Belirsizlik.
Durumumu ve hislerimi tercüman edebilecek tek kelime buydu sanırım.
Beynimdeki binlerce cevapsız soru gitmiş yerine tek bir soru kalmıştı.
Şimdi ne olacaktı?
Yalandı, hayatım boyunca koca bir yalanın içinde yaşamış etrafımda ki herkesin tatlı yalanlarını dinlemiştim.
Umrumda olan yalan söylenmesi değildi, zaten söylenenlere ne kadar inanmıştım bilmiyorum.
Yaratıklar ve periler belki de deniz kızları hepsi gerçek olabilirdi. Neye inanmam gerekiyordu? Gerçek olan neydi?
Ölmek ya da yaşamak beni korkutmuyordu. Yaralanmak ya da kan havuzunda boğulmak umurumda değildi, beni parçalayan ve yaşadığım o kadar şeye rağmen ruhuma tam olarak dokunan şey hayatımın kilit noktasının sözleriydi.
Annen hayatta demişti, Ivan.
Annemin hayatta olabileceği düşüncesi bile aklımı kaçırmama yetiyordu. Onun mezarı vardı, çocukluğumdan beri babamla her kavga ettiğimizde her yalnız hissettiğimde anneme koştuğum toprak kaplı bir mezar vardı. Şimdi ise yaşadığım her şeyin bir yalan olduğu söyleniyordu.
Kim bilir belki bu da başka bir yalandı zaten kandırılması kolay biriydim.
Hiçbir şey anlamamış, bütün yalanlara gözü kapalı inanmıştım. Artık neyin gerçek neyin aptal bir yalan olduğunu ayırt edemiyordum.
Ama annem eğer yaşıyorsa neredeydi? O beni bırakıp gitmezdi. Bunu düşünmesi bile kalbimi parçalara ayırıyordu. Doğru olma ihtimalini düşünüyordum.
Bir tarafım doğru olmasını istiyorken diğer tarafım annemin ölmüş olmasını umuyordu. Çünkü ölmesi bana yalan söyleyerek ortadan kaybolmasından, beni terk etmesinden daha iyiydi.
Umursamamayı seçsem bile sildiğim soruların yerine yenileri ekleniyordu. Seçenek sunulmuş gibi görünebilirdi, önümde birden çok kapı varmış ve bana istediğimi seçme özgürlüğü verilmiş gibi durabilirdi, belki de öyleydi ama önümde tek bir kapı dışında hepsi kilitliydi.
Çıkmaz yolun sonu gösteriliyor ve birini seçmem isteniyordu. Cevap zaten belliydi.
Bende sunulan tek yolu seçtim. Ivan'ı seçtim.
Beni herkesten, her şeyden alıp götürmesine izin verdim. Bana yolun sonunda yıllarca öldüğünü sandığım annemi vaad ediyordu. Başka bir seçeneğim yoktu.
Ne kadardır yoldaydık bilmiyorum. Bir gün? iki gün?
Yanıma hiç bir şey almama izin vermemişti, babamı görmeme ya da Sonja ve Aidan ile konuşmama bile. Sadece arabaya bindirmiş ve beni yıllardır dışarıya adımımı bile atmadığım Fewstondan uzaklaştırmaya başlamıştı. Ona karşı koymak istiyordum, bu şekilde ayrılmak Sonja ve Aidan'ı geride bırakmak istemiyordum. Ve bir de babam vardı.
Ama karşı koyacağım kişi bir insan bile değilken bunu yapmak oldukça zordu. Sanki yıllardır tanıdığım biri aslında hiç tanımadığım bir yabancıydı.
Ivan ile psikolojik bir savaş içinde olduğumu biliyordum.
O artık..o değildi. Ivan insan bile değildi ve onunla aynı arabada oturuyor olmamın tek sebebi annemdi.
Yaşıyor olması imkansızdı yani olamazdı. Annem hayatta olamazdı ama bir kere kurduğu cümle kendi hayatımdan önce tutacak bir amaç vermişti bana, bir umut..
Aklımdan binlerce sahne geçiyordu, belki de annem ile ilgili söyledikleri de yalandan ibaretti. O insan dışı bir varlıktı ve beni tanıkların olduğu bir yerde öldürmek istememişti. Artık neye inanacağımı bilmiyordum.
"Annem nerede?"
Karanlık yolda arabayı aydınlatan tek ışık karşı şeritten geçen arabaların beyaz ön farlarıydı buna rağmen siyahla karışık koyu kırmızı gözlerini görebiliyordum. Etrafı siyah bir çerçeve ile sarılı kan rengi gözler. Artık yanımda insan gibi davranmasına gerek yoktu. Kan rengi gözlerini saklama gereği duymuyordu.
"Öğreneceksin."
Dişleri şimdi daha uzundu saklayacak bir şeyi kalmamıştı. Sanki gerçek görünümüne geri dönüyordu.
Dudakları hala geniş ve şimdi daha da çürük vişneydi.
Sivri dişlerini ya da kırmızı gözlerini görüyor olmamı umursamıyordu.
Maskesi düşmüştü.
Psikolojik savaşa bir son vererek cevapları almaya karar verdim. Ondan korkuyordum ama bir o kadar da nefret ediyordum. Ona olan nefretim cesaretimi körüklüyordu ve şuan ihtiyacım olan tek şey buydu.
"Maggie de..bu saçmalığın içinde miydi?"
"Sayılır."
Düşündüm aklımı zorladım. Maggie yaratık olamazdı onunla alakalı hatırladığım her şey rüya gibiydi sıcak ve huzur dolu.
Tanrım gerçekten hiçbir şey anlamamıştım şimdi bile inanmakta zorluk çekiyordum.
"Onunla hiç bir ilgin olmadığını söylemiştin."
Sesim sürekli çatlıyordu ve biliyordum ki göz yaşlarım uçurum kenarında geziniyordu. Yine de güçlü durmaya çalıştım. Düşmelerine izin vermeyecektim. Kana susamış bir yaratığın yanında güçlü durmaya çalışmak daha acizceydi belki de.
"Yok zaten. Maggie seninle ilgiliydi."
Yutkundum ve gözlerimi yakan yaşları geri ittim.
"O da sizin gibi miydi? Bir yaratık."
"Hayır."
Son kelimelerimi tiksinirce söylesem de Ivan bunu umursamışa benzemiyordu.
Gözlerimi yumdum içimde bir mutluluk hissederken bunun aptalca olduğunu düşündüm. Neden mutlu oluyordum ki Maggie bir yaratık değil de insan olduğu için mi?
Delirecek raddeye geldiğimi hissediyordum ama en büyük korkumu soramıyordum.
Annemle alakalı her şeyi bilmek istesem de hayal kırıklığı yaşamaktan, onun da diğerleri gibi kirli bir yaratık olduğunu öğrenmekten çok korkuyordum.
"Babam peki? Sonja Aidan? Her şey planının bir parçası mıydı?"
Derin bir nefes aldığını duydum, ön koltukta hemen yanında oturuyordum. Topladığım bacaklarımı kendime daha çok çektim ve gözlerimi kaçırarak hızla yanımdan akıp giden yola baktım.
"Çok fazla soru soruyorsun."
İnanamaz şekilde ona döndüm. "Sen sormaz mıydın?"
"Sorardım, ama benim karşımda içimden."
Doğru, bir an unutmuştum. Ivan'ı normalde de pek tanıdığım söylenemezdi ama şimdi onun hakkında bildiğimi sandığım her şey yalandı ve artık o başkasıydı ya da ta kendisi. Artık geçmişimiz silinmişti, yalanlar açığa çıkmış ve bana iyi davranmak gibi bir zahmete girmesine gerek yoktu.
Her türlü o bir canavardı.
"Sen kimsin?"
Sesim güçsüz ve yorgun çıkmıştı. Yine duyduğunu hafifçe gülümsemesinden anlamıştım. Çürük vişne dudakları aralandı ve tekrar kapandı.
"Güzel soru."
Bir daha konuşmamış, sorumu yanıtlama gereği duymamıştı. Saatler akıyor ama yol bir türlü bitmiyordu. Onu sorularımla daha fazla boğmak istesem de kaçma imkanımın olmadığı bir arabada bunu yapmak oldukça tehlikeli olacağından şimdilik ertelemeye karar verdim.
Nereye gidiyorduk ya da neden gidiyorduk hala net bir şey bilmiyordum.
Tek isteğim içimde ufak bir kıvılcım da olsa yaşadığını umut ettiğim annemi görmekti. Bu düşünce bile aklımı kaçırdığımı kanıtlıyordu sanki. Aslında yaşanan her şey birer kanıttı. Kana susamış yaratıklar, annemin yaşıyor olabileceği ihtimali ve geçmişimde hafızamdan silinen o anılar. Ben kesinlikle delirmiş olmalıydım.
Ne ara uyuya kaldığımı bilmiyorum ama güçlü bir sarsıntıyla gözlerimi araladım.
Yolculuğu arabayla yaptığımız için doğru düzgün uyuyamıyordum ve şimdiye kadar hiç uyumak için mola vermemiştik. Ivan uyumuyordu.
Vücudumun bitkin düştüğünü hissedebiliyordum. Onun aksine oldukça yorgundum.
"Uyan, mola verdik."
Gözlerimi daha da araladığımda parlak ışıklar bakışlarımı kaçırmama sebep oluyordu. Vücudum daha duyarlıydı, hassaslaştığımı hissedebiliyordum.
"Neredeyiz?"
"Söylesem de bilmezsin. Kalk ve ihtiyaçlarını gider, tekrar durmayacağım."
Arabadan çıktığımda benzinlik tarzı bir yerde olduğumuzu anlamıştım ama burası çok eskiydi hatta tarihi bir yer gibi gözüküyordu.
Yanıp sönen led ışıklar can çekişiyor gibi etrafı aydınlatmaya çalışıyor pek de başarılı olamıyordu.
Karanlıkta önümü zor görsem de tuvalet tabelasını seçebilmiştim.
Ağaçların arasında ışıktan uzakta kalıyordu yine de ilerlemeye devam ettim. Artık karanlıktan korkuyordum.
Işığı açabilmek için herhangi bir düğme arıyordum ama yoktu. Sonunda sadece kapıyı açık bırakarak içeri girdim.
Ay ışığıyla hafifçe aydınlansa da işimi görürdü.
Lavoboların yanına geçtim ve yüzüme su çarpmaya başladım.
Sarhoş gibi hissediyordum. Yorgundum ve duygusal olarak tekrar bir çöküntüye girmekten korkuyordum belki de çoktan girmiştim.
Gerçeklik algım sarsılmış, hayatımda ki herkes tarafından büyük bir oyunun içinde kandırıldığımı anlamıştım. Her şey anlayamayacağım şekilde hızlı gerçekleşiyordu ve ben kavramakta zorluk çekiyordum. Annem konusu bile aklımı kaybetmeme yetiyordu bir de doğaüstü olayları düşünmek dahi istemiyordum.
Hislerim ve mantığım allak bullaktı.
Aynanın karşısında kendime son kez baktıktan sonra çıkmak için kapıya yöneldim.
Fewston'dan ne kadar uzak olduğumuzu merak ettim.
Hava değişiminden anlayabiliyordum artık gri bulutlar ve yağmur yoktu aksine sabahları bazen sıcak bile oluyordu.
Babamla konuşmak istiyordum ama konuşsam bile ne diyeceğimi bilmediğimden aramaya çekinmiştim zaten şarjım dahi yoktu. Polisleri arama düşüncesi aklımdan yüzlerce kez geçmişti şarjım olsaydı bu çoktan gerçekleşmiş olurdu.
Ivan şarjımın olmadığını bildiği için telefonumu alma gereği duymamıştı.
Acaba babamın haberi var mıydı gittiğimden? Yoksa terk ettiğimi mi düşünüyordu onu?
Soğuk su yüzümden damlarken kurulayabileceğim herhangi bir kağıt parçası aradım. Ancak aradığımdan daha iyi bir şey gözüme çarpmıştı.
Eski çamurlanmış ve neredeyse parçalanmak üzere olan prizde takılı bir şarj aleti.
Birisi unutmuş olabilir miydi? Belki de bizim gibi buradan geçip giden biri şans eseri prize taktığı şarj aletini unutarak bırakmıştı.
Hızlıca çıkış kapısından uzaklaştım ve tekrar aynanın önüne gelerek prizin yanında ki lavaboya yaslandım.
Ivan'ın telefonumu alma riskine giremezdim.
Kabloyu hızlıca takarak beklemeye koyuldum. Şarj aleti çalışıyordu, telefonum şarj olduğuna dair küçük bir işi yaktığında derin bir nefes aldım.
Kalbim hızlıydı, istemsizce telaş yapıyor gittikçe panikliyordum.
Geçen bir dakikanın ardından tuşa basılı tutarak telefonun açılmasını sağladım. Ellerim titriyordu, babama ne diyecektim bilmiyorum ama bir yaratık tarafından alı koyulmuştum birilerinin bunu bilmesi gerekiyordu.
Babam çıldırmış olmalıydı, bütün Fewston'u polis ve arama ekipleriyle doldurduğuna emindim.
Reberde babamı bularak hızla arama tuşuna bastığımda ekrana bir süre baktım. Saat üç sularındaydı ve açıp açmayacağından emin değildim. Bir süre çaldı çaldı..
"Michel?"
Sesi yorgun ve güçsüz geliyordu. Anlaşılan yine sabahlayacaktı ama telaş yerine durgun çıkan sesi Ivan ile birlikte gittiğimi biliyor demekti.
"Baba."
"Nasılsın?"
Düşündüm. Nasıldım? Verebilecek bir cevabım yoktu çünkü ben de bilmiyordum. Kalbimin içten içe burkulduğunu hissettim beklediğim tepki bu değildi.
Derin bir nefes alarak kendimi yaslandığım lavaboya daha çok bıraktım.
"Sen..biliyor muydun?"
Sessizce bekledi. Telefonu kapattığını düşüneceğim kadar çok bekledi.
Çatlayan sesini tekrar duyduğumda bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştım.
"Sana zarar veremez sakın korkma. Güvende olacağın bir yere gidiyorsun. Ben yapamazdım, seni koruyamazdım bu yüzden Ivan yanında. "
Göz yaşlarımın usulca yanağımı ıslattığını hissedebiliyordum. Bir elimi kaldırdım ve hızlıca sildim.
Beni merak etmiyordu, beni o yaratığın ellerine teslim etmişti.
"O insan değil baba. Daha önce birilerini öldürdü. Hatırlıyorum artık her şeyi hatırlıyorum gördüm ve beni koruması için bir katile mi güveniyorsun? Bir canavara?"
Her ne kadar sessiz olmaya çalışsam da babamın yaşattığı hayal kırıklıkları artık canımı yakıyor katlanamayacağım bir raddeye getiriyordu. Benim şuan ne halde olduğumun farkında mıydı?
"Biliyorum biliyorum korkma, şimdiye kadar bunu senden saklamamın tek sebebi seni koruyabilmekti lütfen ihanete uğramış gibi hissetme. Sadece onun yanında kal tamam mı? Sana zarar vermez."
Bunu nasıl söyleyebiliyor aklım almıyordu. Bana zarar vermeyeceğini nasıl garanti edebiliyordu Ivan bana çoktan zarar vermişti o da bunu biliyordu.
İnsan olmayan kana susamış bir yaratık olduğunun farkında mıydı sanki aptal bir köpekten bahseder gibi zarar vermeyeceğini söylüyordu.
Kalbimin neden burkulduğunu şimdi anlıyordum. İstediğim cevaplar bunlar değildi.
Boğazıma kadar hissettiğim şey hayal kırıklığıydı, beni merak etmesini ve belki de gelip beni almasını istiyordum. Meraktan çıldırmış olmasını hatta belki de sesimi duyduğunda aglamasını bekliyordum.
Oysa sarf ettiği sözler Ivan'ın yanından ayrılmamamı söylüyordu. Bir yaratığa güveniyordu.
"O bir yaratık baba. Senin ben ondan koruman gerekiyor. Beni o canavarın ellerine bırakman değil!"
"Michel lütfen sakin ol. Şuan yaşadığın şeyleri kabul etmenin zor olduğunu biliyorum kızım."
Yaşadığım şeylerin zor olduğunu biliyordu..
Mutlu mu olmalıydım, teşekkür etmemi m bekliyordu?
Ivan'ın annem hakkında söylediklerini düşündüm eğer gerçekten hayattaysa babam biliyor olabilir miydi? Bilmemesini diledim eğer bir ihtimal annem yaşıyor ve babam bunu biliyorsa benden gizlediği için onu asla affetmezdim.
Belki de annem kaçmıştı, bizden kurtulmuş yeni bir hayata başlamıştı babam ise yalnızlığa mahkûm olmuş kendini bırakmıştı.
Bu yüzden sustum ona annemi deli gibi sormak istesem de sustum. Gerçek ne olursa olsun daha fazla kaldırabileceğimi sanmıyordum en azından neler döndüğünü anlayana kadar.
Babamın annemin eğer doğruysa yaşadığından haberi olması beni şuan paramparça ederdi.
"Gitmek istemiyorum baba. Korunmaya ihtiyacım yok, bizim bu canavarlardan korunmamız gerekiyor. Burdan kaçabilirim."
"Michel-"
"Beni dinle. Ondan kurtulabilirim, Fewston'a geri gelirim eşyalarımızı alıp burdan gideriz baba sadece ikimiz. Kayboluruz bizi bulmadan kaçarız, belki başka bir yere taşınırız?"
"Michel hayır. "
"Neden?!"
"Geri gelmeni istemiyorum. Kaçmayı aklından bile geçirme zaten kaçsan bile seni bulamayacağını mı sanıyorsun? Geri gelme duydun mu beni? Sakın-geri-dönme."
Göz yaşlarımın uçurumdan düştüğünü ve artık kontrol edemeyeceğim kadar çok olduklarını biliyordum.
Sözleri kalbime bir bıçak gibi saplanırken boğazımda birikiyor nefesimi tıkıyordu. Nefes alamıyordum, şuan ağlama krizine girmek için doğru zaman olmadığını bilsem de bunu engellemek artık imkansızdı.
"Böyle yapma, bunlara katlanmak zorunda değiliz onlardan kaçabiliriz sadece sen ve ben normal hayatımıza geri-"
"Michel!"
Sessizce bekledim. Tutunacak gücümün kalmadığını anlayabiliyordum. Göz yaşlarımın ardı arkası kesilmiyor etrafımı net görmemi engelliyordu.
"Beni bir daha bunun için arama. Geri dönmeyeceksin."
Kapanan telefonla birlikte gözlerimi de kapatmış göz yaşlarımın durmasını dilemiştim. Başımı geriye yasladım ve derince nefes almaya çalıştım.
Sığınabileceğim biri yoktu, kaçsam bile gideceğim bir yer bile yoktu..
Beni istemeyen biri için neden ağlıyordum ki?
Geri dönmemi istemiyordu işte bana ne olacağını ya da beni bir daha ne zaman görebileceğini umursamıyordu. Benden sırlar saklamıştı babam her şeyi gizlemişti hatta Maggie bile yalan söylemişti.
Bacaklarımın bedenimi taşıyamayacağını anlayınca tutunarak olduğum yere çömeldim. Boğazımda düğümlenen yumru canımı yakıyordu, öyle ki nefes almak bile katlanması zor bir acıydı.
Göz yaşlarım nehir gibi yanaklarımdan dökülürken yapabildiğim tek şey sessizce ağlamaktı.
Başımı kaldırdığımda kapıda dikilen bir silüet görmem uzun sürmemişti aynı şekilde onun Ivan olduğunu anlamam da.
"Kalk."
Gözlerimi devirdim.
Maskesi düşünce insan taklidi yapmayı da bırakmıştı anlaşılan aslında şimdiye kadar pek becerebildiği de söylenemezdi.
İçimde ona karşı köpüren bir nefret vardı ve eğer annemin yaşadığı da bir yalansa ne olduğunu ya da neler yapabileceğini umursamadan onu kendi ellerimle öldürmeye kalkabilirdim.
"Bana emir verme, insan olmaman sana bu hakkı vermiyor."
Dalga geçerce gülümsediğini görür gibi oldum. Sivri dişleri yine ortaya çıkmıştı neydi o? Kan emici falan mı? İnsan köpek karışımı bir varlık mı?
En azından düşünceleri okuyabilme yeteneği olmadığını biliyordum, olsaydı şuan nefes alıyor olmayacağımdan emindim.
"Herhangi bir hakkın olduğunu mu sanıyorsun?"
Çömeldiğim yerden kalkma girişimi bile göstermiyordum sadece başımı kaldırıp ona bakmayı sürdürdüm. Bir kaç adım atarak yanıma ulaştığında içeri giren biraz ay ışığını da kesmiş ve beni karanlık gölgesinde bırakmıştı. Bu durum hiç yabancı değildi.
"Şuan elimdesin, kimin sözü geçer tartışmayalım."
Kolumdan tuttuğu gibi kolayca beni ayağa kaldırmış ve saniyeler içinde dışarıya sürüklemeye başlamıştı. Harika, patates çuvalı muamelesi görmek yaşadığım duygusal çöküntü için mükemmel bir terapiydi.
Ivan yine sinirliydi ama bu sefer anlamaya çalışmıyordum. Bir canavardan insani duygular beklemek aptalca olurdu.
"Babanı mı aradın?"
Sesi suçlarcasına çıkmıştı ama amacını anlamıyordum. Şimdiye kadar çığlık atarak insanlardan yardım istememiş olduğum için bile teşekkür etmeliydi gelip bana babamı aradığım için suçlaması değil.
Soğuk rüzgar tenime çarpıyor titrememe sebep oluyordu. Hala üzerimde vişne rengi elbisem vardı ve soğuktan koruduğu da söylenemezdi. Duygusal olarak da fiziksel olarak da büyük bir çöküntünün eşiğindeydim.
Ivan'a baktım ancak arkasından sürüklendiğim için yüz ifadesini göremiyordum.
"Aptal olduğunu biliyordum da bu kadarını tahmin etmemiştim."
Sinirle gülerek söylediği sözler kaşlarımı çatmama sebep oldu.
Yine ne yapmış ve onu kızdırmıştım?
"Ne diyorsun?"
Arabaya vardığımızda kolumu sertçe bıraktı, bana dokunmasına bile izin vermemeliydim aslında. Kanlı elleri kim bilir kaç can almıştı? Belki de sıradaki bendim. Bu düşünce bile tüylerimi diken diken etmeye yetmişti.
"Baban bir anlaşma yaptı. Evinize gelen adam var ya işte onunla.
Seni koruması için onunla bir anlaşma yaptı ve o da beni seçti en başından beri."
Dona kaldım, düşünceler ve anılar beynime akın ederken o adam diye bahsettiği kişinin bay Joseph olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
O adamı ilk gördüğümde kurduğu cümle satır satır düştü zihnime.
"Gerçekten çok şanslısınız Bay ve Bayan McCharty, paha biçilmez bir hazineye sahipsiniz.
Çocuklarımın hazinenize çok iyi bakacağına garanti ederim. "
"Anlamıyorum.." dedim, kendi kendime konuşuyor gibiydim ama beni dinlediğini biliyordum.
Arabayla onun arasında kalmıştım bir bakıma rüzgarımı kestiği için rahatladım. Dişlerim sertçe birbirine vuruyordu.
"..benim bu işle ne gibi bir alakam var? Güvende olmamı gerçekten istiyorsan yapacağın ilk iş benden uzak durmak olmalıydı."
Gülümsedi, ilk defa bu kadar yakınında gülümsemesini görüyordum.
Köpek dişleri gerçekten uzun ve beyazdı, çürük vişne dudaklarının arasında parlıyor gibiydi. Bakışlarımı kaçırarak tekrar gözlerine baktım oysa bütün hareketlerimi takip ediyordu, bakışlarımı yakalamış olmalıydı yine de alayla sırıtmaya devam etti.
"Sana zarar vermek isteseydim çoktan yapardım ve emin ol acıyı hissedebilecek kadar vaktin bile olmazdı."
Tehdidi altında yapabileceğim tek şey susmaktı. Neden bilmiyorum ama korku hissetmiyordum.
Ne olduğu hakkında fikrim olmayan bir yaratığın karşısında söyleyeceğim herhangi bir söz boğazımın parçalanmasına sebep olabilirdi.
Bana zarar vermemiş olması vermeyeceği anlamına gelmiyordu. Şuan hiç kimseye güvenmiyordum. Babasına bile güvenemeyen bir kız kime güvenirdi ki?
Eli elime değdiğinde ürkmüş ve bir an yerimden sıçramıştım, elimde sıkıca tuttuğum telefonu parmaklarımın arasından kolayca aldı ve cebine soktu.
"Telefonumu ver."
Yan bir gülüş atarken tek kolunu dayadığı arabadan çekti ve yolcu koltuğunun kapısını sertçe açtı.
"Neden sevgili babacığınla kaçış planları yapabilesin diye mi?"
Gözlerimi kaçırdım ve duvarları pas tutmuş benzinliğe baktım. Anlaşılan her şeyi duymuştu, ne tür bir yaratıktı hala anlayabilmiş değildim. Babamın söylediği gibi belki de ondan kaçmam gerçekten mümkün değildi.
"İçeriye gir sinirlerimi bozuyorsun. Eğer bazı cevaplar istiyorsan çenene sahip çıkman gerekecek."
Söylediğini sessizce yaptım ve arabaya bindim. Cevaplara ihtiyacım vardı aklıma sahip çıkabilmek için neler döndüğünü anlamam gerekiyordu.
Motor yeniden çalıştı ve karanlık yolda tekrar ilerlemeye başladık.
Hava soğuk olduğundan ve büyük ihtimalle titrediğim için klimayı açtı ortam zamanla ısınınca gevşemiş daha çok uykulu hissetmiştim.
Benim aksime hiç uyumuyor ve yorulmuyor oluşunu insan köpek karması bir yaratık olmasına veriyordum.
Uyumak istemiyordum yine de güçlükle dayanmaya çalıştım önce bazı cevaplar almalıydım ya da ne kadarını alabilirsem.
"Annem-"
"Bu konuda pek bir şey bilmiyorum soru sorup durma."
Sözleri itiraz istemiyorum ya da tartışmaya açık bir konu değil gibi çıkmıştı ve zorlasam bile cevap alamayacağımı biliyordum. Hala hiçbir konuda net bir cevap almış sayılmazdım. Binlerce sorum vardı ama Ivan bunları yanıtlamak için hiç de hevesli görünmüyordu.
"Beni neden götürüyorsun?"
Derin bir nefes alıp verdiğini işitir gibi oldum belki de sadece klimanın sesiydi. Zaten yalanların içinde gerçekliğini sorguladığım bir dünyada kaybolmuştum bazı cevaplar vermek bu kadar zor muydu?
"Benim işim seni güvende tutmak."
Bu oldukça komik bir cevaptı aslında içimde gülme isteği uyanıyordu. Yaratıklar toplanıp beni korumak istiyordu.
"Neden?"
"Benim gibilerden."
Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyorduk.
Kilit sorunun cevabı alınmadan başka hiç bir sorunun cevabını bulamayacağımı biliyordum.
"Senin gibiler..? Sen kimsin?"
Oturduğum koltukta ona doğru dönük yarı uyanık onu izliyordum. Göz kapaklarım açık kalabilmek için büyük bir mücadele veriyordu.
Koyu kırmızı gözleri hala beynimde şok etkisi yaratırken bakışları beni buldu.
Ne hissettiğini ne düşündüğünü bilmek için her şeyi yapabilirdim ama her zaman olduğu gibi yine hiç bir şey anlayamamıştım.
"Ölümden doğan. "
"Anlamıyorum.." dedim yine mırıltı gibi çıkan ince sesimle. Hafifçe gülümsediğini görür gibi olmuştum ama karanlıkta bir kaç saniyede bir yansıyan yetersiz sokak ışıklarıyla emin olamadım. Az önceki sert yüzü nasıl bu kadar çabuk kaybolmuştu kavrayamıyordum.
O da benim gibi mırıltıyla cevap verdi.
"Biliyorum."
Uykuya dalmak üzere olduğumu anlayabiliyordum yine de kalbimi rahatsız eden bir şeyler vardı. Bir yaratığın önünde uykumun gelmesi de farklı bir olaydı. Ya çok cesurdum ya da çok aptal.
Yorgun bedenimde ki son gücü de toplayarak sessizce konuşmaya çalıştım.
"Beni..kandırmadığın bir gün hiç oldu mu?"
"Ben seni kandırmadım."
Alayla gülümsedim. Yalandı.
Aklımda dönüp duran soru fırtınası aniden kesilmiş esen rüzgarla oluşan gürültü durmuştu. Zihnimde ki seslerin kesilmesiyle ince bir gıcırtı doldurdu beynimi.
Kapalı kapılar arasına hapsettiğim anılarım çıkmaya hazırdı sadece beni bekliyorlardı.
Altüst olan hayatımla birlikte bende yıkılan güvenimin altında ezilip kalmayacaktım. Etrafımı saran bu fırtınadan çıkacaktım, karşımda ne olduğu ya da ne yapacağı umurumda değildi. Savaşacaktım artık kaybedemezdim. Bir daha olmaz.
Artık benim için kalkma vaktiydi, uyanıp gözlerini açma vakti.