44. Bölümden
"Korkut'u bilmem ama ben sana istediğin o özgürlüğü verebilirim."
"Nikolai'a senden emin olmadığımı söylediğimde bana kızmıştı." Buz gibi, dar ağızlı bir namlu enseme bastırıyordu. Sesin sahibi ise gelmesini dört gözle beklediğim Marianne'den başkası değildi. "Bu itirafı duyduğum iyi oldu."
Silahının güvenliğini kapattı ve namlusunu enseme bastırırken son bir kez fısıldadı. "Önce Diane şimdi Mina, senin benim küçük kadınlarımla derdin ne kızım?"
Yakın dövüşte hiç iyi değildim ama puma patilerimden fırlayacak tırnakların Marianne orospusunun yüzünde nasıl eserler bırakacağını merak ettim.
Üstelik, bu cani kadın tek bir kurşunla rahatça ölmeyi de hiç hak etmiyordu. Ve hayır, bu kez bıçaklarıma da güvenmiyordum.
Benden hiç beklemediği bir çeviklikle arkamı dönüp dirseğimle kolunu ittirdim. Elindeki silah ateş alıp duvardaki aynayı parçalarken Tamina yeri çöküp kulaklarını kapattı. Aynı anda kabindeki adam dışarı fırlamış ve bu hareket davetsiz misafir Marianne'i kısa bir an sarsmıştı. "Karışma!" Diye bağırdım adama. Marianne ile aramızda çok kısa bir mazi vardı ama buna rağmen bana ödemesi gereken bir sürü borç yapmıştı. Kendi ellerimle tahsil etmek istiyordum onu.
Beni şaşırttı. Marianne eğilerek kolumun altından belime hücum ettiğinde hareketine mana vermem biraz sürmüştü. O yüzden gücü ve ivmesi beni yere çaldığında çok kısa bir süreliğine beni alt etmesine izin verdim.
Başım sert semine çarpıp içeride çığlıkvari bir çınlamaya sebep oldu.
İşte bu yüzden yakın dövüşü sevmiyordum; arada mesafe varken adamları çok daha kolay haklıyordum... Ama pes etmek yoktu. Marianne beni koltuğumun altına girerek yere düşürdüğü için o çok daha dezavantajlı durumdaydı ve ben de bunu kullandım. Kalkmaya çalıştığı sırada boynunu kolumla belim arasına sıkıştırıp nefesini kestim. Debeleniyordu.
Hayır, bu fazlasıyla kolay bir ölüm olurdu. Debelenmeleri yumuşarken açtım kollarımı.
Benim gırtlaklandıktan sonra uyandığımda aldığım ilk nefes gibi öksürük dolu ve bir düdük gibi incecik ötüşlerin eşlik ettiği bir nefes aldı. Kendini benden uzağa atarken gözlerinde korkuyu gördüm. Silahını bile aramıyordu. Beni Nikolai'a devretmeye karar verdiğini düşündüm.
Ama fırsatı olmayacaktı. Kolundan yakalayıp onu arkalardaki bir tuvalet kabinine savururken adama emrettim. "Tamina'yı getir!"
Marianne benimle giriştiği mücadelede hızla korkuya teslim olduğundan debelenmeleri saniye saniye güçsüzleşiyordu. Benim serbest takılan bir fahişe olmam onun gözünde bu piyasanın yemi olmam anlamına geliyordu. Onun perspektifinden hiç mücadele etmemiş, erkeklerle dövüşsem de hiç kadınlarla karşı karşıya gelmemiştim. Onun saldırısı beni korkutacaktı onun hesabına göre.
Kolundan savurup kabinin önüne ittim. "Sana merhametli davranmayacağım." Diye tısladım bir yılan gibi. O uzun, dalgalı saçlarını ellerimin arasına dolayıp arkamda kıpırdanan gölgelere baktım kısa bir an. Adam kapıya bakıyordu birisi girerse diye. Tamina ise eli ağzına siper olmuş bir halde bizi izliyordu.
Kavradığım saçlarından geriye asılıp kulağına fısıldarken Tamina'ya baktım. Az önce söylediklerim onun için laftı ama onun gözlerini ve hayatını mahveden kadını öldürürsem onun gözünde dinlemeye değer bir ihtimal olacağımı düşünüyordum. "Kime bulaştığın hakkında bir fikrin var mı Marianne?" Diye sordum sempatik bir sesle. Gözlerindeki sivrilikten korkacağımı mı sanıyordu? Saçlarına doladığım elimle kadının başını tuvalet kabinin üçgenine bastırdım sertçe. Alnından burnuna açılan yaradan kan sızıyordu. Acıyacak yerlerim müsait değildi, kusura bakmasın; ona değil acımak, bir minik üzülemiyordum bile. O bir mağdur değil, ortaktı! Nikolai'ın partneri sayılırdı. Du Pond'u ve Gürsoy'u tanıdığına da emindim. "Eyşan Gürsoy'a tokat attın sen." Diye fısıldadım buz gibi bir sesle.
Elimin altındaki bir palamut gibi çırpınışları bıçak gibi kesildi. Evet, babamı tanıyordu.
"Nikolai seni gebertir!" Diye inledi. Elimi jartiyerime götürüp silahımı çekerken gülümsedim.
Namlumun ucuyla başımın yere çarpan kısmını kaşıdım yumuşak yumuşak. Fena şişmişti... "Nikolai senin gibi basit bir orospu için Kenan gibi birini karşısına almaz." Dedim rahat rahat. Sonra duyduğu son kelimeler kendi tehditleri olsun diye iyice kulağına eğilip tehditlerini üfledim. "İstersen o deliğine Nikolai'ın eşrafını sok Annie," Derken baldırına sert bir tekme atıp dizlerinin üzerine düşmesini sağladım. "Yine de dümdüz bir ölüsün." Başını klozete sokup üstünden sıktım.
45. Bölüm
Çığlık attı. Bu ikna sürecinin sevimli ve tatlı olmayacağını ben de biliyordum. Aslında biraz daha zamanım olsa Marianne'in içinden geçerdim ama zamanımız yoktu. Marianne'in klozete düşmüş kafası ve yere savrulmuş bedeninin önünü kapatırken "Bakma." Dedim Tamina'ya. Cesetlere benim kadar alışık olduğunu sanmıyordum.
Marianne'in yere yığılmış bedeni yüzünden klozetteki kafası sağa doğru kaymış ve yarasından yüzüne akan kan tüm mide bulandırıcılığıyla gözler önüne serilmişti. Aslında ölü tavşan olayında yaşadığım şok düşünülürse bu soğuk kanlılığıma şaşıyordum; yine de bu, midemin kalkmasına engel değildi tabii. Ne de olsa ceset görmeyeli epey oluyordu.
İşe yarayacakmış gibi kadının kafasını tekrar klozete sokup sifonu çekerken "Hey," Diye bağırdım. Harvey'nin oyun konusundaki hırsını hatırlayarak biraz daha buralarda takılacağımızı biliyordum. O yüzden bu süreçte Marianne'in leşinin bulunmaması gerekiyordu. Tamina'nın yanına gelen adama bakarak "Toparla şunu." dedim umursamazca. Artık cesedi hangi pozisyona sokardı bilmiyorum ama yere kan bulaşmaması ve kabin altından Marianne'in cesedinin görünmemesi gerekiyordu.
"Kendine gel sen de," Dedim Tamina'ya. Gayet profesyonel bir edayla silahımı jartiyere saklarken yüzüne baktım. "Ben orospu falan değilim; dediklerimi ciddiye al ve" Diyerek gözlerinin içine baktım. "lütfen," En zayıf anlarından birindeydi; korkuyor ama içinde bir yerlerde gözüne bunu yapan kadının bir bok deliğinde öldüğünün idrakını yaşıyor olmalıydı. Bir noktada içindeki düğümlerden birini açtığımı biliyordum. Bana borçlu hissediyor olmalıydı. "Korkut'la aranızda ne olduğunu bilmiyorum ama senin onunla konuşman demek benim intikamıma giden yolu açacak."
Titriyordu. Beni eliyle kenara süpürürken kabinde cesetle uğraşan adama baktı. "Öldü mü?" Diye sordu bir süre sonra usulca.
Tamam, şok geçiriyordu gayet haklı olarak.
Sürekli aynı şeyi dediğimin farkındaydım ama sürekli ve sürekli söylediğim gibi; zamanımız yoktu! Şokunu daha sonra geçirmek zorundaydı. "Vaktimiz yok." Diye mırıldandım.
Birkaç derin nefes aldıktan sonra yanımdan geçip elini yüzünü yıkamaya gitti. Diane kadar acemi olmadığı her halinden belliydi. Zaman kavramını, daha doğrusu onun statüsündeki bir kadının kendine ait zamanı olmadığını o da gayet iyi biliyordu.
"Lütfen," Dedim son bir kez. Tanrı'm önümdeydi! Onu yakalamak üzereydim ama kaskatı kesilmişti bedeni; nasırlaşmış ve hatta kemikleşmişti... Hamur gibi şekillendirilecek bir hali kalmamıştı Tamina'nın... Gel demem yetmiyordu ona... Ama ona muhtaçtım. "Benim de hayatımı mahvettiler... Yoluna koymam için sana ihtiyacım var."
Sözlerim ona komik gelmiş olmalıydı ki duraksarken gülümsüyordu. "Benimkini yoluna koyabilecek misin?" Diye soludu iğrenircesine bir sesle. "Senin hayatın yoluna girerken benimki de düzelecek mi?" Elbette... Buna kudretim yoktu. Dudaklarımı ısırıp stresten buz gibi kesilen parmaklarımı avcuma toparladım. Arkasına dönüp kapıyı açtı ve kapıyı yüzüme çarpmadan önce son bir kez konuşurken tomurcuklanmış tüm umutlarıma kibrit çakıp yaktı. "Karşılıksız iyilik yapmayı bırakalı çok oluyor Larisa."
Marianne'i öldürmüştüm ya!
"Tami-" Diyecek oldum ama kapıyı çok sert ve net bir şekilde çarpmıştı. Boynumu sıvazlarken yutkunmaya çalıştım. Pekala, denemiştim. İçimden bir ses başaramadığımı söylese de denemiştim ve... Sabah dörde daha vardı. Belki bir ihtimal...
İhtimal falan yoktu. Derin bir nefes alıp lavabo tezgahına yaslandım. Umudum Harvey'nin onurunu çoktan kurtarmış olmasıydı. Ayakta durup poz kesecek halim kalmamıştı nitekim. Zaten saat de üçü geçiyordu. Daha odaya geçip makyaj yapacak ve herkes odalara çekildiğinde cıngar çıkartacaktım. Tamina gelmeye karar verirse elbette...
Son bir kez soluklanırken Marianne'i öldürdüğüm kabine gittim aheste bir şekilde. "Burada yaşananlardan Bellamy'ye bahsetmezsin, değil mi?" Diye sordum kafamı kabinden içeri uzatarak.
Adam sessiz kaldı. Marianne'in vücudunu ikiye katlamaya çalışıyordu. Ihk... Başının tepesinden giren kurşun burnun ve ağzının kesiştiği noktadan çıkmıştı. Çok güvendiği güzelliği parmaklanmış vişneli turta gibi, kıpkırmızı ve delik deşikti. Üstelik üzerine sifon çektiğim için saçları ıslanmış ve ve hala kanamakta olan suratına kirli yosunlar gibi yapışmıştı.
"Beyefendiden bir şey saklayamam."
Denemiştim zaten. Küçük bir ihtimal olup olmadığını kontrol etmiştim sadece.
Gözlerimi devirerek adamın omzuna bir iki yumuşak vuruş yaptıktan sonra tuvaletten çıktım. Salon bıraktığımdan tenhaydı. Ferruh ve Tamina çoktan gitmişti. Nikolai ve etrafına konuşlanmış iki koruması bizim grubumuzdan biraz daha uzaktaydı; blackjak masaları boşalmış ve barbut oynayan tek bir masa kalmıştı.
Salona döndüğümde Harvey ve Bellamy üzerine düşeni yaparak bana bakmadılar. Oysa Juliet endişeli ve meraklıydı. Mina'nın Tamina olup olmadığını merak ediyor ve eğer oysa Tamina'yı ikna edip etmediğimi öğrenmek istiyor olmalıydı. Bunları kaş göz hareketiyle anlatamazdım. O yüzden ben de ona bakmadım. Tüm iletişim kanallarımız kesildikten sonra ise özellikle bakışlarımı saklamak için Harvey'nin sırtına sarılarak gözlerimi kapadım. Niyetim Nikolai ile göz göze gelmemekti ama o an anladım; Tamina'nın benimle gelmeyeceğinin altını çizdiği o cümleden sonra tüm ümitlerim kırılmıştı ve Harvey'nin göğsünde ağlamaya ihtiyacım vardı.
Elimi tutup okşarken sordum. "Onurunu kurtardın mı?"
Göğsü titrediğinde güldüğünü anladım; tek elimden tutup beni göğsüne çekti. Allak bullak yüzümü görene kadar keyifliydi.
"Kazandığımı biliyorsun."
Gülümsemeye gayret ettim fakat başarılı değildim. Onun da önceliği gülümseyen dudaklarım değildi nitekim. Harvey kimseyi umursamadan eliyle enseme ulaşıp başıma dokununca inlememeye çalıştım. Başım hala hassastı. "Sikeyim!"
"Ne oldu?" Diye sordum. Bana hem şaşkınlık hem de öfkeyle baktı. Gözleri etraftaydı. Elini sadece bana göstermek için açıyı daraltırken inledi öfkeyle. "Bu ne?!"
Parmaklarında kan vardı; dudaklarımı ısırdım. O kaltak gider ayak jübilesini yapmış, kafamı patlatmıştı. "Önemli bir şey değil," Diye fısıldadım. Hayır ya! Marianne'i öldürdüğümü şimdi ve bu şekilde öğrenmemeliydi.
Dişlerini gıcırdatıyordu. Gözlerinde hem endişe hem de öfke vardı. Onu anlıyordum ama o da beni anlamalıydı. Başıma bir şey gelirken düşmanıma karşı, bir saniye diyerek telefonla Harvey'ye haber veremezdim ki. Dudaklarını gererek dişlerini gösterdi hırsla. Bunu bilerek yaptığını sanmıyordum; bence sadece bu sabah, jakuzide, beni uyardığı seferden sonra ikinci kez yalanımı yakalamış olmak onu sinirlendiriyordu.
"İyi geceler beyler." Dedi aniden. Fazlasıyla sinirliydi ama böyle davranmasına gerek yoktu! Dikkat çekiyorduk. Tuttuğu elimi çekiştirdim.
"Geceyi erken mi bitiriyorsun De La Cour?"
"Erken mi?" Diye araya girdi Juliet. "Kostantin, neredeyse gün doğacak?"
Soruyu soran Nikolai, cevabı veren Juliet'ti. Giderayak Nikolai'ın soyadını da öğrenmiştim bu sayede.
"Öyle ama De La Cour epey hırslı görünüyordu."
Gülümsemeye çalışarak Nikolai'a döndüm. Omuzlarımı bir çocuk gibi boynuma kaldırırken sevimli sevimli Harvey'ye bakıyordum. "Onurunu kurtardığını söyledi."
Oysa tek bir mimik bile oynatmadan seyircilerimize bakıyordu. Kafam patlamıştı! Biraz daha merhametli olamaz mıydı?! Ayrıca tüm yaptıklarımız boşa gitmişti... Yani birazcık şefkatli olsa ölür müydü? Ağlayasım vardı; omzunda... Kızmasa, benle kavga etmese, sarılsa...
"Ah evet, kurtardı." Nikolai elindeki viskiyi Harvey'ye kaldırsa da gülümsemesini bana bahşediyordu. "O adam çok hırslı Larisa, dikkat et." Diyerek göz kırptı. Harvey'yi tanımıyor olsam bu hareket beni gererdi ama tanıyordum. Üstelik Nikolai'ın söylediklerinin doğru olduğunu biliyor olmama rağmen gerilmiyordum.
Gerilmekten ziyade korkuyordum. Marianne'i öldürmüştüm ve Diane'i kaçıracaktım. Üstelik, Tamina konusunda bitiş çizgisine ulaşsak da hala başlangıç noktasındaydık.
Harvey söylediğim yalanları yakalamıştı... Bir an düşündüm de acaba Harvey'le yalnız kalmak en doğru fikir mi?
Kesinlikle değildi.
Ama tuttuğu elimden sürüklüyordu. Tüm kontrolüne sarılarak herkese veda ettikten, yarın sabah erkenden Fransa'ya döneceğinden ve beni de aynı şekilde sabah, Nikolai'a teslim edeceğinden bahsedip herkesle vedalaştı. Hemen arkamızdan sigarasını yakıp Nikolai ile muhabbete girişen Bell ve Juliet sayesinde ise Harvey'nin gereksiz gergin ve sinirli tavrı örtülmüştü.
Derken beni salondan çıkartıp kısa koridordan bilardo salonuna soktu.
Oha!
Elbette bu fantezi işiydi; üstelik bilardo masası benim de hayallerimi süslüyordu ama bin kişilik bir organizasyonunda, hangi delikten kimin çıkacağını bilmediğin bir bilardo salonunun ortasında da sevişmezdin!
Boştaki elimle gözlerime perde çekerek manzara karşısında bir an olsun duraksamayan Harvey'yi takibe devam ettim. Bu görsel şok onu durdurmadıysa bana epey kızmış olmalıydı.
Bu haldeki Harvey'ye Marianne'i öldürdüğümü söyleyemezdim. Peki Diane'i? Acaba Diane bavulun içine girmeyi kabul eder miydi? Minnacık bir şeydi zaten.
"Geç,"
Aman be... Sesinde kızılcık sopası var gibiydi; bu adama nasıl bir açıklama yapılırdı ki?
"Bir şey olma-" Diyecek oldum ama minik bir el hareketiyle kesti beni.
"Odaya kadar sabret." Diyerek asansörün kamerasını gösterdi. Dudaklarımı ıslatarak başımı yere eğdim. Sinirleniyordum; sonuçta buraya papaz kaçtı oynamaya gelmemiştik. Bir görevimiz vardı ve bu görevin tehlikeli olduğunu başından beri biliyordu. Şimdi bana bu kadar kızgın olması haksızlıktı.
'İşleri kendine göre eğip bükmekte üstüne yok sahibem!' İç sesim yine parmak sallaya sallaya ortaya çıkmıştı; kabul etmem gereken bir şey vardı. Artık kalbime karşı gelmediğim için onun bıkbıklanmasını dinlemiyordum. Dolayısıyla kalbimle kavgaya tutuşan beynim de konuşma gereksinimi duymuyordu ama durup durup bana haddimi bildiren bir ses vardı içimde ve kabul etsem de etmesem de bu ses vicdanıma aitti. 'Harvey daha en başında seni bu plana dahil etmek istemedi. Sebebi de tam olarak başına bir iş gelmesi, ifşa olman ya da kaçma teşebbüsünde bulunmandı. Al işte! Başına bir iş geldi; yardın kafayı.'
Kendi kendime gözlerimi devirerek kollarımı göğsümde kavuşturdum. Vicdanıma laf anlatma işini beynime devretmek istiyordum. Malum anı defterim üst katlarda, onun yanı başında olmalıydı. Yaptığım trafik kazasında beyin kanaması geçirdiğimi, işkence rutinlerimden birisinde kafamı sert zemine geçirip amnezi yaşadığımı ya da babamın attığı tokatlardan bir tanesinde neredeyse Allah'ıma kavuştuğumu ona beynim anlatabilirdi. Kafam patladıysa ne olmuş ki hem? Beyin kanaması geçirsem neyse, ki geçirdiğimi falan hiç sanmıyorum çünkü ne bir baş dönmesi, ne bir mide bulantısı, ne de göz kararması; hiçbir belirti hissetmiyorum.
"Kaç kat kaldı?" Diye sordum aramızdaki gerginliği yumuşatmak adına. Ölmüyordum sonuçta! "Bakma bana öyle!" Diye sitem ettim. "İyiy-"
"Sus." Dedi sert bir sesle. Yatırıp dizine dövsün bari bir de!
"İyiyim ben Harvey!"
"Larisa sus!" Diye tekrar etti. Asansördeki kameraların ses kaydettiğini sanmıyordum; ne yani, sahte adımı kullanarak aramıza mesafe mi sokuyordu? Öyle olsun!
Asansörün en ucuna giderek ona sırtımı döndüm. Ayakkabımın ucuyla yeri dürtüklüyordum. Benden istedikleri makul şeylerdi. Yaşadıkları yüzünden sevdiklerini yalnız bırakmaya korkuyordu; kabul edilebilirdi ama beni araştırmıştı. Hayatımı biliyordu; kendi kendime yeteyim diye yoğrulup şekillendirildiğimi biliyordu. Onun istediği şey olamazdım; ortak müşterekte buluşmak zorundaydık. Ve bunun bir anda olmayacağını da kabul etmeliydi.
Asansörün istediğimiz kata geldiğimizi haber veren zilini duyar duymaz onu beklemeden fırtına gibi estim yanından. Tecrübemin yarım yamalak ve yetersiz bir tarihi olduğu düşünülürse benimle oturup bir ilişkinin önü arkası, sağı solu, altı üstü şeklinde konuşması gerekiyordu.
Bu muhabbetler her zaman için saçma gelirdi oysa bana.
Ama şimdi değil.
Uzun bacakları önüme geçerken iç cebinden oda kartını çıkartarak geçmem için kapıyı tuttu. "Geç." Dedi sinirli bir ses tonuyla. Damağımı emerek içeri girdim. Kapının ardında durmuş dikiliyordu. Onunla karşılıklı kavga edeceğimi umuyorsa boşuna bekliyor demekti. Dediğim gibi, bana bir ilişkinin sınırlarını anlatacağı söylevi başka bir gece yapmak zorundaydı. Bu gece meşguldüm.
Dolabı açıp içinden bavulu çıkartırken çok kısa saate baktım. Dörde on vardı. Hesabımıza göre on dakika içerisinde Harvey'le kavga etmeli ve yaka paça canımı kurtarmış gibi odadan atmalıydım kendimi.
"Nasıl oldu bu?"
Sorma işte bu soruyu! Zehirli bu soru...
"Sonra anlatırım."
"Eyşan!"
A, Eyşan? Larisa'ya ne olmuştu? "Ne o, Larisa demiyorsun?"
"Lafı karıştırma." Dedi sert bir şekilde. "Aşağıdayken birinin senin adını duyma riskini alamazdım, biliyorsun."
Ya ya.
Makyaj setini ve daha önceden hazırladığım sahte kan şurubunu çıkartıp duvara dayalı konsola dizmeye başlarken bu kez iyiden iyiye öfkelenmeye başlayan bir sesle bana bağırdı. "Nasıl patlattın kafanı Eyşan?"
"Çarptım, vurdum, düştüm." Diye sıraladım arka arkaya. "Seç beğen al."
Burnunu sıkıp dişlerinin arasından nefes aldı. Bense bu arada makyaja oturmuştum. Dudaklarıma ısırılma efekti verip dudak kenarıma bir patlak uçuk izi yaparken karşıma oturdu. "Bilmem gereken bir şey var mı?" Diye sordu sakin kalmaya çalışarak. Bilmesi gereken çok şey vardı; sakin bir zamanında elbette...
"Tamina gelmek istemiyor." Dedim diğer en mühim meseleleri es geçerken. Onları nasıl olsa öğrenecekti ve öğrendiğinde çok öfkelenecekti... Şimdilik sadece en zararsızını öğrenmesiyse benim lehime olurdu.
"Neden istemiyor?"
Omuzlarımı bilmem dercesine kaldırıp Harvey'ye baktım. "Korkut'a öfkeli, kızgın. Peşimden geleceğine başka bir çocuk bulsun, dedi."
Gözlerini camdan dışarı çevirip dudaklarını birbirine bastırırken yutkundu. "Bütün bu tehlikeyi boşuna mı yaşadın şimdi sen?"
Aslında boşuna olduğunu düşünmüyordum. Diane'i almıştık. Koca bir bataklıktan tek bir lotus... Ama onunkisi kıyıya vurmuş deniz yıldızının hikayesi gibiydi; tüm deniz yıldızlarını okyanusa kavuşturamasak da Diane için her şey yeniden başlayacaktı. Ayrıca (!) Evet, Tamina'yı yanımda götürmek için ikna edememiş olabilirdim ama artık Korkut'un onu aradığını biliyordu. Üstelik ona bir telefon vermiştim. Yani eğer Tamina telefonu atmazsa, ki bu şartlar altında atacağını sanmıyordum, Korkut istediği an onunla iletişim kurabilirdi.
"Denedim." Dedim kendimden emin bir sesle. Korkut bunun karşılığını verir miydi bilmiyorum ama bu noktada Harvey'nin sözüne güveniyordum. Ne demişti? 'Serdar'ın buradan çıkıp sağ salim Türkiye'ye döneceğini mi sanıyorsun?'
"O zaman hep beraber uçağa geçelim."
Ayağa fırladım. "Saçmalama," Dedim hiddetle. Plandan sapamazdık. Hep beraber ortadan kaybolursak Nikolai yapboz parçalarını birleştirir ve benim başından beri içeri sızmaya çalışan bir ajan olduğumu anlardı. Bundan da fenası; Harvey ve Bellamy'nin bu plana dahil olduğunu fark ederdi. Üstelik Diane'i de kaçıracağım için işin içinde o ikisinin de adı geçmemeliydi!
"Tamina gelmeyecekse o riske girmene hiç gerek yok." Dedi Harvey cep telefonunu eline alarak. "Saat zaten dördü geçiyor. Bellamy ve Juliet bavullarını topluyor olmalılar."
Ayağa fırlayıp eline uzandım. Niye beni dinlemiyordu ki? Sürekli karşılıklı iki cephe gibi savaşıp duruyorduk... Beni dinlemesi için illa sopa yiyeceğim gerçekleri açıklamak zorunda mıydım? Diane'i kaçıracaktım ve dolayısıyla biraz sonra çıkartacağım rezalete ihtiyacım vardı. "Senin burada mağdur rolü yapman gerekiyor."
Alayla güldü. "Uyandığımda senin çoktan odayı terk ettiğini söylerim." Dedi.
Gözlerimi kapadım. İnanmazdı ki, Harvey Fransız'dı. Ben de öyle. Nikolai'ın aklına ilk olarak ajan olacağım fikri gelmezdi ve bu yüzden de Harvey'nin beni kaçırdığını düşünerek peşimize Sinyor'u takardı. Ya da daha da fenası... Du Pond'u. Gerçi Diane'i kaçırdığımı fark ettikten sonra Marianne'in cesedini de bulursa ve ben de Harvey'le birlikte ortadan kaybolursam... "Planı uygulayalım sadece, kimsenin aklında sana ve Bellamy'ye dair şüphe kalsın istemiyorum!"
Burnundan nefes verip bana arkasına dönerken Telefonu kulağına götürüyordu.
"Harv-"
"Sabrımı zorluyorsun Eyşan!" Diye gürledi en sonunda. "Sana Fransa'da sözümden çıkarsan ne yapacağımı söylemiştim."
Eve gidiyorduk ya zaten! Şu noktada millettin gözüne iş birliğimizi sokmanın manası neydi ki? Arkasından ilerleyip telefona ulaşmaya çalıştım ama çok geçti. Bellamy çoktan telefonu açmıştı.
"Bellamy, bizi bekleyin, beraber geliyoruz." Dedi Harvey bana dönüp inatla gözlerime bakarken. Tam da o inat anında konsola bıraktığım telefon titredi. Üç ihtimal vardı; cihazımdaki numara sadece yedi kişide vardı ve bunlardan dördü ihtimal dışıydı. Diğer üçünden gelecek olan mesajlar da oldukça kritikti.
Diane, Tamina ve Natt... Kalan üç ihtimal bunlardan biriydi ve hangisi olursa olsun bu mesaj çok önemli olmalıydı ve öyleydi de.
Çıkar beni buradan.
-Tamina
Arkamda durup sırtımı izleyen adama döndüm ve soludum. "Vur bana Harvey."
-
-
-
Not: Bölümlerin gelme sıklığı artsın diye uzun uzun bölümler yazmaya çalışıp bekleme süresini uzatmaktan vazgeçtim. Dolayısıyla bu kez kısa bir bölüm oldu. Kısa bir bölüm olduğu için de bana tuhaf geldi :D Ama bir süre de böyle deneyelim. Bakalım okuma, ve yorumlar artacak mı? Değişen bir durum olmazsa eski düzene döner ve uzun bölümler yazmaya devam ederim. Kaçmıyoruz ya, her şey mümkün ;)) Ama siz yine de destek elinizi çekmeyin üzerimden :*
Peki bölümü nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Yorum, eleştiri ve teorilerinizi ısrarla bekliyorum ve soruyorum; Sizce Korkut ve Tamina'nın arasındaki ilişki ne?
Gelelim Yabancı Kelimelere
Amnezi: Bir çeşit hafıza kaybıdır. Amneziye sahip kişiler (diğer adıyla amnestik sendrom) yeni bilgi öğrenmede ve bellek oluşturmakta sıkıntı yaşarlar. Ancak düşünülenin aksine bu kişiler; kendilerinin kim olduğunun farkındadır, kimlikle ilgili bir problemleri yoktur.