorum da babam pek bırakacak gibi değil."
Biz konuşmaya dalmışken Müdür Yardımcısı Ezgi Hanım yanımıza geldi.
"Geçenlerde konuştuğumuz demir döküm fabrika yöneticisi ile yeni bir randevu oluştur Melek. Bir tonluk demir için fiyatları yeniden istişare edelim."
Ceylin yerine geçerken ben de bilgisayar başında öncelikli olarak randevuyu oluşturdum. Daha sonrasında Ceylin’in gönderdiği e-postadaki raporları düzenleyerek kâğıda döktüm. Aniden arkamda hissettiğim nefes ile arkama döndüm; yine ölü bir ruhun cansız bedenine tanıklık ediyordum. Ceylin bir gariplik olduğunu anlamış olacak ki masasından bana seslendi:
"İyi misin Melek?"
Bozuntuya vermeden, "Boynuma bir anda bir kramp girdi de önemli bir şey yok," dedim.
"Anladım, çok yorma kendini. Bu arada fabrikanın yardımcı asistanlarından biri ile aranda çok büyük bir yaş farkı yok, tanışsana."
Hafifçe gülerek cevapladım:
"Her önüme gelen asistanla tanışamam Ceylin. Çok meraklıysan kendine göre birini bul."
Ceylin de hafifçe gülümseyerek bilgisayarına döndü.
Sonunda işim bitmişti. Aslında işimizde, bazı demir fabrikalarından aldığımız demirleri bazı inşaat firmalarına ya da otomobil şirketlerine satıyor ve kârımızla şirketi büyütüyorduk.
"En erken randevu yarındı, Ezgi Hanım'a iletir misin?"
Ceylin başını olumlu anlamda salladı.
O sırada sekreterliğin özel telefonu çaldı.
"Alo, Leventoğlu CEO Asistanı Melek Demir. Size nasıl yardımcı olabilirim?"
"Merhabalar, ben Yalçınkayalar Demir Üretim Fabrikası'ndan Ömer Kılıç. Oluşturduğunuz randevu talebini kabul ettik. Yarın sizlerle görüşmekten büyük bir mutluluk duyacağız. Demir oluşum ve yapım süreçleri tarafımızca sizlere e-posta yolu ile iletildi, iyi günler dileriz."
"Teşekkürler, iyi günler," dedikten sonra telefonu kapatıp atılan e-postayı kontrol ettim. Kaliteli demir üretiyorlardı; beş yüz tonluk inşaat demiri hemen hemen yirmi milyona mal olacaktı. Listeleme yaptıktan sonra yirmi milyonluk teklifi de ekleyip toparlanmaya başladım. Ceylin’e dönerek:
"Benden bugünlük bu kadar. Yarınki programın konuşmasını ve maliyetini Ezgi Hanım'a ve sana ilettim. Sen de istersen bir kontrol et."
Ceylin başını sallayıp, "Benim de bir saatlik işim kaldı, bitince çıkarım. Kendine dikkat et," dedi.
Çantamı alıp boş sokakta evime doğru yürümeye başladım. Normalde araba ile gelirdim ama bugün çok fazla yürüyüp hava almak istiyordum. Her geçtiğim sokakta on saniye göz teması kurduğum kişilerin zihnini okuyabiliyordum.
Aniden karşıma ortaokuldan bir arkadaşım çıktı:
"Ooo selam Melek! Naber, görüşmeyeli uzun zaman oldu."
Hafifçe gülümseyip göz teması kurdum:
"İyi, senden naber Ertuğrul? Gerçekten zaman su gibi geçmiş."
İçini yavaş yavaş hissetmeye başladım.
'Aslında numarasını alıp iki gün takılsam hiç fena olmaz. Ortaokulda da hep yalnız takılırdı, hiç değişmemiş.'
Düşüncelerini hissettiğim an gözlerimi kaçırdım. Acele bir şekilde:
"Ahh, çok önemli bir işim vardı, unutmuşum. Üzgünüm!" diyerek hızla yanından uzaklaştım. Arkamdan seslenmesini umursamadım.
Eve geçmeden önce birkaç bir şey almak için markete girdim. Atıştırmalıkları aldıktan sonra kasaya geçtim. Kasiyer gülümseyerek, "Hoş geldiniz hanımefendi," dedi ancak göz teması kurduğum anda samimi olmadığını anladım.
'Ne kadar bakımsız bir kadın, ben olsam utanırdım markete girmeye. Son günlerde insanlar oldukça özgüvenli.'
Bozuntuya vermeden ödemeyi yapıp çıktım. Bazen insanların kendilerinden de düşüncelerinden de nefret ediyordum. Hayatımda en nefret ettiğim özelliğim bu olabilirdi. Eve çıkıp balkona geçtim. Atıştırmalıkları atıştırırken sokakta koşan bir ruha
gözüm takıldı.
Sanki buraya ait değildi; ait olmadığı için bir tedirginliği ve çaresizliği vardı.
Onu umursamadan bilgisayarımı alıp bir dizi açtım ve izlemeye başladım. Hava iyice kararmış, artık uyumak için vücudum beni uyarmaya başlamıştı.
Bilgisayarı bir kenara bırakıp yatağa geçtim.
Sabah alarmın sesi ile kalktım. Hızlıca bir kahvaltı yapıp otoparka çıktım. Ofise geçip son hazırlıkları yaptım.
Ceylin de benim gibi çoktan masasının başına geçmiş, son hazırlıkları yapıyordu. Birkaç dakika sonra üç kişi ofise girdi.
"Merhaba, ben Ömer Kılıç. Yalçınkayalar Demir Fabrikası anlaşması için geldik."
Başımı kaldırdığımda uzun boylu, esmer, benim gibi genç biri ile karşılaştım.
'Ne kadar da güzel bir kız. Gözleri çok güzel, acaba lens mi?'
İçinden geçirdiklerini umursamamaya çalışarak:
"Buyurun, hoş geldiniz. Ben Melek Demir. Sizleri bir dakika bekletmek zorundayım."
Şirket telefonunu alıp Ezgi Hanım'ı aradım.
"Alo, Ezgi Hanım, misafirlerimiz geldi. Toplantı salonuna geçiyoruz."
"Tamamdır Melek. Bugün asistan olarak sen ve Ceylin ilgileneceksiniz. Yirmi milyondan yukarı teklifi reddedin, ödeyeceğimiz miktar yirmi milyondan fazla olmamalı."
"Tamamdır efendim," diyerek kapattım.
"Sizleri toplantı odasına geçireyim."
Ceylin’e bakış atıp toplantıyı ikimizin yöneteceğini işaret ettim. Toplantı odasına geçip yerleştikten sonra konuşmaya başladım. Ekrandan açılan, diğer şirkete vereceğimiz demir hesaplamalarını anlattım.
"Bize lazım olan beş yüz tonluk kolon ve inşaat demirleri; bunları yüz ayrı inşaat şirketine vereceğiz."
Ömer konuşmaya başladı:
"Sizin alacağınız kâr ile bizim alacağımız kâr bir değil."
"Biz sizlerden vergi talep etmiyoruz ama biz diğer şirketlerden teklif alırken ne yazık ki en az aldığımız fiyatın yarısı kadar da vergi ve komisyon ödemek zorunda kalıyoruz. Yani aslında hazırladığımız bütçe tamamen vergi ve komisyonları ele alarak yaptığımız bir bütçe."
Ömer’in yanındaki diğer asistan konuşmaya başladı:
"Biz yirmi milyonluk teklifin beş milyon daha fazlasını istiyoruz."
"Size nasıl hitap edebilirim?"
"Mehmet."
"Mehmet Bey, dediğim gibi yaptığımız çoğu anlaşmayı ve bütçesini kendi çıkarlarımızı da düşünerek yapmak zorundayız. Bu yüzden yirmi milyonluk bir teklifle bugün karşınızdayız."
"Yani bu fiyatı yükseltemez miyiz?"
Gözlerim mehmete gözlerine kilitlendi; bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum.
'Acaba başka firmaların bize daha büyük teklif verdiğini söylersem ikna olur mu?'
Ondan önce davranıp sözlerime devam ettim: "Birçok şirketin geçmişte de size sunduğu tekliflerin en az beş milyon kadar fazlasını sunuyoruz sizlere. Yani siz de en az bizim kadar kârdasınız."
Mehmet, Ömer’e bakıp
"Tamam," dedi. Anlaşmayı kabul etmişlerdi. Sözleşmeler imzalanırken
Ceylin’in Mehmet’e olan bakışlarını yakaladım. Bıyık altından gülümseyerek sözleşmenin kopyasını Ömer’e uzattım.
"En geç bir ay içerisinde demirler sizlerin eline ulaşacaktır."
"Daha iyi anlaşmalarda yeniden görüşmek üzere."
Onlar ofisten çıkarken Ceylin bir anda kahkahaya boğuldu.
"Bence son söylediklerini beklemiyorlardı. Gerçekten o kadar derin bir şekilde araştırdın mı
şirketlerini?"
"Bir anlaşma yapacaksak baştan sona araştırma yapmam gerekirdi."
Ceylin gururla bakıp masasına yerleşti.
"Ama bir sorun var," dedi sinirle. "Bir yıllık sözleşmemizin olduğu taşeron firma sözleşmeden caymış."
"Sorun değil, sonuçta elimizde yazılı ve avukatların imzaladığı belgeler var. Mahkeme yolu ile hak ettiğimiz parayı alırız."
Ceylin onaylarcasına başını salladı:
"Bence bu şirket senin olmalıydı. Bu kadar iyi yönetebilmek her yiğidin harcı değil. İstemez misin Mustafa Bey seni müdürlüğe terfi ettirsin?"
"Halimden memnunum ben," diyerek mırıldandım.
O sırada yöneticimiz Mustafa Bey geldi:
"Bayanlar, bugün harika bir iş çıkardınız. Erkenden çıkabilirsiniz."
Ceylin büyük bir sevinçle toparlanırken ben daha büyük bir soğukkanlılıkla toparlandım. Saat dokuz buçuktu. Bugün iki buçuk saat daha erken kurtulmuştuk işten. Arabama atlayıp eve doğru yola çıktım. Trafik oldukça sakindi. Evime sapan yola girdiğimde aniden dün gördüğüm ruh arabanın önüne atladı. Korku ile gözlerim büyürken arabanın frenine bastım. Tek şansım sokağın boş ve sessiz olmasıydı.
"Lütfen yardım et."
Anlamaz gözlerle bakarken korkum daha da büyüdü. Bu zamana kadar ruhları görüp hissetmiştim ama ilk defa bir ruhun benimle konuşması beni şok etmişti. Ne yapacağımı bilmez bir halde direksiyonu sıkıyordum. Yeniden konuştu:
"Yardım! Lütfen yardım et!"
O kadar yüksek sesle bağırıyordu ki onu kimsenin duymaması, sadece benim duymam bana hem bencilce hem de korkunç geliyordu.