O gece Aykaran kasabasının üzerine çöken karanlık, normalden çok daha ağır ve boğucuydu. Dolunay yatağında huzursuzca dönüp duruyor, terden sırılsıklam olmuş saçları yüzüne yapışıyordu. Rüyasında yine o ormandaydı. Ama bu sefer ağaçların arası sessiz değildi. Çeşmenin o zifiri karanlık, mürekkep gibi suyu taşmış, bütün orman zeminini kaplamaya başlamıştı. Siyah gözlü yaratıklar, o çakallar, suyun içinden çürümüş elleriyle uzanıp Dolunay’ın ayak bileklerini yakalıyor ve onu o buz gibi, dipsiz karanlığa doğru çekiyorlardı. Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Çırpındıkça daha derine battı. Boğuluyordu. Akciğerlerine o iğrenç, paslı su dolarken, son bir çaresizlikle karanlığın içine doğru haykırdı, “Aren!” “Dolunay!” Gözlerini fal taşı gibi açarak, boğuk bir çığlıkla yatağından fırladı. Nefe

