15- Dolaptaki Şeytan

4316 Kelimeler
Artık kalkma vakti, uyanıp gözlerini açma vakti. Oysa Ivan yaptıklarını inkar ederek kaçacak biri değildi ya da ben öyle düşünüyordum. Artık hiç kimseyi tanıdığımı düşünmüyordum, babamı bile. Kendimi bir günde nasıl böyle bir durumun içinde bulmuştum bilmiyorum. Bakışları gözlerimi bulduğunda bende ona bakıyordum alayla gülümsediğimi görünce sinirlenmiş gibiydi, kaşlarını tekrar çattı. "Her şeyi öğreneceksin sen sadece gerçekleri nasıl sindireceğini düşün." Gözlerimi yumdum, akıl sağlığımı korumam gerekiyordu ve ben şimdiden zorlandığımı hissedebiliyordum. Sindirebileceğim şeyler değildi hiç biri. İçimde korku, hayal kırıklığı ve kalbimde annemin gidişiyle açılan boşluğun bıraktığı sızıyla uykuya daldım. Sarsıntı hissediyordum ama gözlerimi açmamıştım, uyku ile uyanıklık arasında kalmıştım ne olduğunu görmek istiyordum ama göz kapaklarım bana ihanet ediyor bedenim yorgunluktan hareket edemiyordu. Belki de vücudumun bir savunma sistemiydi, uyanık olmak beni daha da parçalara ayırıyor düşünebildiğim her saniye delirecek noktaya geliyordum. Tanıdık koku burnuma dolduğunda Ivan'ın kucağında olduğumu anladım ama hala uyanmaya niyetim yoktu. Yorgunluk ruhuma dahi işlemişti. Fiziksel miydi yoksa sadece ruhumla mı ilgili ayırt edemiyordum. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum gözlerimi açtığımda hava kararmak üzereydi ama buraya gün henüz doğmadan geldiğimizi biliyordum. Vücudum hala yolculuğun sızısını kemiklerimde hissettirirken yattığım yerde kıpırdanarak doğruldum. Uykumu almış olmama rağmen tam olarak dinç hissetmiyordum. Zihnim çok doluydu ve ben ağırlığını taşımakta zorlanıyordum. Gözlerim ilk önce duvarda ki erkek posterine ardından masada sıra sıra dizilmiş rengarenk ojelerde takıldı. Neredeydim ben? En son hatırladığım Ivan'ın kokusuydu. İnce pikenin içinden çıkarak ayaklarımı sarkıttım, bu odaya girdiğimi bile kesinlikle hatırlamıyorum. Bir kıza ait olduğu çok bariz olsa da nerede olduğumu bile anlayamıyordum. Ayağa kalkarak sessiz adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Oda büyük sayılmazdı ama oldukça lüks olduğu belliydi. Genelde lila ve pembe tonları hakim odadan bir an önce kendimi atmak istiyordum. Kapı kolunu yavaşça aşağı indirdim ama açılmamıştı. Kaşlarım çatılırken kapı kolunu daha çok zorlamaya başladım. Kilitli olduğunu anlamam uzun sürmemişti, bir an bağırmayı düşünsem de uyandığımı belli ederek kendimi ifşalamak aptalca olurdu. Buradan sessizce çıkabilmemin bir yolu varsa deneyebilirdim. Kapıyı bırakarak hızlı adımlarla pencereye doğru yürüdüm. Nasıl bir yerdeydim görmeliydim. En azından kaçmayı becerebilirsem nereye gideceğimi öğrenmeliydim. Pencereyi açarak başımı dışarıya uzattım ama hava oldukça karanlıktı, zifiri karanlık geceye hükmetmişti. Hiçbir şey göremiyordum bu durum içime sıkıntının dolmasına sebep olmuştu. İçeri giren soğuk esintiyle titreyerek camı örttüm. Gerçekten neredeydim böyle? Saat kaçtı? Oda fazla karanlık olmasa da ayrıntıları seçmekte zorlanıyordum. Duvarın köşesinde duran ufak bir lamba odanın loş bir ışıkla aydınlanmasını sağlıyordu. Tekrar kapıya yöneldiğimde biri benden önce davrandı. Dönen kilit sesi boş odada yankı yaparken istemsizce geri adım attım. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Gözlerimi kısarak karanlığa dikkat kesildim. Kapı ince bir gıcırtıyla aralandı Ivan bedeninin yarısını kapının arkasında tutarak bana baktı. Gözleri beni bulduğunda bir an rahatlasam da uzun sürmemiş bedenim yeniden dikkatli olmam gerektiğini söylemek ister gibi gerilmişti. "Kilitlediğim için özür dilerim ama dengesizsin. Korkup kaçmaya çalışmaman içindi.." Gözleri bir süre yerde gezindi ardından tekrar beni buldu. Herhangi bir cevap vermemiştim çünkü küçük çaplı bir şok geçiriyordum. Ivan benden özür mü dilemişti? Bir de gelmiş bana dengesizlikten mi bahsediyordu? Yaratık olduğu gerçeği ortaya çıkınca kişiliği de mi değişiyordu aslında daha vahşi bir şeyler bekliyordum. "A-Anladım." Şimdilik sözlerini düşünmeyi bırakarak mantıklı düşünmeye çalıştım henüz uyku sersemi olduğum için kafamı toplayamıyordum. O bitmek bilmeyen yolculuğun etkisini hala üzerimde taşıyordum ve bu ağırlığa düşüncelerimi katmamıştım bile. "Neredeyiz biz?" Kapıyı biraz daha aralayarak içeri girdi ardından tekrar kapattı. Gözleri donuk bakıyordu ne bakışlarından ne de sözlerinden hiçbir duyguyu sezemiyordum. "Benim evimde." İkinci bir şaşkınlık dalgası bedenimi sardığında kelimeler dilimin ucunda birikiyor ama dışarı çıkmıyordu. Bir evi olduğunu biliyordum yani bir yerde yaşaması gerekiyordu ama daha önce hiç merak etmemiştim. "Odan güzelmiş." Alayla söylediğim sözler nasıl birden ağzımdan dökülmüştü bilmiyorum sadece kriz anını yönetmeye çalışıyordum. Gerginliğimi belli etmemek için rahat görünmeye çalıştım ancak ne kadar becerebildiğimi bende bilmiyordum. Gözlerine baktım karanlıkta ayrıntıları zor seçsem de onunkiler oldukça netti. Koyu kırmızı görüntü içime işlemişti. Hafifçe gülümsemekle yetindi. Bir şey söylemesini beklemiyordum ama bu gülümseme bile beni şaşırtmıştı. Tanıdığımı düşündüğüm Ivan artık Ivan gibi değildi. "Evinin bu kadar uzakta olduğunu bilmiyordum." Dedim hızlıca. Gözlerimi kırmızı bakışlarından kaçırmamak benim için çok zordu. Gerçekten kırmızı gözlere sahip olabilir miydi? Lens olabileceğini düşünmeden edemiyordum bunların hiçbiri mantıklı değildi. "Fewston evim değil, burası büyüdüğüm yer." Kaşlarımı kaldırarak ona baktım yani vampirler büyüyordu öyle mi? Ya da Ivan vampir değil miydi? Sorulacak çok sorum vardı ama nasıl ve nereden başlayacağım konusunda hiçbir şey bilmiyordum. Teorilerimin arasında en elle tutulur olan vampir olduğuydu ama o ne demişti? Ölümden Doğan. Hortlak gibi köpek insan karması bir şey olabilir miydi? "Ailen de..." boğazımı temizleyerek tekrar devam ettim. "..burada mı?" Bu sorunun bu kadar zor olmasının sebebi daha önce hiç sormamış olmamdı. Ailesi hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama anlaşılan kendisi hakkında da bilmediğim çok şey vardı. "Burası Eleanor'un odası. Diğerleri aşağıda ve seni oldukça merak ediyorlar." Beni merak eden birileri vardı ve onlar ailesi miydi? Sorularımı kafasına göre cevaplıyor bazen görmezden geliyordu, bu oldukça sinir bozucuydu. Diğerlerinin de kırmızı gözlere sahip birer canavar olduğunu düşünürsek onlarla tanışmaya heves etmediğimi fark ettim. "Onlar da senin gibi mi?" "Evet." Sormak istediğim bir diğer şey aralarında annemin de olup olmadığıydı. Eğer annem de buradaysa ne yapardım hiçbir fikrim yoktu, düşüncesi bile elimi ayağıma dolaştırmaya yetmişti. Annemin yaşadığını söylemişti bunun dışında başka hiçbir şeyden bahsetmemiş sorularımı görmezden gelmişti. Eğer gerçekten dedikleri doğruysa annem hayattaysa burada olabilir miydi? Yıllardır öldüğünü düşündüğüm annemle aramızda birkaç oda mesafe olabilir miydi? Ivan endişemi fark etmiş olmalı ki çatılan kaşlarıyla bana birkaç adım daha yaklaştı. "Korkuyor musun?" Alayla gülümsedim, duyduğum en saçma soruydu bu. Korkmak kelimesi hafif kalıyordu aklımı kaçıracak şekilde korkuyordum. "Çok basit bir şeymiş gibi konuşuyorsun. Yaratıklarla dolu bir evde insan olan sen değilsin." Sözlerime karşılık tepkisiz kalarak yüzüme bakmaya devam etti. Duygularını çözemiyor olmak beni deli ediyordu. "Ailen-" "Onlar ailem değil." Sözlerimi birden yarıda kesmiş sertçe gözlerimin içine bakmayı sürdürmüştü. Aklımda oluşan tonlarca yeni soruyla derin bir nefes aldım ardından gözlerimi kapattım, aşağı inmek istemiyordum ama burada sonsuza kadar kalmak gibi bir fikrim de yoktu. Aşağı inmenin ne kadar güvenli olup olmayacağı hakkında da oldukça endişelerim vardı. Birden bire canavarların arasında parçalara ayrılmaya can atmıyordum. Yine de kurt sürüsünün arasına bir kuzu bırakmak ne kadar akıllıcaydı bilmiyorum. Beni kolaylıkla öldürebilecek güçte olduklarına emindim. Hayır, bunu biliyordum. "Sana zarar veremezler. Burada kalmak istiyorsan-" Gerçekten buna inanmamı bekliyor muydu? Gidip bir aynaya bakarak ne kadar korkutucu göründüğünün farkında mıydı? Artık neye inanacağımı bile bilmiyordum. "Hayır, sorun değil. Korkmuyorum." Dedim hızlıca. Korkmuyorum sadece korkudan ölmek üzereydim ama dün gece kendi kendime verdiğim sözleri düşündüm, güçlü olacaktım. Bu fırtınadan çıkacak ve tekrar babama dönecektim. Babamla birlikte Abby'nin yanına taşınabilir ve her şeye en baştan başlayabilirdik. Planlarımın içinde henüz anneme yer yoktu. Hala hayatta olup olmadığından bile emin değildim. Şimdilik planlarımı bir kenara bırakarak Ivan'a odaklandım. Odanın kapısını geçebileceğim kadar aralayarak bana baktı. Kendimden emin adımlarla kapıya yürüsem de bacaklarım bile titriyordu yine de kendimden taviz vermek istemiyordum. Odadan çıktığımda bir üst kat daha olduğunu görmüştüm, tripleks bir evde ikinci katta olmalıydım. Bu bilgileri aklımda tutmaya çalışarak etrafa göz attım, kaçışım için yardımcı olabilirdi. Hava dışarıda karanlık olmasına rağmen duvarların üstünde ve altında küçük aydınlatmalar etrafı görebileceğim şekilde aydınlatıyordu. Böyle insanüstü canavarların yaşaması için aslında oldukça lüks bir yerdi. Burayı görmesem onların daha ilkel bir şekilde yaşadıklarını düşünebilirdim. Aşağı inmeye başladığımda Ivan'ın arkamda olduğundan emin olmak için yavaş adımlarla iniyordum. Acınası bir halde olduğumu anlayabiliyordum. Ivan'a bile güvenmiyorken şimdi tek başıma kalmış ve denize düşen yılana sarılır durumundan ona yanaşıyordum. Düşününce tanımadığım canavarların içinde olmaktansa tanıdığımı sandığım bir canavar belki bir parça daha kârlı olurdu. Sıkıntıyla derin bir nefes verdim, seçeneklerim bile berbat bir halde olduğumu kanıtlıyordu. Aşağı indiğimde ne bekliyordum bilmiyorum ama yarı kafe tarzı yarı bara benzeyen bir dekoru vardı ve bunu beklemediğime emindim. Üst kat gibi eve benzeyen bir tarafı yoktu, oldukça geniş bir hole sahipken bir tarafta ışıklı küçük bir dans pisti ve ileride dışarıya bakan boydan camların önüne kurulmuş küçük masalar vardı. Nasıl birden bire evin içindeyken böyle bir mekana gelmiştim anlayamadım. Duvar kenarlarına kurulmuş U şeklinde kırmızı siyah deri koltuklar ve aralarına yerleştirilmiş yuvarlak masalar vardı. Beni bekleyen ailenin diğer yaratık kısmı da bu koltuklara kurulmuş dikkatle bana bakıyordu. Anormal sayılabilecek bir uzaklıkta durdum ve onlara baktım. Sarı saçları omuzlarına gelen bir kız elini hafifçe kaldırarak selam verdi. Kibarlık yapmaya çalıştığı belliydi ve nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilmiyordum. Kolunu onun omzuna atmış alev kırmızısı saçları olan geniş omuzlu bir diğer yaratık yüzünde haince bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Ne kadar sıcak bir karşılama. "Ivan." Ses arkamızdan gelmişti, beklemediğim bir şey olduğu için ürkerek istemsizce Ivan'a yaklaştım. Beyaz bir kapıdan çıkan açık kahverengi saçlara sahip oldukça uzun boylu bir diğer canavar. Aslında hepsine tek tek baktığımda oldukça insan görünümüne sahiplerdi ve bu durum onların birer canavar olduğuna inanmamı zorlaştırıyordu. "Uzun zaman oldu." Diğerlerinin aksine daha insani duruyordu ancak insan olamadığını konuşunca ortaya çıkan sivri dişlerinden anlayabiliyordum. Kırmızı saçlı yaratık elini havaya kaldırarak bize baktı. "Yemeği getirmeyecek misin artık, açlıktan ölüyoruz." "Kes sesini Diego." Alev kırmızı saçlara sahip yaratığın adını öğrenmiştim. Komik olmayan esprisine yalnızca kendisinin gülmesini sorun ediyor gibi durmuyordu. Ivan sert olmasa da uyarır tonda sesini kesmesini söylese de gülmeye devam etti. Ivan bir elini saçlarına geçirerek karıştırdı ardından bakışlarını yüzümde sabitledi. "Diego'ya aldırış etme. Yanında ki Eleanor. " Sarı kısa saçlı kızdan bahsediyordu. Bakışlarım Eleanor'u bulduğunda gülümseyerek Diego'nun kolunu omzundan çekti ve yavaşça ayağa kalktı. Yanıma geleceğini anladığımda bir adım gerileyerek Ivan'ın arkasına geçtim. Her ne kadar sıcak kanlı bir karşılama yapmaya çalışsa da henüz buna hazır değildim. Dudağının yanında ki kan izlerini uzağımda da olsa rahatça görebiliyordum. Onların insan olmadığını bilmek hala inanması oldukça güç bir peri masalı gibiydi ancak bu masal gök kuşaklarından değil karanlık ve siyahtan oluşuyordu. Ben buraya uygun değildim, burada olmamalıydım. Eleanor benim hareketimle yaklaşmayı kesmişti. Gülümsemesi yüzünden düşmemiş bakışları gözlerimden ayrılmıyordu. Sakin bir şekilde konuştu. "Seni korkutmak istemedim. Sana zarar vermeyiz." Diego yerinden kalkarak az önce indiğimiz merdivenlere doğru yürüdü. O yakınlaştıkça ayrıntılarını inceleyebiliyordum. Boynunda ki dövmeler kıyafetinin altından belli belirsiz görünüyordu. Kaşında ki piercing ona serseri bir görünüş katmıştı. Merdivenleri çıkmaya başladığında arkasına bakmadan konuştu. "Kendi adına konuş." Ortamda sessizlik olduğunda Eleanor da Diego'nun ardından merdivenlere yöneldi. Yukarıya çıkmadan önce gözleri tekrar gözlerimi buldu. "Tanıştığıma sevindim." Gülümsemeye çalıştım ancak başarılı olamamıştım. Tek istediğim buradan bir an önce gitmekti ama nereye gideceğimi bende bilmiyordum. Babam çok net bir şekilde geri dönmememi söylemişti. Bir kaç gün içinde evsiz kalmıştım. Hayal kırıklığı ve kimsesiz ortada kalmış olmanın verdiği üzüntü kalbimi acıtıyordu ancak duygularımı yaşayabileceğim kadar zamanım bile olmamıştı. "Kaç yaşında?" Uzun boylu açık kahve saçlara sahip üçüncü yaratık bana değil Ivan'a bakarak konuşmuştu. Bende gözlerimi Ivan'a çevirdiğimde kırmızı gözleri gözlerimle buluştu. Ivan'ın kızı ya da çocuğu gibi hissetmeme sebep olmuştu ve bu yüzden kaşlarımı çatarak konuşan kişiye yeniden baktım. "Felix." Dedi sanki bizi tanıştırır gibi ardından Felix'e döndü. "17." Ivan birden bire yürümeye başladığında tamamen arkasına saklandığımı fark etmemiştim bile. Onun gidişiyle kendimi bir an çıplak gibi hissettim. Koltuklardan birine geçti, uzanarak bir kolunu gözlerinin üstüne attı. Ardından Felix elinde kapalı metal bir şişeyi sağa sola sallayarak bana doğru yaklaşmaya başladı. "Konuşamıyor mu?" Gözlerimi istemsizce kaçırdım. Geri adım atmamak için dudağımı ısırıyordum. Derin nefesler alarak kalbimi yavaşlatmaya çalıştım. Gerçekten ne tepki vereceğimi bile bilmiyordum. Ivan kolunu gözlerinin üstünden kaldırmadan alaycı bir sesle konuştu. "Yol boyunca susmamıştı. " Sinirle kaşlarımı çattım, gelmiş benimle eğleniyorlardı. Kedinin fareyle oynadığı bir oyuna dönmüştü gerçekten ne zaman yemekleri olacağımı bile bilmiyordum. Bana zarar vermeyeceklerini söylüyorlardı ama kim bir yaratığa inanırdı ki? Bu güven veren sözleri onlar acıkana kadar sürerdi. Arkamı dönerek merdivenlere yöneleceğim sırada Felix elinde tuttuğu metal şişeyi bana doğru uzattı. "Karışık meyve suyu. Her an ölecek gibi zayıf duruyorsun." Elindekini alarak kapağını yavaşça açtım. Gerçekten dediği gibi karışık meyve suyu kokuyordu. İçinde zehir olup olmadığından şüphelenmem gerekiyor muydu? Aslında buna ihtiyaçları bile yoktu beni kolaylıkla öldürebileceklerinin ben dahil herkes farkındaydı. "İşinizi kolaylaştırmış olmaz mıydım. " Sözlerimle beraber yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bu durum hoşuna gitmiş gibiydi. "Her şekilde kolay." Elimde tuttuğum metal şişenin kapağını kapatarak gözlerimi Felix'e çevirdim. Bir şeyler söylemek istiyordum ama bu konuşma kötüye giderse bu sadece benim için iyi olmayacaktı. "Sizi durduran nedir?" Beni korumalarının sebebi neydi? Onların insan dışı bir tür olduklarını gayet açık anlamıştım. Görünüşlerinden bile yırtıcı gibi duruyorlardı yine de neden yalnızca beni korumaları gerekiyordu? Felix gözlerini üzerimden çekerek Ivan'a çevirdi. Ivan fark etmediğim bir anda yattığı yerden kalkmış olmalıydı, doğrulmuş ve Felix'e bakıyordu. Anlaşılan cevap vermemesi gereken bir soru sormuştum. Ivan masanın üzerinde duran deri ceketini alarak giymeye başladı. Birden bire işi olduğunu hatırlamış gibi hızlıca giyiniyordu. "Odana çık." Kaşlarımı bir an şaşkınlıkla çattım, şimdi de çocuk muamelesi görüyordum. Sorularıma cevap bile vermiyorken beni odama mı gönderiyordu? Aslında zaten bende burada kalmak istemiyordum ama cevaplara ihtiyacım vardı. Ivan ile yalnız kalabilirsem annem hakkında konuşmak istiyordum. Onu burda görebileceğimi düşünmüştüm bu yüzden belli etmedem de bir parça hayal kırıklığına uğramıştım. Şimdilik dediğini yapmak benim açımdan daha iyiydi en azından Diego ve Eleanor gelmeden odama girersem ne kadar az canavar o kadar yaşama şansıydı benim için. Merdivenlere yönelerek çıkmaya başladım henüz uzaklaşmış bile sayılmazdım Ivan bunu umursadaman konuşmaya devam etti. "Felix, olabildiğince insan ol. Zaten çok fazla şey yaşadı, kafası karışık." "Sorunun ben olmadığımı biliyorsun. Ben idare ederim sen diğerlerini ne yapacağını düşün." Ivan sıkıntıyla derin bir nefes aldı ardından giydiği deri ceketin cebinden çıkardığı anahtarı Felix'e attı. "Land Rover'ı ver." Felix havada yakaladığı anahtarı seri bir hareketle cebine atarken bir yandan duvar kenarında ki çekmeceye ilerleyerek ilkini açtı. İçinden çıkardığı anahtarları karıştırırken odaya çıkmak için arkamı döndüm. Anlaşılan Ivan gidecekti tanımadığım bu yaratıkların arasında yalnız kalma düşüncesi beni korkutuyordu. Henüz bir adım atmıştım ki büyük bir gürültü koptu. Korkuyla hızla arkama döndüm, dış kapı kırılacak gibi açılmış içeriye giren gürültülü adım sesleri kulaklarımı doldurmuştu. "Kral geri döndü sürtükler!" Birden fazla ses gürültülü bir şekilde içeri girerken gülme sesleri sessizliği bozuyor bağırarak konuşmaları geniş alanda yankı yapıyordu. "Gergedan boynuzunu odama asacağım." Bir kız sesi ince bir kahkaha atarak alkışladı. "Alexei'nin gergedanı nasıl ortadan ikiye ayırdığını görmeliydin Felix!" Kan kokusu. Yoğun bir kan kokusu bütün salona yayılmış midemin bulanmasına sebep oluyordu. "Aman tanrım Ivan geri dönmüş." Sesler birbirine giriyor başım dönüyordu. Midemin alt üst olduğunu hissediyordum, kan kokusu hala çok yoğun çok tazeydi. Görüş açıma giren elleri kan içinde pembe uzun saçlı bir kız Ivan'ın karşısına geçerek gülümsedi. "Seni görmeyeli uzun zaman oldu." "Seni de Aura." Ivan'ın sesi hiç mutlu çıkmıyordu. Onları gördüğüne sevinmiş gibi değildi, benimde git gide gözlerim kararıyor içimde ki öğürme dürtüsünü kontrol etmeye çalışıyordum. Aura işaret parmağını ağzına götürerek emdiğinde neredeyse kusacağımı anlamıştım. Koşarak yukarı çıkmak, yoğun kan kokusundan hemen kurtulmak istiyordum ama dünya etrafımda dönüyordu. Görüşüm git gide bulanıklaşırken korkuluklara sıkıca tutundum. Öğürmemek için bir elimi ağzıma kapatarak tekrar içeriye baktım. Felix Ivan'ın yakınında duruyordu, Aura ağzından çıkardığı parmağını üstüne silerek yanında duran masalardan birinin üstünde bağdaş kurarak oturdu. "Ivan aç olmalısın." "Değilim." Görüş açıma gece siyahı saçlarının arasına ince altın sarısı teller karışmış vücudunun neredeyse tamamı kana bulanmış biri girdi. Gülüyordu, aralarında gördüğüm en sivri dişlere sahipti. Kana bulanmış dişlere. "Ivan da aramıza geri döndüğüne göre bunu kutlamalıyız!" Aura heyecanla masanın yanında duran sandalyelerden birine tekme savurdu. Odanın diğer tarafına uçan sandalyeyle Felix sinirle ona döndü. "Etrafı dağıtmaya devam edersen seni de o sandalye gibi fırlatırım." Felix'in sinirle dişlerinin arasından söylediği sözlere karşı Aura dudaklarını bükerek gözlerini kırpıştırdı. Kana bulanmış gece siyahı saçlara sahip yaratık elinde tuttuğunu fark etmediğim insan kolunu kaldırarak havada salladı. Kalbimin durduğunu düşünüyordum. Kanım donmuştu, hiçbir tepki veremeden kas katı kesilmiş ona bakıyordum. Felix'e yaklaşarak dirseğinden tuttuğu kopmuş insan kolunu ona doğru uzattı. Cansız parmakları Felix'in başının üstünde okşar gibi gezdirerek saçlarının dağılmasına sebep oldu. "Prenses güzellik uykusunu alamadığı için mi sinirli?" Tuttuğu cansız koldan hala kan damlıyordu. Artık ne kan kokusunu ne de midemi hissediyordum. Bilincimin bile yerinde olup olmadığından emin değildim. Sadece öylece izliyordum, hareket dahi edemiyor ses çıkartamıyordum. Bir insanı öldürmüşlerdi. Onu parçalara ayırmış olmalıydılar. Zihnim durmuştu, düşüncelerim, aklım. Ben sadece kopan kolun geri kalanını düşündüm. Vücudun geri kalanı neredeydi acaba? Belki de yemişlerdi ya da parçalara ayırıp dört bir yana atmış olabilirlerdi. Nefes bile alamıyordum. "Alexei ne halt-" Ivan sözlerini tamamlayamamış gözleri merdivenlerde kaskatı kesilmiş bedenimi bulmuştu. Elimi kapattığım ağzımdan çektiğimde sıcak kan kokusu bir kez daha doldurdu ciğerlerimi. Elimde tuttuğum metal şişe terlemiş avcumdan kayarak gürültüyle merdivenlerden sekerek yerde yuvarlanmaya başladı. Yuvarlanan metal şişe Alexei'nin kana bulanmış botlarına çarparak durmuştu. Artık bütün dikkatler benim üzerimdeydi. "Siktir." Bir süre bilinçli bir şekilde duyabildiğim son sözler bunlardı. Ivan'ın koyulaşan üzerime diktiği kırmızı gözleriyle savurduğu küfür. Ne zaman öğürmeye başladığımı hatırlamıyordum. Bedenimi taşıyamayacak hale geldiğimde kendimi bırakarak olduğum yere oturmuştum. Ellerim sıkıca korkuluklara kenetlenmiş, bedenimi gergince kasmıştım. Gözlerimden yaşlar çoktan süzülmeye başlamıştı bile. Arkamda merdivenlerden inen ayak sesleri duyuyordum. Diego'nun sesi zihnimde çok derinlerden geliyor gibiydi. Belki de sonunda delirmiştim. "İnsan kız içinden bir şeyler çıkarıyor." Saniyeler içinde bedenime sarılan kollar hissettim. Yabancı olmayan bir histi, sert ve endişeliydi. "Gözlerini açma." Dediğini yaptım, gözlerimi öyle sıkı kapatmıştım ki ağrımaya başladılar ama yine de açmadım. Ivan parmaklarımı kenetlediğim korkuluklardan ayırmış saniyeler içinde kucağına alarak hızlı yukarı çıkmaya başlamıştı. "Odana gitmeni söylemiştim. Siktir." Kızgındı, bunu rahatça hissedebiliyordum ama kızgınlığı bana değil kendisine gibiydi. Vücudumu yavaşça yumuşak bir zemine bıraktığında gözlerimi araladım. Kırmızı gözler endişeyle yüzümü inceliyordu. Bir eli nazikçe yüzümü kavrayak göz yaşlarımı sildi. "Derin nefes al. " Dediğini yapmak için dudaklarımı hafifçe araladım. Ağzıma dolan hava ciğerlerime inerken midemin biraz daha rahatladığını hissettim belki de bunun sebebi nefes almam değil midemde ki her şeyi çıkarmış olmamdı. Ivan ayağa kalkarak pencereye yaklaştı ardından sonuna kadar açarak soğuk havanın içeriye dolmasını sağladı. Bedenim bunu yansıtmasa da zihnim şok geçiriyordu. Burada olmamalıydım, onlar sadece kana susamış yaratıklardı. İnsanları öldüren canavarlar. Ivan da onlardan biriydi ve ben ona tutunmuştum. Hepsinden kaçıp gitme isteği içime doldu, eve gitmek istiyordum. Gerçek evime, babamın beni isteyip istememesi umurumda bile değildi. Benim burdan gitmem gerekiyordu. Daha fazla kalırsam akıl sağlığımı koruyamayacağımı biliyordum. Kopuk insan kolu gözlerimin önünden bir türlü gitmiyordu. Ivan yeniden yanıma geldiğinde elbisemin fermuarını indirmeye başladı. Bu hareketiyle kolunu iterek yatakta geriledim. İçeriye dolan soğuk rüzgar titrememe sebep oluyordu. "Üzerine kustun Michel, çıkarmalıyız. " Hiçbir tepki vermedim. Aslında vermek istiyordum ancak bunu yapabilecek gücüm yoktu. Kollarımı kaldırmadığım için Ivan elbiseyi çıkartamıyordu. Zorlasa rahatça yapabilirdi ama çenemin altından tutarak ona bakmamı sağladı. "Yırtacağım. Korkma." Açılan fermuardan tutarak saniyeler içinde elbiseden kurtulmuştu. Elbise üstümden kayıp düştüğünde ondan uzaklaşarak yatağın diğer tarafına kaydım. Gittikçe daha da savunmasız hale geliyordum. Beni ilk defa iç çamaşırlarımla görmüyordu yine de hızlıca üstünde durduğum yatağın örtüsünü alarak vücuduma sardım. Tek kelime etmiyordum ve bu Ivan'ı daha da endişelendiriyordu. Kapının aralanmasıyla koyu kırmızı bakışları sertçe o tarafa döndü. Eleanor gözlerini odada gezdirdi, bakışları önce beni ardından Ivan'ı buldu. "O iyi mi?" Eleanor'un sorusunu görmezden gelerek ona döndü. "Şu elbiseden kurtul ayrıca yeni kıyafet gerekiyor. Bedenine uyacak bir şeyler." Eleanor hızlıca başıyla onayladı ardından odaya girerek kapıyı ardından kapattı. Başta sebebini anlayamasam da sonradan hatırlamıştım, burası Eleanor'un odasıydı. Elinde tuttuğu birkaç parça kıyafeti Ivana uzattı ardından yerde ki elbiseyi alarak kapıya yöneldi. "Kimse girmesin." Ivan'ın ses tonu rica eder gibi değildi. Eleanor başıyla onaylayarak odadan çıktı. Ivan kıyafetleri yatağa bırakarak kırmızı gözlerini yeniden gözlerime kenetledi. "Giyinebilecek misin?" Sessizce başımla onayladım. Eğer benden uzaklaşacaksa her şeye evet diyebilirdim. Ivan kararsız bir şekilde gözlerime baktı ardından sessizce odadan çıkarak kapıyı ardından kapattı. Kilit sesi beraberinde gelmişti. Hızlıca ayağa kalkarak giyinmeye başladım. Kıyafetler üzerime biraz bol olsa da idare edebilirdim şuan bundan çok daha büyük sıkıntılarım vardı. Bu evden kesinlikle gitmek zorundaydım, şimdi zayıf olamazdım. Plana ihtiyacım vardı. Hızlıca gözlerimi odada gezdirdim eğer bir telefon bulabilirsem babamı arayabilirdim. Gelip beni almasını, bu yaratıkların insanları öldürdüklerini söyleyebilirdim. Gözlerime masanın üzerinde duran kablolu telefon çarptığında sakin kalmaya çalışarak oraya yürüdüm. Çalışıyor olmasını dileyerek hızlıca elime aldım, babamın numarasını çocukluğumdan beri ezbere biliyordum. Numaraları parmaklarım otomatik bir şekilde tuşlamaya başladığında kapının kilit sesi sessiz odada yankı buldu. Ivan kapıyı aralayarak içeriye girdi. Bakışları benimkileri bulduğunda pencerenin önünde ayakta duruyordum. Telefondan uzaklaşabilmek için çok fazla fırsatım olmamıştı. "Ne yapıyorsun." "Ü-üşüdüm." Bakışları açık pencereye döndüğünde yaklaşarak kapattı bense hızlıca yatağa giderek örtünün altında girmiştim. Düşünmek istemiyordum, eğer yaşananları ve gördüklerimi düşünürsem bu işin altından kalkamazdım. Sadece kaçış planıma odaklanmalıydım. "Eğer rahatlatacaksa o bir insana ait değildi." Başımı örtünün altından çıkartarak Ivan'a baktım. İnsan kolunun neye benzediğini bilmediğimi mi sanıyordu? Ayrıca ona nasıl inanabilirdim ki. "Kendi türümüze ait. Bazen böyle şeyler olur." Bunun beni rahatlatması mı gerekiyordu bilmiyorum ama yaşadığım şok hala zihnimde etkisini gösteriyordu. Sanki ondan akan kanlar ruhuma bulaşmış temizleyemeyeceğim bir iz bırakmıştı. Ivan odadan çıkmak için kapıya doğru yürürken birden durdu ardından bana baktı. "Güvenmediğini ve korktuğunu biliyorum ama emin ol bu odaya kimse girmeyecek. Benim dışımda. Şimdi biraz uyumaya çalış, yarın konuşacağız." Kapıyı ardından kapatırken kilitlemeyi yine unutmamıştı. Bu kapı yaratıkların içeriye girmesini engelleyemezdi bu sadece benim çıkışımı önlemek için yaptığı bir şeydi ve gelmiş ona güvenmediğimden bahsediyordu. Oyalanmadan yataktan kalkarak ayakkabılarımı giydim ardından kablolu telefona yaklaştım. Hızlıca tuşlara yeniden basarak beklemeye koyuldum. Babam açacak gibi durmuyordu telefon uzun bir süre çalmış ama hiç açılmamıştı. Şansımı iki kez denesem de daha fazla vakit kaybedemezdim. Hayley'nin numarasını girerek şansımı bu defa onunla denedim ancak o da açmamıştı. Şans denen bir şeye sahip değilken bunu çok fazla deniyordum. Belki de kasıtlı olarak telefonlarımı yanıtlamıyordu. Babam da güvenemediğimden insanlardan bir diğeriydi. Polisleri aramayı düşünsem de nerede olduğumu bile bilmiyordum ayrıca bir grup yaratık tarafında alıkonulduğumu söylersem kafamın güzel olduğunu düşüneceklerine emindim. Kurtarılmayı bekleyemezdim. Bir de o yaratıklar birkaç polisin üstesinden kolaylıkla gelebilirdi. Çağırdığımı anladıklarında ise bir daha kaçma fırsatım olmazdı. Telefonu bırakarak pencereye ilerledim. Yüksekliğe bakılırsa atlamak bir seçenek değildi. Her ne kadar ikinci kat da olsa bir yerlerimi kırmadan inmem mümkün olmazdı yine de bir yolu vardı. Birinci katta ki pencereler uzun demirlerle kapatılmıştı eğer oraya basabilirsem inmem oldukça kolay olabilirdi. Vakit kaybetmeden pencereyi sonuna kadar açarak bacaklarımı aşağı sarkıttım. Bu deli cesareti nereden geliyordu bilmiyorum ama sorgulamadım. Tek yapmam gereken buradan kaçmaktı hemde bir an önce. Demirlere sıkıca tutundum, buradan kayıp düşmem demek birkaç kemiğimin rahatça kırılması demekti tabi o da şanslıysam. Ayaklarımı pencere pervazına iyice yerleştirerek bedenimi yavaş yavaş aşağı sarkıtmaya başladım. Hızlı olmalıydım eğer yakalanırsam sonum düşmekten daha kötü olabilirdi. Sol bacağımı tamamen sarkıtarak altımda ki pencerenin demirlerini bulmaya çalıştım. Ayağımı ne kadar uzatırsam uzatayım ayakkabımın ucu bile değmiyordu. İneceğim yere bakarak kendimi bırakmam gerekecekti, bu noktadan sonra geri dönemezdim. Sıkıca tutunduğum parmaklarımı hafifçe gevşettim, bakışlarımı aşağıya çevirerek nereye basmam gerektiğini görmeye çalışıyordum. Zifiri karanlık bu duruma hiç yardımcı olmuyordu. "Bir insanı beraberinde getireceğini bilmiyordum." Duyduğum sesle pencere pervazından sarkmış bir şekilde kas katı kesilmiştim. Yakalandığımı düşünmüştüm ancak başka bir ses konuştu. "Tehlikenin farkında bile değil. O kız burada hayatta kalamaz." Eleanor ve Felix'in sesiydi. Tam olarak nerede olduklarını göremiyordum, ufak bir harekette bile yakalanacağıma emindim. Seslerin geldiği yönü düşünürsem indiğim duvarın hemen yanında olmalıydılar. Soğuk rüzgar hareketsizliğimi korumamı güçleştiriyordu. "Ivan'ı biliyorsun ne dersen de kendi bildiğini okuyacak." Eleanor'un sözleri Felix'in sıkıntıyla derin bir nefes alıp vermesine sebep oldu. "Biliyorum ama o kızı burada koruyamaz özellikle şimdi Alexei'nin dikkatini oldukça çekmişken. " "Bu büyük bir sorun." Dedi Eleanor. Alexei'nin dikkatini mi çekmiştim yani? Kusmam oldukça hoşuna gitmiş olmalıydı. Ama bunların hiçbirinin önemi yoktu bugün buradan kurtulacaktım. Adım sesleri git gide uzaklaşmaya başladığında sessizce beklemeye devam ettim. Acele ederek yakalanma riskine giremezdim hala burada yada yakınlarda olabilirlerdi. Bir süre daha ses gelmediğinde tekrar harekete geçerek bacağımı alttaki demire bırakarak basabilmeyi umut ettim. Neyse ki bu sefer şanslıydım. Diğer bacağımı da pencere pervazından indirerek demirlere attığımda neredeyse inmek üzereydim. Karanlığa kulak kabartarak sessizce bekledim içeriden konuşma sesleri geliyordu ancak hiçbiri anlaşılmıyordu. Bahçeye inerek etrafa göz attım yerlerde ki kısa çimlere basarak ses yapmamaya özen gösterdim. insan dışı varlıklar oldukları için duyularının ne kadar güçlü olup olmadığını bilmiyordum. "Şu boynuzu çek şuradan, görüntüyü bozuyor." Aura'nın sesi memnuniyetsizce çıkmış söylenmeye devam etmişti. Bakışlarımı pencerenin kenarından hafifçe içeriye doğru çevirdim. Alexei elinde tuttuğu kanlı gergedan boynuzunu okşayarak Aura'ya baktı. "Taco ile böyle konuşma, seni duyabilir." Aura gözlerini devirerek üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldiğinde içeride çok fazla kişi kalmamıştı kalanlar ise yerde ki kan gölünü temizlemeye çalışıyordu. Midemin yeniden alt üst olmasına izin veremezdim, buna vakit yoktu. Hızlıca koşar adımlarla bahçeden çıkarak evin arkasında ki karanlık devasa ormana daldım. Kalbim neredeyse boğazımda atıyor nabzım yavaşlamıyordu. Attığım her adım bir diğerinden daha hızlıydı, düşmemek için büyük çaba sarf etsem de takıldığım ağaç kökleri ve dal parçaları dengemi bozuyor yalpalamama sebep oluyordu. Ne kadar süredir koştuğumu bilmiyordum ancak nefesim tükenmişti. Artık koşamıyor yalnızca yalpalayarak yürüyordum. Gücüm kalmamıştı ve resmen donuyordum. Ağaçların arasında asfalt bir yol görmemle tekrar koşar adımlarla ilerlemeye başladım. Eğer yol kenarında beklersem eminim bir araç geçebilirdi. Kalan tek umudum buydu daha nerede olduğumu bile bilmiyorken sadece koşarak kaçamazdım. Yol kenarına adım atar atmaz takıldığım dal parçasıyla dengemi koruyamamış asfaltın üzerine düşerek kendimi yerde bulmuştum. Soğuk hava yüzünden vücudumu ve parmaklarımı hissedemeyecek hale gelmiştim. Ciğerlerim yanıyordu, gözlerim yaşarmış deli gibi öksürmeye başlamıştım. Kusacak gibi öksürüyordum, neredeyse ciğerlerimi bile çıkartacaktım ancak tekrar kusmadım midem zaten boş olduğu için yalnızca öksürmeye devam ettim. Bir araç sesi kulaklarımı doldurduğunda hızlıca toparlanmak için hamle yapmış ancak yerden bile kalkamamıştım. Ses git gide yaklaştığında görüş açıma siyah bir motorsikletli girmişti. Artık ne olduğu umurumda bile değildi ben kaykaylı bile olsa buradan gidecektim. Elimi var gücümle kaldırıp havada sallamaya başladım. Yerden kalkabilmiş değildim ancak beni görmemesi imkansızdı. Güçlü motor sesi yaklaşmaya başladıkça yavaşladı ve sonunda hemen yanımda durdu. Kasklı geniş omuzlu aynı motoru gibi simsiyah giyinmiş biri anahtarı çevirerek motorun durmasını sağladı. "Lütfen yardım et. Benim gitmem gerekiyor. " Derin nefesler alarak soluklanmaya ve cümlelerimi toparlamaya çalıştım. "Lütfen beni de al. Peşimde kötü insanlar var." İnsan değiller ancak bu ayrıntıdan bahsetmek için doğru bir zaman değildi. Yerden doğrularak derin nefesler almaya devam ediyordum. Hala nefes nefeseydim bir türlü düzene girmeyen soluklarımla yalpalayarak ayağa kalktım. "Lütfen.." Bir erkek olduğunu anlamak zor değildi, geniş ve yapılı vücudu karanlıkta bile rahatça seçiliyordu. Motordan inmemişti, ellerini kaskına götürerek yavaşça çıkarttı. Kıvırcık altın sarısı saçları rüzgarın etkisiyle asi bir şekilde dağılmaya başlamıştı bile. Soluk ten rengi porseleni andırıyordu. İstemsizce hayranlıkla onu incelemeye başlamıştım. Bakışlarım gözlerini bulduğunda bir çift kırmızı göz üzerimde geziniyordu. O da insan değildi. Yeni düzene giren nefesim yeniden hızlanmış kalbim tekrar boğazımda atmaya başlamıştı. Vücuduma dolan adrenalini hissedebiliyordum. Saniyeler içinde ayağa kalkmış tekrar koşmak için bacaklarıma kalan son gücümü vererek hızla ormana dalmıştım. Sesi, dengesizce bastığım ıslak toprakta bedenimin birden bire gergince kaskatı kesilmesine sebep olmuştu. "Sen Elaine'nin kızısın değil mi? Michel." Annemi biliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE