Elaine
Annemin uzun yıllardır duymadığım adıydı.
Elaine Olivia McCharty
Yedi yıl boyunca Fewston'un ıslak ormanlarında annemin yosun tutmuş mezar taşında yazan isim.
Babamın annemin sözde ölümünden sonra bir daha adını ağzına almadığı o isim.
Hiç beklemediğim bir yerde hiç tanımadığım birinden duymuştum.
Annemi biliyordu.
Bacaklarım koşmamı ister gibi gergin duruyor zihnim hareket etmemi engelliyordu. Beynimde dönüp duran düşünceler aklımı karıştırıyor söylemek istediğim bütün kelimeleri boğazıma diziyordu.
Yavaşça arkamı döndüm, altın sarısı kıvırcık saçları soğuk rüzgarın etkisiyle dağılırken bakışları soğuktan hiç etkilenmediğini gösterir gibi rahat bakıyordu.
Kırmızı gözleri bakışlarımı yakaladığında sesimin net çıkmasına dikkat ederek konuştum.
"Sen kimsin?"
Hafifçe gülümsedi, kaskını kolunun altına alarak saçlarını karıştırdı. Dikkatle onu izliyordum beni hemen şuan kolaylıkla öldürebilirdi kimsenin ruhu bile duymazdı ama yapmıyordu. Aslında kırmızı gözleri olmasa oldukça insani duruyordu.
"Efrain diyebilirsin."
Yaşadığım ikinci bir şaşkınlık bakışlarımı istemsizce kaçırarak etrafta gezdirmeme sebep oldu. Düşünmeye çalıştım, Maggie'nin son sözlerini. Bana Efrain'ı bulmamı söylemişti ama anlaşılan o beni bulmuştu.
"Maggie'yi tanıyor musun?"
"Hiç yabancı değil." Dedi gülümseyerek. Motorundan indiğinde anlık bir refleksle geri adım atmış korku dolu gözlerle ona bakmıştım. Her ne kadar Maggie ona gitmemi ve onun bana her şeyi anlatacağını söylese de kimseye güvenmiyordum.
Motorun arkasından çıkardığı ikinci bir kaskı bana attığında hızlıca havada yakaladım ancak parmaklarımın acısıyla ağzımdan küçük bir inleme döküldü.
Kırmızı gözleri yeniden beni bulmuştu.
"Ölümden Doğanlarla dolu bir evden kaçmayı nasıl başardın? "
Elinde tuttuğu kaskı yeniden başına geçirdiğinde motora tekrar binerek bana baktı.
"Zor olmadı." Dedim sessizce. Normal bir insanın duyamayacağı bir sesti ama Efrain rahatça duymuş hafifçe gülümsemişti. Onun da diğerleri gibi sivri dişleri açığa çıktı
"Burada olmaman gerekiyor. Burası bizim gibilerle dolu, böyle dolaşmaya devam edersen güneşin doğumunu bile göremezsin. "
Elimde tuttuğum kaska tereddütle baktım, bir yanım onunla gitmem gerektiğini söylüyordu. Maggie her ne kadar yalan söylemiş olsa da beni tehlikeye atmazdı.
Efrain motoru çalıştırdığında kaskın camını açarak kırmızı gözlerini yeniden gözlerime kenetledi.
"Orada durarak av olmayı mı yoksa donarak ölmeyi mi bekliyorsun? Acele et kokun bütün ormanı sardı bile başımıza üşüşecekler."
Kokumu alabiliyor, izini sürebiliyorlardı. Başıma üşüşecek daha fazla yaratık kesinlikle istemiyordum. Kaskı hızlıca başıma geçirerek motora doğru ilerledim. Yeniden asfalta çıktığımda ayakkabılarımın çamur içinde kalmış olması pek de şaşırılacak bir durum değildi. Motora nasıl çıkacağımı düşünürken Efrain seri bir hareketle motordan inerek karşıma geldi. Kaskın açık camından kırmızı gözlerini gecenin karanlığına rağmen rahatça görebiliyordum.
Çıkardığı ceketi omuzlarıma geçirdiğinde şaşkınlıkla ona baktım. Kesinlikle beklediğim bir hareket değildi. Şaşırdığımı anlamış olmalı ki sivri dişlerini hafifçe göstererek gülümsedi.
"Donarak yanımda ölürsen beni sorumlu tutarlar."
Ceketin sıcaklığı kollarıma değdiğinde derin bir nefes aldım, gerçekten vücudum buz tutmuş olmalıydı. Biraz sıcak bile omuzlarımı hafifçe gevşetti.
Kollarımın altından tuttuğu parmakları belimi kavrarken korkuyla kollarına tutunmuş, tırnaklarımı üzerinde ki ince kazağa geçirmiştim.
Hiçbir tepki vermeden ayaklarımın yerden kesilmesini sağlamış, kolaylıkla motorun arkasına oturmamı sağlamıştı.
"N-Nereye gideceğiz?"
Motora tekrar bindiğinde çalıştırarak omzunun üzerinden bana baktı.
"Küçük bir gezinti sonra seni geri götüreceğim."
Beni o eve geri götürecekti bunu duyduğumda motordan inmek için hamle yapmıştım ancak koluyla önümü keserek durmamı sağladı.
"Aptalca davranma, güvenmediğini biliyorum haklısın da ancak sana zarar veremeyecekleri doğru. Dışarda böyle hayatta kalamazsın. Anlatacağım sadece sıkı tutun."
Dediğini yapıp yapmamak arasında kararsız kalsam da haklılık payı olduğunu biliyordum ayrıca donuyordum.
Kollarımı geniş vücuduna sararak sıkıca tutundum. Motorun gürültüyle çalışması ve hızla hareket etmesi bir olmuştu.
Rüzgarın önünü Efrain kesse de soğuk kemiklerime kadar işlemiş dişlerimin birbirine vurmasına sebep oluyordu.
Sonunda tekrar yavaşladığında yaslandığım sırtından başımı kaldırarak etrafa bakmıştım.
Ahşap büyük bir kulübenin önündeydik, Efrain motoru durdurarak kaskını çıkarttı. Seri bir hareketle kollarımın altından kavrayarak ayaklarımın yeniden yere basmasını sağladı.
"Çok iyi değil ama idare eder. "
Gözlerimi iyi değil dediği ahşap orman evinde gezdiriyordum. Başımda ki kaskı buz tutmuş parmaklarımla zorlanarak çıkardım ardından Efrain'e uzatarak ona baktım.
Gülümseyerek elimden aldığında gerçekten onun yaratık olup olmadığından şüphe etmeme sebep oluyordu. Kırmızı gözlerini ve sivri dişlerini saymazsak oldukça insana benziyordu. Bir yaratığın oldukça kibar olması beni şaşırtan bir diğer şeydi.
Yavaş adımlarla giriş kapısına yürüdüğünde bende peşinden giderek onu takip ettim. Daha fazla dışarda durmak istemiyordum rüzgar soğuk ve keskindi.
İçerisi oldukça sessiz ve sadeydi. Efrain şömine ateşini yakarken bende etrafa bakıyor gözlerimi karanlıkta görebildiğim kadar gezdiriyordum. Ateş yandığında sıcaklık dalgası vücuduma çarpmış gevşememe sebep olmuştu. Yanan ateşin ışığı şimdi etrafı aydınlatıyor göremediğim ayrıntıları gün yüzüne çıkarıyordu.
"Ateşe yaklaş hala titriyorsun."
Dediğini yaparak şömineye yakalaştım, o söyleyene kadar hala titrediğimi fark etmemiştim bile. Efrain geniş koltuklardan birine kendini atarak başını geriye yasladı. Gözlerini kapatmış sessizce duruyordu.
Onu inceledim, başını geriye attığında ortaya çıkan adem elması ve yanan ateşin ışığıyla sarının farklı bir tonunu alan kıvırcık saçları güzeldi. Ona yaratık demek bir hakaret gibiydi ancak güzelliği gerçek varlığının ne olduğunu değiştirmiyordu.
"Annemi nereden tanıyorsun?"
Sorularımı bekliyor gibi bir süre sessizce durdu ardından başını kaldırmadan gözleri kapalı bir şekilde konuştu.
"Elaine'i yalnızca ben değil herkes tanıyor." Dedi.
Aklıma binlerce düşünce akın ederken sözlerine kaldığı yerden devam etti.
"Sana bu yüzden zarar veremezler."
Bu yaratıkların annemi nereden ve nasıl tanıdığı hakkında binlerce sorum vardı. Kalbimin hızlandığını hissettim, korkuyordum. Soracağım sorudan ve en çok da alacağım cevaptan korkuyordum.
"Annemi.."
Boğazımı temizledim, kelimeler boğazımdan çıkmıyor canımı yakıyordu.
"Annemi nasıl tanıyorsunuz?"
Efrain yasladığı başını kaldırarak kırmızı gözlerini benimkilere kilitledi. Düşünüyordu ama vereceği yanıtı değil benim ne tepki vereceğimi düşünüyordu belki de.
"Elaine de bir Ölümden Doğan."
Sözleri kalbimin burkulmasına sebep olmuştu, annemin onlar gibi kana susamış bir canavar olduğunu söylüyordu.
Bu imkansızdı, annem ben çocukken gitse de hatırlıyordum. Beni nasıl sevdiğini, mutfaktan gelen yemek kokularını, onun sıcaklığını ve sevgisini. Bir yaratık bunları yapamazdı, annemin bir canavar olması imkansızdı. Efrain kesinlikle yanılıyor olmalıydı.
"Annem bir canavar değildi."
"Üzgünüm Michel. "
Gözlerimi ondan kaçırarak yanan ateşe sabitledim. Annemin de onlar gibi bir ölümden doğan olduğunu söylüyordu. Bu başkalarından duyarak kabul edebileceğim bir şey değildi. Hala annemin hayatta olup olmadığını bile bilmiyordum, onu görmeden bu saçmalıklara inanmayacaktım. Ateş soğuk vücudumu ısıtırken gerginliğim gittikçe azalıyordu.
"Ölümden Doğanlar ne?"
Durdu, ardından derin bir nefes vererek koltukta tekrar geriye yaslandı.
"Eski karanlık tarihe dayanan bir hikaye. Sabırlı ol zamanla her şeyi öğreneceksin."
Sabırlı olmak istemiyordum, annemi yedi yıl boyunca ölü sanarak yaşamıştım ve benden daha fazla sabırlı olmamı istiyorlardı. Benim artık bekleyecek sabrım yoktu. Şimdi ise gelmiş bana annemin onlar gibi bir canavar olduğunu söylüyordu. Ben küçükken annem bizi bıraksa da hatırlıyordum anılarımızı, beraber geçirdiğimiz onca zamanı. Aklım ve hatıralarım annemin bir yaratık olduğunu kabul edemeyecek kadar temiz ve güzeldi. Tüm bunlara inanarak onları kirletmek istemiyordum.
"Peki ya babam?" Dedim çekingenlikle. Babamın da bir yaratık olduğunu söylerse burayı hemen şuan terk edebilirdim. Bildiğim her doğru yanlış çıkıyordu.
"Baban bir insan, Elaine ise bizim türümüze ait biri. Aslında bu oldukça imkansıza yakın bir durum ama mümkün."
Ayağa kalkarak ateş için birkaç odun daha almış ardından şömineye atarak ateşin güçlenmesini sağlamıştı.
"Bir insanı yemek yerine onunla evlenerek çocuk yapmak.." Dedi tekrar yerine oturduğunda kırmızı gözleri ateşin yanına kıvrılan vücudumu inceledi.
"Bir ölümden doğan ile insan melezi."
Bir melez.
Vücudumda onlara ait bir kan mı dolaşıyordu? Yarı insan yarı canavar karması mı olduğumu söylüyordu gerçekten? Zihnim yine allak bullak olmuş duyduğum her şey gerçek dışı geliyordu.
Sadece duyduklarım değil son birkaç günde gördüğüm ve yaşadığım her şey çok gerçek dışıydı.
Efrain oturduğu koltuktan kalkarak odanın bir köşesine geçmiş rastgele eline aldığı bir ceketi giymeye başlamıştı. Bense gözlerimi ateşten ayırmıyor duyduklarımı zihnime yerleştirmeye çalışıyordum ama bunların akla ve mantığa yatan hiçbir tarafı yoktu.
"Geri dönme vakti, onlar yokluğunu anlamadan seni geri götürmeliyim."
Bakışlarımı yanan ateşten çekerek ona çevirdim. Sıcak ateşi bırakmak istemiyordum ya da o eve geri dönmek.
Oturduğum yerden kalkarak ona döndüm.
"Sen neden buradasın?"
Gözlerini kaçırarak hafifçe sırıttı. Dişleri artık daha net bir şekilde görünüyordu.
"Aramız pek iyi değil diyelim."
Dış kapıya yürüdüğünde bende peşinden giderek dışarıya çıkmıştım. Az önce ki soğuk yerini sessiz, dingin bir geceye bırakmıştı.
"Tekrar görüşemeyecek miyiz?"
Cevaplar alabildiğim tek kişi oydu ve ona sormak istediğim çok fazla soru vardı. Bu şekilde aklımda kalan tonlarca soruyla ona veda etmek istemiyordum.
"Yarın gece tekrar buluşmaya ne dersin?"
Kalbimin hızlandığını hissettim, o canavar dolu evden kaçmak kolay değildi ama sorularımın cevaplarını alacaksam deneyebilirdim.
Başımı onaylar şekilde sallamakla yetindim. Bu hareketime hafifçe gülümseyerek eline aldığı kasklardan birini uzattı.
Hızlı bir yolculuk olmuştu, koşarak çok uzun gelen ama motorla dakikalar içinde tamamladığımız yolu görmek içimde bir parça hayal kırıklığına sebep olmuştu.
Ciğerim çıkana kadar koşmuştum gerçekten aldığım mesafe sadece bu kadar mıydı?
Eve çok fazla yaklaşmasa da yakınlarında durduğunda kollarımın altından tutarak motordan inmemi sağladı. Kaskı çıkarıp ona uzattım ardından verdiği ceketi çıkarmaya başladım. Eğer bunu görürlerse hem kaçtığımı hem de Efrain'i yakalatmış olacaktım. Bu ikimiz için de iyi olmazdı.
O da bunu biliyordu bu yüzden uzattığım ceketi de alarak kaskın açık camından kırmızı gözlerini gözlerimle buluşturdu.
"Tanıştığıma sevindim Michel. "
"Bende" dedim sessice. Sesim fısıltı gibi çıksa da duyduğunu biliyordum.
Kaskın camını kapatarak motoru çalıştırmış ve saniyeler içinde karanlıkta gözden kaybolmuştu.
Kaçtığım yere geri dönmüş olmak sinirlerimi bozsa da böyle plansızca gidemezdim, henüz eğer gerçekten yaşıyorsa annemi bile görmemiştim.
Koşar adımlarla tekrar bahçeye girdiğimde dikkatlice içeriye baktım. Ne zamandır dışarıda olduğumu bilmiyordum ama anlaşılan henüz fark edilmemişti.
Görüş açıma Diego girdiğinde hafifçe eğilerek kendimi garantiye aldım.
"Demek gerçekten Elaine'nin kızı. "
Eleanor başıyla onaylayarak koltuklardan birine uzanmış Ivan'a baktı.
"Elaine benziyor. "
Ivan bütün konuşulanları görmezden geliyor sesini dahi çıkarmıyordu.
Aura masada duran alkol şişesini kafasına dikerek içmeye başladı, dudağından akan sıvı boynuna kadar süzülüyordu. Şişeyi indirerek ağzını eliyle hızlıca sildi.
"Yani bu yüzden ona dokunamayız."
Ivan uzandığı koltuktan doğrularak gözlerini diğerlerinin üzerinde gezdirdi.
"Ona hiçbir şekilde dokunamazsınız."
Keyifsizce yerinden kalktığında yavaş adımlarla merdivene yöneldi. Kalbim tekrar boğazımda atmaya başlamıştı.
Eleanor Ivan'a seslenerek durmasını sağladı.
"Bırak kız uyusun, kontrol etmeye mi gidiyorsun."
Ivan onaylar şekilde başını salladı tekrar merdivenlere yürüdüğünde Eleanor'a bakmadan konuştu.
"Sadece bakacağım. Normalde bu kadar uslu durmaz."
Ivan merdivenleri çıkmaya başladığında koşar adımlarla bahçenin yan tarafına geçmiş pencerenin demirlerine tutunarak çıkmaya başlamıştım. Yaşadığım şu birkaç gündür adrenalin vücudumdan eksik olmuyordu.
Yakalanma korkusu vücudumda soğuğa rağmen enerji patlamasına sebep oluyordu. Açık pencereye ulaştığımda gözlerimi odada gezdirdim. Henüz kapı açılmamıştı, hızlı bir şekilde kendimi odaya atarak ayakkabılarımı çıkardım. Çıkardıklarımı yatağın altına iterek hızlıca örtünün altına girdim ve kapı yumuşak bir sesle açıldı.
Nefesimi tutarak sessizce bekledim. Başımı örtünün altına soktuğum için yüzünü göremesem de odada olduğunu biliyordum.
"Michel."
Ona bakıp bakmamak arasında kararsız kalmıştım. Uyumadığımı anlamış mıydı ya da dışarı çıktığımı anlamış olabilir miydi?
Başımı yavaşça örtünün altından çıkararak kırmızı gözlerine baktım.
"Bütün gün bir şey yemedin."
Şaşkınlıkla bir an kaşlarımı istemsizce çatarak ona baktım. Haklıydı, yaşadığım onca şeyden sonra yemek yemeği tamamen unutmuştum. Zaten yaşadığım şeyler ve gördüklerimden sonra yiyebileceğimi de sanmıyordum.
"Gel benimle." Dedi kapıya doğru yürürken.
Nefes nefese olduğumu anlamaması gerekiyordu. Gelmek istemediğimi söylemek için ağzımı açarsam derin nefesler almam gerekecekti ve Ivan'ın bunu anlamasından korkuyordum. Yakalanma riskine girmeden dediğini yaparak sessizce yataktan kalktım ve peşi sıra yürümeye başladım.
Üst kata çıkmaya başladığında aşağı inmediği için teşekkür bile edebilirdim. Bugün yeterince yaratık görme kotamı doldurmuştum ve şimdi birde annemin de onlardan biri olduğunu öğrenmek benim için yeterince ağırdı.
İçten içe kabul etmek istemediğim bir gerçekti.
Bir melezdim, yaratık dediğim canavarların kanı benim de vücudumda akıyordu.
"Çok fazla seçenek yok. " Dedi Ivan. Mutfağa benzer bir odaya girdiğimizde.
Düzeni oldukça farklıydı, yine de geniş siyah bir tezgah duvarda boydan boya uzanıyordu.
Büyük bir buz dolabı tam karşımızda yerini almış sol tarafında ise geniş ekranlı büyük duvara montelenmiş bir televizyon vardı.
Nereden aldığını göremediğim bir tabağı bana uzattı. Üzerinde sandviç denilebilecek bir ekmek parçası duruyordu.
"Eleanor senin için hazırladı. "
Uzattığı tabağı alarak masanın önünde duran sandalyelerden birine yerleştim.
Ivan tezgaha yaslanarak kırmızı gözlerini üzerimde gezdirdi.
"İstediğin bir şey varsa-"
"Su."
Hızlıca sorusunu yanıtlamıştım çünkü susuzluktan ölüyordum. Buz gibi havada parkur koşmuş ve tüm gün su bile içmemiştim.
"Ah, doğru. Sürekli su içmeniz gerekiyor."
Ivan su koyabilmek için bir bardak ararken gözlerimi devirmemek için zor durmuştum. Evet kesinlikle insan değildi, insanların su içtiğini bile unutmuştu.
Eleanor kapıda belirdiğinde gözlerim ona kaydı.
Elini hafifçe kaldırarak önümde duran sandviçi işaret etti.
"Beğenecek misin bilmiyorum internetten bakarak yapmaya çalıştım."
Bakışlarımı sandviçe çevirerek gülümsemeye çalıştım ama yine mümkün olmamıştı. Kısık bir sesle konuştum.
"Teşekkürler."
Eleanor hafifçe gülümsedi ve mutfaktan çıkmak için arkasını döndü henüz hareket etmişti ki içeriye Alexei'nin girmesiyle onun da kaşları benim gibi çatıldı.
"Burada yemek olan değil yemek yiyen ilk insansın. Mutlu olmalısın."
Beni korkutmaya çalıştığını biliyordum. Alexei ilk defa bu kadar yakınımdaydı. Gözleri gözlerimi bulduğunda şaşkınlıkla ona baktım. Dişleri diğerlerinden bile daha sivriydi ama gözleri.
Gözleri kırmızı değil siyahtı.
Bütün ölümden doğanlar'ın gözleri kırmızı iken onunkiler nasıl siyah olmuştu? Başka bir türe ait olabilir miydi. Sivri dişleri olmasa insana benzetebilirdim ama biliyordum gördüğüm o manzaradan sonra insan olmanın yanından bile geçemezdi.
"Çık dışarı Alexei."
Ivan rica eder gibi değildi, Alexei de onu umursuyor gibi görünmüyordu. Siyah gözlerini üzerime sabitlemiş bakışlarını kaçırmıyordu.
Ivan'ın uzattığı bardağı alarak içmeye başladım. Öyle sussuz kalmıştım ki tuttuğum bardak dışında hiçbir şeyi umursayamıyordum.
Eleanor Alexei'nin kolundan tutarak dışarı çıkmasını sağladığında Ivan arkalarından kapıyı kapatarak yanımda duran boş sandalyeye yerleşti.
Bitirdiğim su bardağını masaya bırakarak önümde duran sandviçe baktım.
"Beni neden buraya getirdin Ivan?"
O da gözlerini benim gibi tabakta duran kuru sandviçe çevirdi. Bir süre sadece sessizce bekledi.
"Artık seni Fewston'da koruyamam."
Alayla gülümsedim, gerçekten beni korumak için yaratık dolu bir eve getirmek dahiyane bir fikirdi.
"Sende beni alıp kana susamış yaratıkların arasında sokmaya mı karar verdin?"
Başını sağa sola sallayarak yüzüme baktı.
"Kötü göründüğünü biliyorum ama dışarıdakiler daha kötü. Hazır olduğunda öğreneceksin."
Neyi öğreneceğimden bahsediyordu? Annemin de onlar gibi bir yaratık olduğundan mı yoksa o kanı benim de taşıdığımdan mı?
Gözlerimi devirmekle yetinmiş birkaç ısırık aldığım sandviçi bırakarak ayağa kalkmıştım. Tek istediğim biraz uykuydu.
Ivan beni şaşırtarak peşimden gelmemiş, mutfakta kalmayı tercih etmişti. Aşağı kata inerek odaya girdim. Yavaş adımlarla açık bıraktığım pencereyi kapatarak yatağın içine girdim ve sessizce ağlamaya başladım.
Yaşadıklarım çok ağır geliyordu ve artık kaldıramıyordum.
Kendimi uykuya teslim etmek üzere olduğum sıralarda kapının kilitlenme sesini duydum ardından kendimi derin bir uykuya bıraktım.
~
Ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum ama saatin öğleni çoktan geçtiğinden emindim. Havanın güneşli olmasını bekliyordum ama Fewston'u hatırlatır gibi gök yüzü kara bulutlarla kaplanmış yağmurun habercisiydi.
Eleanor giyebilmem için gündelik kıyafetler getirmişti. Üstümü değiştirerek saçlarımı topladım, ardından kapıyı açarak koridora göz gezdirdim.
Şimdilik sesler sadece alt kattan geliyordu. Kapıyı yavaşça tekrar kapatarak telefona doğru yürüdüm. Babamla konuşmalıydım.
Annemin hayatta olup olmadığını bilmiyordum ve babamın da bu durumdan haberi olduğunu sanmıyordum.
Eğer Efrain'in dediği gibi annem gerçekten bir canavarsa babamın bunu bilmeme imkanı yoktu.
Tuşlara hızlıca basarak telefonun açılmasını bekledim ancak babam yine beni hayal kırıklığına uğratmış ve telefonumu cevapsız bırakmıştı. Vakit kaybetmeden Hayley'nin numarasını çevirerek yeniden beklemeye başladım.
"Alo?"
"Hayley!"
Telefonun açılmasını beklemiyordum ve konuştuğum kişi her ne kadar Hayley de olsa minnettardım.
"Michel? Neler oluyor neredesin?"
Duraksadım, babam ona söylememiş olabilir miydi? Yaşanan olaylardan ne kadarını biliyordu yoksa o da benim gibi tamamen yalanlarla kandırılmış mıydı?
"Ivan beni götürdü, nerede olduğumu bilmiyorum. Hayley, babam nerede?"
"Sen neden bahsediyorsun Michel gerçekten anlamıyorum. Ne demek Ivan seni götürdü?"
Babam Hayley'e nasıl bir yalan söylemişti bilmiyorum ama anlaşılan hiçbir şeyden haberi yoktu.
"Babam sana yalan söylemiş ama bunun için gerçekten vaktim yok. Babam nerede Hayley?"
"B-bilmiyorum şuan evde değil. Dün şirketteydi. "
Kızını insan olmayan varlıkların arasına bırakıp hala iş peşinde mi koşuyordu gerçekten? Babamın yaşatacağı hayal kırıklıklarının bir sınırı yoktu.
"Lütfen onu görür görmez bana bu numaradan ulaşmasını söyler misin? Gerçekten çok önem-"
Odanın kapısının sertçe açılmasıyla sözlerim yarım kalmış bakışlarım korkuyla kapıya dönmüştü. Ivan'ın alev saçan kırmızı gözleri benimkilerle buluşmuştu.
"Ne halt ediyorsun sen? "
"H-hiçbir şey."
Saniyeler içinde yanıma gelmiş telefonu elimden alarak tek bir hareketiyle yerinden sökmüştü.
"Zavallıca davranmaya devam mı edeceksin? Baban seni terk etti kabullenemiyorsun."
"Seni hiç ilgilendirmez." Dedim dişlerimin arasından sertçe. Yanına aldığı telefonla kapıya doğru ilerlerken çıkmadan durdu.
"Seni bana verdiğine göre ilgilendirir."
Ardından sertçe kapatarak kapıyı yeniden kilitledi. İçimde çığlık atma isteği uyanıyordu, bağırıp çağırmak ve önüme gelen her şeyi dağıtmak istiyordum.
İçime biriken öfkeyi atamıyordum, hızlı adımlarla yatağın içine ilerledim. Örtünün altına girerek ağlamaya başladım ama göz yaşlarımın sebebi Ivan değildi.
Babamın beni terk ettiğini kabullenemiyordum içten içe Ivan'ın sözlerinin gerçek olduğunu biliyordum ve bu canımı yakıyordu.
Beni bu canavarların arasında çaresiz bıraktığı için ondan nefret ediyordum.
Efrain ile buluştuğumda ondan kesinlikle bir telefon istemeliydim. Ivan kablolu telefonu götürdüğüne göre babam beni geri arasa da artık ulaşamazdı.
Ulaşamayacak olsa bile aramasını umut ediyordum.
Gün kendini yeniden karanlığa teslim ederken yağmur yağmaya başlamıştı. Yataktan çıkarak pencereye doğru ilerledim, henüz evden çıkabilmem için erkendi.
Bahçede Ivan'ı gördüm, deri ceketini koluna geçirerek arabanın kilidini açmış ve saniyeler içinde arabayla gözden kaybolmuştu.
Anlaşılan yabancı bir sürü canavarla aynı evde kalacaktım. Aslında Ivan da bir yabancıydı.
Artık bana yabancı olmayan hiç kimse yoktu.
Bir süre odada kalsam da sıkılmıştım. Hayatımın ellerimde olmayışı canımı sıkıyordu sanki hakkımda ki bütün kararları başkaları vermiş bana yalandan kurdukları sahte bir hayatı yaşatmışlardı.
Odadan çıkmak için kapıya yöneldim. Kilitli olduğunu düşünsem de Ivan açlıktan ölme ihtimalime karşı anlaşılan beni odaya hapsetmekten vazgeçmişti.
Kapıyı açar açmaz karşılaştığım bir çift gece gibi zifiri siyah gözlerle ağzımdan küçük bir çığlık koptu.
Alexei bunca zamandır odanın önünde kapıya bakarak öylece bekliyor muydu? Ne yapmaya çalışıyordu bu lanet yaratık?
"Benden ne istiyorsun?"
Başını eğerek bakışlarını gözlerimden ayırmadı. Ona karşı geri adım atmak, beni korkutmasına izin vermek istemiyordum.
"Çok fazla canlı öldürdüm." Dedi gözlerimin içine bakmaya devam ederek.
"Hiçbirinin kanı seninki gibi kokmuyor."
Tehlike sinyalleri zihnimde çalmaya başladığında seçeneklerimi düşünüyordum ama böyle kriz anlarında duran zihnime lanet ettim.
"Bende yaratıkların kırmızı gözlere sahip olduğunu düşünüyordum."
Sözlerim onu gülümsetmişti. Kollarını bağlayarak yaslandığı merdiven korkuluklarından doğrularak arkasını döndü. Sağ tarafıma doğru uzanan koridorda yürümeye başladı.
"Tam yaratık sayılmam." Dedi koridorun sonunda ki odanın kapısını açarken.
"Melezim, aynı senin gibi."
Ardından kapıyı kapatarak beni yaşadığım şaşkınlıkla baş başa bırakmıştı. Düşüncelerim durmuştu ve ben daha fazla soru istemiyordum. Hızlıca koridoru geçerek girdiği odanın kapısını açtım, henüz içeriye bile adım atmamışken bileğimden yakaladığı gibi beni odaya çekmiş kapanan kapıyla kendi arasına sıkıştırmıştı.
"Aynı benim gibi olduğunu söyledin, b-ben senin gibi değilim."
"Başta bende değildim." Dedi tekrar gülümseyerek.
Sözleri zihnimde şok etkisi yaratırken yalan söylediğini düşünmek istiyordum. Böyle kana susamış bir canavar olamazdım.
Bir eli yavaşça kolumda gezindi ardından parmaklarını bileğime indirerek nazikçe kavradı.
"Benden korkuyor musun?" Dedi fısıltıyla.
"Hayır, senin gibi olmaktan korkuyorum."
Sözlerimin hoşuna gitmediğini bileğimde sıkılaşan parmaklarından anlayabiliyordum. Kolumu yavaşça kaldırdı ve sivri dişlerine yaklaştırdı. Neden hiçbir tepki vermediğimi bilmiyorum, sadece yorgun hissediyordum. Ruhum yorgundu.
"Sadece tadına bakacağım. Acımayacak."
Acımıştı. Dirseğime yakın bir yerde hissettiğim acıyla inlemiş Alexei'nin kısa bir süreliğine siyahtan kırmızıya dönen gözlerini görmüştüm. Ardından ince bir şekilde dirseğimden sızan kanı. Midemin yeniden hareketlendiğini hissedebiliyordum.
Saniyeler içinde evde büyük bir gürültü kopmuş Alexei'nin odasına ait olduğunu tahmin ettiğim kapı arkamda saniyeler içinde Felix tarafından parçalara ayrılmıştı.
Felix'in arkasında duran Diego ve Eleanor ardından Aura hepsinin gözleri ateş kırmızısı gibi sanki yanıyordu.
Kanımın kokusuna gelmişlerdi.
Kolumu Alexei'nin elinden kurtararak hızlıca kanayan yere diğer elimle baskı uyguladım.
"Siktir, ne bok yedin sen?!"
Felix, Alexei'yi tuttuğu gibi odadan çıkartarak merdiven korkuluklarından aşağıya fırlatmıştı. Aura merdivenleri inerek gözden kaybolurken Diego ve Eleanor'un gözleri ince bir sızı şeklinde kanayan kolumdaydı.
Felix Diego'nun kolundan iterek kendisine bakmasını sağladı.
"Kendini kontrol et! Şimdi zamanı değil, yaklaşıyorlar."
"K-kim?" Dedim korkuyla ama sorum bir süre yanıtlanmamıştı.
Felix Diego'nun kolundan tekrar ittiğinde gözlerini kolumdan çekerek koşar adımlarla aşağı indi aynı şekilde peşinden Eleanor.
Felix Alexei'nin odasında eline geçirdiği ilk tişörtü parçalara ayırırarak bana uzattı.
"Yarayı sar, kanı hemen durdurman gerekiyor."
"Kim geliyor?" Dedim tekrar panikle.
"Kanının kokusunu yalnızca biz almadık. Etrafta kokuyu alan Ölümden Doğanlar buraya doğru geliyor."
Elime tutuşturduğu bezi yaraya hızlıca sararken kafayı yediklerini düşünüyordum ya da belki de sonunda deliren bendim. Çok fazla bile değildi gerçekten kanımın kokusunu alabiliyorlar mıydı? Ya da sadece bu kadar kan kontrollerini kaybetmesini mi sağlıyordu?
Fewston zihnime düştü, çocukluğumdan beri yaralanmama sebep olabilecek bütün yasaklanan oyunlar, Ivan'ın hastanede hemşirenin sakinleştirici vurmasına izin vermemesi. Bütün bunların sebebi kanımın açığa çıkmasını önlemek için miydi? Zihnim yine bulandı.
Şimdi ne olacaktı eğer gerçekten dediği gibi kan kokusunu alan bütün yaratıkların buraya geliyorsa bu ev mezarım olacaktı.
Felix omuzumdan destekleyerek hızlı yürümemi sağladı.
"Acele et. Seni buradan çıkarmamız gerekiyor."
Neredeyse koşarcasına aşağı kata inmeye başladığımızda Felix'in nefesini tuttuğunu anlayabiliyordum. Nabzım yine hızlanmış nefeslerim korkuyla düzensizleşmeye başlamıştı. Panik bir zehir gibi vücudumu ele geçirmeye çalışıyordu, vücudumda artan adrenalini hissedebiliyordum.
"Bizi öldürtmeye mi çalışıyorsun?!"
Eleanor'un sinirli sesi geniş alanda yankı buluyordu, herkes gergince camlara yanaşmış etrafı gözetliyor bir yandan nefeslerini tutarak kontrollerini kaybetmemek için kendi içlerinde bir savaş veriyorlardı.
Alexei oturduğu yerden doğrularak hafife gülümsedi.
"Sadece birkaç damla."
Aura sinirle Alexei'ye döndü ve bağırarak konuştu. İşler git gide gerçekten berbat bir hal alıyordu.
"Onlarcasını üzerimize çekmeye yetti ama!"
Felix kolumdan tutarak beni dışarı çekerken arabanın anahtarlarını cebine atarak kapıya yöneldi.
Diego, kırmızı gözlerini Felix'e dikti.
"Onu nereye götürüyorsun? "
"Burada kapana kısılmayı bekleyemeyiz." Dedi sinirle.
"Peşinden gelmeyeceklerini mi sanıyorsun. "
Felix'in eli kolumu sıkıca kavramıştı, bense sessizce nereye götürülürsem oraya gidiyordum.
Elini kapıya koyarak kilidi açmasıyla Eleanor'un bağırışı bir oldu.
"Dur!"
Kilidin açılmasıyla kapının saniyeler içinde yerinden çıkarılarak parçalanması bir olmuştu.
Önümüzde duran yaratık dönüşüm geçiriyordu, kontrolünü kaybetmiş vahşi bir yırtıcıdan farklı yoktu.
Aynı saniyeler içinde Felix beni geriye savurarak uzaklaşmamı sağlamış gelen sivri pençe darbesini karşılamıştı.
Ayaklarımın yerden kesildiğini hissetmiştim, yere sertçe çarpacağımı düşünüyordum ancak Diego beni yakalamış hızla arkasına almıştı.
Her şey saniyeler içinde gerçekleşiyor ordan oraya savruluyordum. Camların patlamasıyla içeriye giren yaratıkların kana susamış açlıkla dolu sesini duyabiliyordum.
"Arkanızda!"
"Michel'i götür hemen!"
Birden bire saldırıya uğramıştık, Aura üzerine gelen bir canavarın üstüne çıkmış, ağzının içine ellerini sokarak ağzını ikiye ayırmaya çalışıyordu.
Bağırışlar bütün salonu inletirken Diego belimden kavrayarak ayaklarımı yerden kesmiş hızlı adımlarla merdivenlere koşuyordu.
Birkaç adım atmıştı ki bacağına giren sivri dişlerle acı bir şekilde inleyerek beni kollarından düşürmüştü.
Merdivenlere çarpan başım acıyordu ama bunu düşünebilecek halde bile değildim.
Eleanor'un bağırışı kulaklarıma ulaştığında başımı kaldırarak dövüşen yaratıklara baktım. Her yer dağılmış, parçalanıyordu.
"Bu tarafa! Michel!"
Hızlıca yerimden kalkarak Aura ve Felix'in etrafından dolaştım. Eleanor kolumdan yakalayarak beni çekiştirdi. Hızlı adımlarla salonun arka tarafına doğru koşuyorduk.
Eleanor'un nerden geldiğini bile anlayamadığım bir darbeyle duvarın köşesine savrulması saniyeler içinde olmuştu. Korkuyla üzerime yaklaşan yaratığa baktım.
Düşünmüyordu, bu tamamen dönüşüm geçiren bir yaratıktı ve bir yırtıcı iç güdüsüyle avına saldırmaya hazırlanıyordu.
Vücudum kitlenmiş, bedenimi saran panikle ne yapacağımı şaşırmıştım.
Odanın bir köşesine savrulan Eleanor'a baktım. Kolunda oluşan yarık omzundan başlıyor dirseğine kadar devam ediyordu, her yeri kana bulanmıştı.
"Michel eğil!"
Sesin nereden ya da kimden geldiğine bile bakmadan dizlerimin üzerine çökerek yere kapandım.
Üzerimden önümde ki yaratığın üzerine atlayan Alexei'yi çok kısa bir an görmüştüm.
Boğazın saldırmış sivri dişleriyle bir parçayı kopararak diğer köşeye fırlatmıştı.
Ağzından çenesine kadar kana bulanan Alexei'i nefes nefese bana doğru döndü.
"Sakın bayılma vakit yok."
Kollarıyla hızlıca kaskatı kesilmiş bedenimi sararak kaldırmış ve odanın köşesine tekrar koşmaya başlamıştı.
Diğerleri hala yaratıkları alt ederken aralarından hızlı bir şekilde geçmiş, duvara gömülü dolaplardan birini açarak beni içerisine oturtmuştu.
"Korkma."
Demir dolap kapılarını hızlıca üzerime kapatarak kilitledi. Karanlıkta kalmıştım, odada ki sesleri hala rahatlıkla duyabiliyordum.
"Dolaba yaklaşmalarına izin vermeyin!"
Felix'in sesi kaosun içinde gür çıkmış rahatlıkla duyulabiliyordu.
"Siktir, arkanda!"
Nefesimi tuttuğumu fark etmemiştim bile gözlerimi sıkıca yumarak sessizce beklemeye devam ettim. Her şeyin hemen şimdi bitmesini diledim. Ölmekten korkmuyordum eğer olacaksa hemen şimdi olmalıydı.
"Michel!"
Eleanor'un çığlığı odada yankılanmış ardından saniyeler içinde saklandığım dolabın demir kapakları sökülerek atılmıştı.
Gözlerimi yavaşça araladım, artık ölmeye hazırdım. İşim burada bitecekse çabuk ve acısız olmasını istiyordum. Önümde duran dişlerinden kan sızan yaratık koyulaşmış kırmızı gözleriyle bana baktı.
En son gördüğüm şey açılan ağzıydı ardından yaratığın göğsüne saplanan bir kol.
Sırtından içine girerek göğsünden çıkan kana bulanmış uzun tırnaklı pençeye bakıyordum.
Kırmızı gözlerinden ruhunun çekildiğini görmüştüm, cansız bakan gözleri yavaşça kapanmış iri bedeni yere yığılmıştı.
Ardında duran kırmızı gözler gözlerimi buldu.
"Kızıma sakın dokunma."
Anne..