51. Bölüm

4027 Kelimeler
Keyifli okumalar :') 50. Bölüm'den "Hazır mısın?" Diye sordu Harvey birkaç düğmeye basarken. Helikopterin pervaneleri dönmeye başlamıştı ve aslında gergindim. İçimdeki puma yaşanacak savaş için patilerini yalamaya başlamıştı ve evet sevgilim, "Hazırım." dedim Harvey lövyeyi kendine çekerken. Helikopter çatıdan kalktı ve kocamın elleri arasında özgürlüğüme doğru yol aldı. *** 51. Bölüm Her bir detay ezberimdeydi. Korkmamı gerektirecek en ufak bir boşluk bile yoktu hikayemde. Hikayemizde... Dirseğimi arabanın açık camına yaslayıp parmağımla dudağımı okşarken bir gözümle navigasyonu takip ediyordum. Az kalmıştı. Çok, çok az. Birkaç saat içinde iblisimle baş başa olacaktım. Neler yapacağımı ben dahi bilmiyordum. Bildiğim tek şey içimdeki lav çukurunun intikamla fokurdadığıydı. Yağız Arıyor... Derin bir nefes alıp telefonu açtım. "Eyşan neredesin?" "Paris'te." Dedim. Yağız'ın karşıma Korkut'la çıkması içimdeki tereddütleri beslese de Yağız'ın bana olan güvenine inanmayı tercih ediyordum. Biz sırtını birbirine yaslayan eski iki arkadaştık. "Serdar bu gece için bilet almamı istedi." Dedi kaygılı bir tonda. "Ama takvime göre iki hafta daha kalmalıydı. Bir sorun mu var?" Gözlerimi kapatıp dilimi ısırdım. Adi herif. Bir şekilde Serdar'ı tehlikeli topraklardan çekip almaya çalışıyordu. "Yok." Yağız'ı olaya dahil etmek istemiyordum. En nihayetinde hepimiz ipin ucunda olsak da kurdun ininde olan Yağız'ın ta kendisiydi. Planın geniş çerçevesi hakkında bilgi sahibi olsa da derin detayları bilmemesi hayrınaydı. "Korkut'la konuştum Eyşan." Yutkundum. Tabii ki konuşmuştu. Ben ne kadar uğraşsam da Yağız çoktan o potansiyel tehlikenin içindeydi ne yazık ki. "Tebrikler." Kaşlarım çatıldı hafiften. "Ne için?" "Düğünün varmış." Süngüm düştü. Dudaklarım aralansa da kekelerim diye korktuğumdan konuşamadım. Yağız Korkut'la konuştuğunu söylediğinde aklıma gelen aramızda geçen ölümcül gerilimli dakikalardı. Korkut'un düğünüm hakkında konuşmak için Yağız'ı aradığını düşünmek anlamsız geliyordu. "Şey.... Evet." Dedim biraz sonra toparlanarak. "Senin de gelmeni çok isterdim ama bana da sürpriz oldu." Bir nefes sesi duydum uzunca. Sigara yakmış olmalıydı. "Tebrikler." Dedi tekrar ama bu kez sesi kısıktı. "Teşekkürler." Dedim karşılıklı bir sessizlikle. Bildiğimden değil; üzerine uzun uzun düşünmedim bile. Belki de düşünsem cevabı bulacağımı bildiğim için düşünmekten korktum ama aslında ortadaydı. Hep gözümün önündeydi. Ben sadece görmemeyi seçtim. Kalbi kırılırdı. Daha da fenası, kafası kırılabilirdi. O yüzden Yağız'la aramdaki o arkadaşlık çizgisini hep belirgin tuttum ve o da hiç o çizgiyi aşma cüretinde bulunmadı. Ama şimdi içine çektiği sigaranın yanma sesi kulaklarımı tırmalıyordu. Ama önemli olan onun güvende olmasıydı ve şimdi aramıza soktuğum dağlar onu güvende tutmaya devam edecekti. "O biletleri al Yağız." Dedim net bir sesle. "Sen henüz Serdar'ın yer-" "Sen al." Diye üsteledim. Uçak biletlerinin alınmış olması o paçavranın Türkiye'ye dönebileceğini göstermezdi. Fakat biliyorum ki Korkut Serdar'a ne haberi uçurduysa o paçavra da bu tehlikeden babama bahsetmiş olmalıydı. Eğer Yağız buna rağmen biletleri almazsa sıkıntı çıkabilirdi. "Sen ne yapacaksın?" Burnumdan nefes alıp arabayı otelin önüne çektim. İçinde her türlü ihtiyacımı barındıran mini bavulu bagajdan indirerek "Özgürleşeceğim." dedim. Cevap vermesini beklemeden telefonu kapatırken arabanın anahtarını valeye vermiştim. Yunan sütunlarının modernize kolonları otel girişini heybetle büyütmüştü ama üzgünü; Bu şaşalı girişe rağmen bu gece Aceliné Otel'in tarihine kara bir leke sürecektim. Otelin resepsiyonuna giderek küçük çantamdan sahte bir kimlik çıkarttım. Soğuk ve mesafeli bir tavırla telefonuma dönerken bir yandan da gözüm resepsiyonun arkasını kaplayan aynadaki yansımamdaydı. Hayatımın makyajını yapmıştım doğrusu. Üstüm başım tam olarak iş kolik bir beyaz yakalıya benziyordu. Peruk olmasına rağmen ensemde topladığım at kuyruğum, abartılı halka küpelerim, makyaj marifeti ile kemer yaptığım burnum ve ince dudaklarım soğuk ve mesafeli yapımla birleşince oldukça sinir bozucu bir banka müdüresine benziyordum. "On ikinci kat, 12009. Oda Madam Alhertine." Resepsiyonistin uzattığı oda kartını alarak direk asansöre yöneldim. İçeride olduğumun haberini Harvey'ye iletmek için bir an önce odaya çıkmalıydım. Hesaplarıma göre o da çoktan karşı binada yerini almış olmalıydı. Hatta muhtemelen onlar çoktan iş başına geçmişlerdi bile. Hızlı olmam şarttı. Asansör katıma geldiğinin haberini verdiğinde heyecandan hareket etme fonksiyonlarım kilitlendi bir an. Beynime hareket et konumu vermeyi başaramadım ama neyse ki bu sadece bir anlıktı. Aceleci adımlarla odama girer girmez çantanın içindeki walkie talkieyi açarak odanın ışığını yaktım. Aletten önce bir cızırtı yükseldi. Sanırım ikizini bulmakta zorlanıyordu. Sebebini biraz sonra anladım. Ben 12. kattaydım. Harvey ise karşı otelde, 14. katta. İki uzun, üç kısa ışık yanıp sönmesi. Harvey'le aramızdaki iletişimi böyle kuracaktık. Arkamızda herhangi bir teknolojik parmak izi bırakmamak adına Harvey'nin beni ya da benim Harvey'yi aramam gibi bir durum söz konusu olamazdı. Gerçi az önce Yağız'la konuşmuştum ama güzel olan şuydu ki hat benim üzerime değildi ve ben gırtlaklanıp Harvey telefonuma el koyduğundan beri resmi olarak bir cihaza sahip değildim. O yüzden walkie talkilere ihtiyacımız vardı ve tabii ışık açıp söndürmeye de. Walkie talkinin düğmesine basıp konuştum. "İçerideyim." "Hazır olduğunda ışığı hızlıca söndür ve aç." Dedi Harvey. Beni görmüyor olmasına rağmen başımı salladım. Aslında biraz gergindim ama çokça da hevesliydim. Saat gece üçü biraz geçiyordu ve işin doğrusu özgür olmak içimi ürpertiyordu. Tüm bunlara rağmen hazırdım. İntikamın beni özgürleştirmesine çok hazırdım. Banyoya geçip bavulu açtım. O paçavradan intikam alırken hapse tıkılmaya hiç niyetim yoktu. O yüzden soyunarak cellat kıyafetlerime bürünmeye başladım. Tenimden düşecek tek bir tüy tanesi başımı yakardı. Bu sebeple önce tüm vücudumu ikinci bir deri gibi saracak tayt ve badi giydim içime. Onun üzerine ise rahat bir kot ve ceket. Peruğu başımdan çekip bavula tıkarken aynı zamanda da saçlarımı örüyordum hızlı hızlı. Saçlarımla işim bittiğinde başıma kar maskesi geçirip son hamle için bavuldan eldivenlerimi çıkardım. Oda kartını ve odaya girdiğim andan itibaren dokunduğum her yeri ıslak bezle silip bezi bavula sakladıktan sonra ise ışık düğmesinin önünde durup soluklandım. Bunu yapacaktım. Yapacaktım ve öcülerimden kurtulacaktım. Işığı kapatıp açtım hızlıca. "Anlaşıldı." Dedi Harvey'nin walkie talkieden çıkan boğuk ve fokurdayan sesi. Bundan sonrası için biraz zamana ihtiyacımız vardı. Gözlerimi kapayıp son bir kez hayaletlerime ve öcülerime beni korkutmaları için izin verdim. Canımı yakmaları için. Neden mi? Öfkem azaldığından değil ama fokurdasın istiyordum nefretim. Bir sel felaketi değil, Katherina kasırgası gibi yağmak istiyordum o Serdar itinin üzerine. Canını yakmak yapmak istediklerimin yanında hafif kalıyordu nitekim. Ne kadar zaman sonraydı bilmiyorum ama itfaiyenin sesi duyuldu. Hemen ardından ise otelin yangın alarmı insanları yataklarından sökmek istercesine feryat figan ediyordu. Bu operasyonun başlama düdüğüydü. Odamın ışığını söndürüp pencerenin ardından dışarıdaki gümbürtüyü izlemeye koyuldum. O paçavra kendisine gösterdiğim değeri bilse o çok önemsediği erkeklik onuru okşanır mıydı? Onun için otel yakıyordum ve bir başka oteli boşaltıyordum. İnsanlar penceremin biraz ilerisindeki yangın merdiveninden oteli tahliye ederken bu sefer de otelde bir anons sesi yükselmeye başladı. "Sevgili misafirlerimiz hemen yanımızda bulunan Cecil Hotel mutfağında çıkan yangın kontrol edilemez bir hale ulaştığından tedbir önlemi sebebiyle otelimizi boşaltmak durumundayız. Hiç kimsenin mağdur edilmeyeceğini temin ederiz. Otelin boşaltılması mecburidir." "Kesinlikle mecburidir." Diye mırıldandım kendi kendime. Saat neredeyse dört buçuğa geliyordu. Ne kadar vaktim olduğunu bilmesem de oldukça geniş bir yere sahip olduğumu biliyordum artık. On beş dakika kadar sonra walkie talkie tekrar çalıştı. "Otel boşaldı; güvenlik çemberine alıyorlar." Bavulun başına geçip bu gece bana eşlik edecek olan malzemeleri yanıma alırken odamın ışıkları söndü. Buna sevindim çünkü ellerinde katilin video kaydı olsun istemiyordum. On iki kat yukarı tırmanacak olsam da. "Başlıyorum." Dedim ve walkie talkienin pilini çıkartıp en azından yol boyunca sessizlikte olmasını garantiledim. On iki katın fazla olduğunu biliyordum ama bu da bir tedbirdi en nihayetinde. Ayrıca Moskova'da ki sekiz katlı deneyim de ciğerlerimi bir nebze de olsa açmıştı. Ciğerlerimi açacak bir soluk aldım ve merdivenlere tırmanmaya başladım. Şanslıydım ki herkes yangın merdiveninden tahliye olmuştu ve hayır, Serdar'ın da o merdivenlerden uçup gitmediğini biliyordum. Birincisi, muhtemelen uyku ilaçları yüzünden uyuyordu; anons ya da yangın alarmı onu uyandırdıysa bile fazlaca sersem olmalıydı. İkincisi ve emin olmamın yegane sebebi Chase Du Pond'du. Harvey ile aralarındaki anlaşmanın ne olduğu konusunda zerre fikrim yoktu ama birbirlerinin arkalarını kolluyorlardı. Harvey için Serdar'a uyku ilacı vermişti ve Serdar'ın sağ ve sol odasında kalanlar tamamen Harvey'nin ve Chase'in adamlarıydı. Serdar'ın adamlarının nerede olduğu ve onların nasıl ekarte edildikleri hakkında bir fikrim yoktu ama o odada başı boş ve biricik olduğuna emindim. Yağız'ı bile yanında tutmuyorsa, babama rağmen üstelik, kendine fazlaca güveniyor demekti. Denizde boğulanlar da hep yüzme bildiği için açık denizlere açılan aptallar olmaz mıydı zaten? Serdar parmaklarının ucundaki azraile fazla güveniyordu ama bu gece onu kurtaracak ölüm meleğinin azraili, ben olacaktım. Soluk soluğaydım; on iki kattan sonra yorulmuş olmam gerekiyordu ancak hayır. Ayakta kalmama sebep bacaklarım değil damarlarımı coşturan adrenalindi. Kotumun diz cebindeki şırıngayı çıkartıp kavradım. Kimya hiçbir zaman ilgimi çeken bir konu olmamıştı ama olmalıymış meğer. Harvey'nin parmaklarından çıkan sihir her defasında şaşırtıyordu beni. Ne miydi bu? Sinir uçlarını hassaslaştıran muazzam bir karışımdı. Bu iksir Serdar'ın damarlarına zerk olduğu andan itibaren yüzüne dahi üflesem fırtınanın ortasında kalmış da rüzgar yanaklarını kesiyormuş gibi hissedecekti. Boştaki diğer elimle baldırımdaki silah kemerine bağlı küçük kalibre silahı çıkartıp kısa bir süre bekledim. Onun belasını sikecektim! Kapı kilidine ateş edip kırdım. Susturucu sayesinde fazla tantana çıkmamıştı. Yangın ihtimaline karşılık sigorta ve jeneratörün kapalı olması da ekmeğime yağ sürüyordu doğrusu. Ama tüm bunlara rağmen bıçak sırtında yaşayan insanların kulakları deliktir. Serdar'ın da öyleydi. Kapının fırlayıp takırdayarak yere düşen kilidi onu uykusundan ayırmıştı. Verdikleri ilaca rağmen tetikte bir şekilde yatağından fırlamış, eli silahına davranmıştı. Neyse ki iyi bir nişancıydım. Eline ateş edip hamlesini engelleyerek odanın ortasına kadar geldim. "Kimsin sen?" Cevap vermeyi planlamıyordum. Hayır, bunun korkuyla alakası yoktu. Ona o an adımı söyleyebilirdim ve doğrusu bu fikir bile beni orgazm ediyordu ama işin eğlencesi nerede kalacaktı o zaman? Onu inleterek yalvartırken ne için yakardığını bile bilemeyecekti; bunu istiyordum. Yaptığı tüm şerefsizliklerle yüzleşsin istiyordum. "Otur." Dedim sadece üzerine yürüyerek. Sesim kar maskesinin altında boğuklaşıyordu ve ben de özellikle kısıyordum sesimi ki tanımasın. Emrime itaat eder gibi yatağına gerilese de ondan bir hamle bekliyordum. Kolay kolay pes edecek bir adam değildi Serdar. Beklediğimi yaptı. İtaatkar halinin tavrının altından şerefsizce atıldı; sağlam eli yastığının altına uzandığında bu kez diz kapağına sıktım bir tane. Niyetim onu orada hemencecik öldürmek değildi. Hayır, ondan istediğimi alırken bana zorluk çıkartmasını engellemek içindi tüm bu kurşunlar. Elinin acısını bir noktada görmezden gelebilse de dizini tam kapağından mıhladığım için iki büklüm olan adama baktım keyifle. Adam dediysem... "Kimsin ulan sen?!" Diye haykırdı eğildiği noktadan kalkmaya çalışırken. "Bağır!" Diye haykırdım ben de daha onun cümlesi bitmeden. "Çığlık at! Yardım iste Serdar!" Neredeyse üzerine koşturarak ilerledim. Eli ve dizi kanlar içinde olduğundan hamleme karşı çıkacak gücü olmamasına rağmen mücadele etmeye çalıştı ama nafileydi. Dizindeki bağları parçalamış, en fonksiyonel elini işlem dışı bırakmıştım. "Haykır!" Diye haykırdım onu yatağa itip üzerine çıkarken. "Bir tek şeytan çıkıp kurtarmaya gelmeyecek seni! Yalnızsın. Yalnızız!" "Kimsin sen?!" Diye hırladı en sonunda. Beni üzerinden atmayı beceremiyordu ama erkekliğine bok da sürdüremeyeceği için tüm ürkütücü tavrını sesine yüklemişti. Elimdeki şırıngayı ani bir hamleyle boynuna saplayıp derisine zerk ederken üzerine eğildim. Açıkta olan tek yerim burnum ve gözlerim olmasına rağmen nefesimi ve sözlerimi kulaklarında hissetmesine ihtiyacım vardı; o yüzden maskenin ardındaki dudaklarımı kulaklarına yaslayıp "Azrailin." Diye fısıldadım. Tepki verecek hali kalmamıştı; vücuduna giren kimyasal her neyse son hız sinir uçlarına füze kaldırmış olmalıydı. Bedenimin altındaki vücudu kasılırken boynundaki damarların şiştiğini fark ettim. Parmakları kasılıyor, çenesi sıkışıyordu. Sadece birkaç saniye sonra olması lazım. Kulaklarımı yırtan bir çığlık atmaya başladı. İlacın etkisi yaralı eline ve parçalanmış dizine ulaşmış olmalıydı. İnledi. "Acıyor, değil mi?" Diye hırladım. O çığlık attı. Ben bağırdım. O haykırdı. Ben gürledim. Benim acımın üstüne çıkabileceğini mi sanıyordu? "Ses tellerini de yırtsan bu gece benim acımı tadacaksın!" Diye tek düze bir ifadeyle üzerinden kalkıp yanımda getirdiğim iplerle yatakta debelenen adamı yatağa bağlamaya başladım. Daha beş dakika önce kurşun yarasına dayanabilen adam şimdi acısından bileklerini bile çekiştiremiyordu ellerimden. Öyle ki tek yaptığı sabit kalmaya çalışmaktı. En ufak hareketi dizindeki ve elindeki yaraya acı sinyalleri gönderiyor olmalıydı. Elleriyle işim bittikten sonra üzerinden kalkıp bir adım geriledim. Odanın karanlığında bile yatağa yayılan koyu, kıvamlı sıvıyı görebiliyordum. Kanın oksijenle buluşup dönüşen kimyasal kokusu burnumu gıdıklıyordu. Son beş yıldır ölüm kelimesinden koşarak kaçan ben, bu kokuda sarhoş olmak üzereydim... Dudaklarım yanaklarıma doğru gerilirken korkunç bir rahatlamayla kapadım gözlerimi. Bedenine hapsolmuştu; hem de kelimelere sığmaz kocaman bir acıyla. Etrafında avcı bir vaşak gibi döndüm. Yatağında titriyor, konuşmaya çalışırken ağzından çıkan salyalar dudaklarını köpürtüyordu. "Seni geberteceğim." Diyebildi en sonunda öfkeyle karışık bir inlemeyle. Beni öldürmüştü zaten ama bilmediği benim bir anka olduğumdu. Ölmüştüm ve küllerimden yeniden doğmuştum. Beni bu denli bir katile dönüştürense onun mayama karıştırdığı intikamdı. Hala boynunda saplı duran şırıngayı tek hamlede çekip çıkartırken oteli ayağa kaldıracak bir çığlık attı. Akabinde derin soluklar alarak haykırışını engellemeye çalışsa da içini söken acısını damağımda hissettiğimi itiraf etmem gerekiyordu. İntikam soğuk yenen bir yemektir, derlerdi ama damağımdaki bu tadın tarifi lezzetten de öteydi. Üzerini çıkıp kasıklarına otururken "Seni gebermekten beter edeceğim Serdar Ateş." Diye tısladım bir yılan gibi. Kalçalarımın altında özellikle sabit tutmaya çalıştığı dizine var gücümle bastırırken "İçi boşaltılmış bir kuklaya çevireceğim." diye haykırdım onun bağrışını bastıran bir sesle. Şanslıydım; İtfaiye aracının alarmı ve dışarının gürültüsü bizi tam da ümit ettiğimiz gibi maskeliyordu. "Orospu!" Diye inledi altımda. Muhtemelen kasıklarına değen bir sertlik olmadığından ve bol sweetimden taşan belli belirsiz göğüs uçlarımdan nihayet kadın olduğumu anlamıştı. Ama sinirlendim. Onun bana hakaret etmeye bir gıdım bile haddi yoktu! Tek elimle yanaklarını tutup dehşet bir güçle çenesini sıkıştırmaya başladım. "Hayatın için yalvar Serdar Ateş!" Dedim ürkütücü bir sesle. "Son nefeslerini hakaret için tüketme." Haykırışlarına hakaretler sıkıştırabilmesi taktire şayandı doğrusu. "İçini mermiyle dolduracağım kancık kahpe!" Tükürdü. Yüzüne esaslı bir tokat atıp yatak başlığından sarkan elini tuttum. Gözlerinin içine baka baka elinin ortasına açtığım delikten parmağımı geçirirken "Senin içini dışına dökeceğim erkek orospusu!" Dedim. Karşılıklı restleşmemizi sevmiştim. İçimdeki kana susamış canavarı besliyordu ve doğrusu o canavar uzun süredir açtı. Çığlıkları Vivaldi'nin Yaz Fırtınası'na benziyordu; muazzamdı. Onu daha fazla inletmek için sabırsızlanıyordum! O yüzden eldivenli ellerimle ipek geceliğinin düğmelerini kopartırken canavarımı serbest bıraktım. Üzerinden kalkıp silahımı tutturduğum kemerden bıçaklarımı çekip çıkarttım. Onun ruhu, tek bir kurşun darbesi ile huzura kavuşamayacak kadar suçluydu. Kimlerin kanına girdiğini umursamıyordum. Umursadığım benim doğmayacak bebeklerimdi. Ruhu bataklıklara bile layık olmayan bu erkek orospusu, bebeklerimin katiliydi. Bıçağımın keskin tarafını komodininde duran zippoyla ısıtırken gözlerimi ayırmadan ona bakıyordum. Elimdeki çakmağın turuncu alevinden gördüğüm, titremeye korkuyor mıh gibi kilitlenmiş dudakları salyalarından parlıyordu. İçim bir noktada kahkaha atsa da kasıklarımı sızlatan bir his acısıyla empati kurabiliyordu aslında. Hayır, buna empati denmez... Ayna etkisi yaşıyordum sanki. Yıllar önce onun bana yaptığını şimdi ben ona yansıtıyordum. Peki bu empatinin saçma acısı da neyin nesiydi? Bilmiyorum, sadece çektiği acıyı anlıyordum ve bunun katlanılmaz hissi beni yaralasa da maruz kalanın Serdar olması içimi sımsıcak yapıyordu. Nedenine mana vermek güçtü. Zippoyu kapatmadan komodine koyarken ateşten kızaran çelikle göz göze geldim. Bu beni babamdan isteyen dudakları içindi. Turuncu, sarı parlayan bıçağın çeliğini dudaklarına bastırdım boylu boyunca. Kesmedim; sadece lav püskürten o ateş parçasıyla buluşturdum lanet dudaklarını. Bu kez çığlık bile atamadı. Bedeni yatakta elektrik akımına tutulmuş gibi sarsılsa da göğsünden ve kursağından yükselmeye çalışan hırıltılar haricinde sessizdi. Ancak hareketleriyle sarsılan yatağı, komodindeki zipponun alevini sarsacak kadar güçlü sallanıyordu. Elimle yanaklarını boydan boya sıkıştırırken avcumun ortasında kalan dudakları ve lav saçan çeliğin kızgın ateşini eldivenin altından bile hissedebiliyordum. Gözlerine oturan dehşet korkusuyla birleşmişti nihayet. Kirpikleri ıslanmış, dolan gözbebekleri titreşmeye başlamıştı. Burunlarımız birbirine değene kadar yaklaştım yüzüne. "Kimlere neler yaptığını sorguluyorsun," Dedim buz gibi bir sesle. "değil mi?" Yanaklarını sıkıştıran parmaklarım titreşti; damlalar gözlerinden taşarak şakaklarına kayarken cayır cayır yanan çeliği kaydırarak çenesinin altına ittim. "Sen benim bebeklerimi çaldın!" Dolan gözlerime lanet ediyordum. Ömrümce kurduğum bir hayal değildi anne olmak. Beyaz önlüklü biri çıkıp 'Rahminiz paramparça, bu noktada anne olmanız oldukça güç.' demeseydi belki hiç istemezdim bile ama bir şeyi istememekle, istesen bile sahip olamamak arasında çok ince bir çizgi varmış. Bunu, istesem bile sahip olamayacağımda öğrenmiştim. Ve öğretmenim... Serdar'dı. "Sen benim anneliğimi çaldın!" Diye haykırdıktan sonra bıçağı kursağından göğsüne doğru çizmeye başladım. Sıcak çeliğin eti yakan kokusu odaya bir gaz gibi salınırken gözlerimi kapatmıştım huşuyla. Erkekliğini kesip ağzına tıkma fikri parmaklarımı zorlasa da kendime hakimdim doğrusu. Bu, üzerimdeki şüpheleri arttırırdı nitekim. Hayır; bu şerefsiz mutluluğumu bir kez çalmıştı ve evliliğimin ertesinde bir kez daha bu herif yüzünden kafese tıkılmaya hiç niyetim yoktu. Üzerine çıkıp bacaklarına otururken bir kedi gibi eğildim üzerine. Sıcak çeliğin birbirine yapıştırdığı dudakları yüzünden ağzını açmaya korkuyordu. Normalde bile birbirine yapışan canlı eti ayırmak canını yakardı ama damarlarında dolaşan uyaran yüzünden şimdi buna cesareti dahi yoktu. Bıçağımın sivri ucunu göğüs kafesinin altına hizaladıktan sonra gözlerimi kapadım. Yıllardır bu anın özlemini çektiğimi ancak anlıyordum. Bıçağı sokup elimi yırtılan derinin içine gömdüm. Ses telleri değil ama içi çığlık çığlığaydı! Kanın sıcaklığını eldivenin üzerinden bile hissedebiliyordum... Ve Tanrı'm... Mutluluk damağımdan kasıklarıma kadar akıyordu sanki. Kahkaha hiç beklemediğim bir anda yakaladı beni. Elim onun içindeyken ve neredeyse ciğerini tutuyorken. Zaten üzerindeydim ama şimdi keyfimi getirecek son hamlemi yapacaktım. Boştaki elimle bıçağın kabzasını tutup çektim. Diğer elimin içeride işi vardı nitekim. Mide bulandırıcı olduğunu biliyorum ama bunu yapmak mecburiyetindeydim. Bıçağı yatağa alelade bir şekilde koyup maskeyi yüzümü görecek şekilde sıyırdıktan sonra Serdar'ın yüzüne baktım. "Benim içime girmek için hayatımın içinden geçmiştin Serdar." Dedim. Şimdi durmak için kendini kasmıyordu. O adeta katili karşısında donup kalmıştı. Bu dumur anı orgazmıma pudra şekeri serpiyormuş gibi hissettim. Bu esnada parmaklarım sıkış tıkış göğüs kafesi içindeki organları arasında aradığını bulmaya çalışıyordu. Ve buldu da. Her atışını parmaklarımın ucunda hissedebiliyordum. Parmaklarımın Serdar'ın o beş para etmez kalbini nasıl kavrayıp damarlarından nasıl ayırdığını ya da göğüs kafesine takılmadan nasıl tek hamlede bedeninden çıkardığını bilmiyorum ama oldu. O şerefsiz kim olduğumu anlayarak bana bakarken "Ama şimdi ben senin içindeyim." Dedim ve elimi içinden çıkarmadan hemen önce tek nefeste soludum. "İçini dışına çıkarmak için." Tek bir hırıltılı soluk alabildi. Gözleri dehşetle açılmış, nefes alabilmek için genişleyen burun delikleri an be an küçülmüştü. Bedenine hakim olan uyaran yüzünden kas seğirmesi bile yaşayamadı. Öylece... Kalbi avcumun içinde ölüverdi. Üzerinden kalkıp yataktan birkaç adım geriledim. Boşalmış gibiydim. Bir tonluk koca kamp çantasını nihayet sırtımdan indirmiş gibi... Birkaç dakikalık sersemliğin ardından gözlerimin dolduğunu fark ederek silkelendim. Dna bırakamazdım! Sweetimin kolu ile gözlerimi kurulayıp cebimdeki walkie talkieyi çıkardım. Pilleri yerine takar takmaz ise sesi duymuştum. "Fazla kalmadı mı?" Ses Chase'e aitti. Dudaklarımdan titrek bir nefes alıp "Bitti." dedim. Walkie talkie aradaki mesafeden olsa gerek tekrar cızırdarken bu kez konuşan Harvey oldu. "İyi misin?" Karanlığa alışan gözlerim Serdar'ın boş bakışlarında takılı kalmıştı. "Eyşan?!" "Öldü." Diyebildim sadece. Bu sözümle beraber mırıltılar duydum ve hemen ardından derin bir soluk sesi. "Silahı, şırıngayı ve bıçağı al." Dedi Harvey bilir kişi gibi. Aklım boşalmıştı. Adına mutluluk sarhoşluğu mu denir yoksa şok mu, bilmiyorum ama düşünemiyordum. "Bunu ne yapayım?" Diye soludum aptallar gibi. "O ne?" "Kalbi." Bir süre sessizlik oldu. Bu işin başından beri onunla baş başa kaldığımda ne yapacağımı bilmediğimi söylemiştim kendime. Öyle de olmuştu. Serdar'ın kalbini sökene kadar kalbini sökeceğimi bilmiyordum ama elimdeydi. "Oraya bırak." Dedi Harvey soğukkanlı bir şekilde. "Ellerini yıka ve 1033 numaralı odaya in." Başımı salladım. 1033. 1. kat yani. "Eyşan anladın mı beni?" Tekrar başımı salladım. "Eyşan cevap ver!" "Anladım." Dedim. Nevrim dönmüştü. İntikamın beni rahatlatacağını ve hatta özgürleştireceğini düşünmüştüm ama aptallaştıracağını ön gördüğümü söyleyemem. "Çok vaktimiz kalmadı, hadi." Sesindeki emir komuta tınısına minnettardım; metrelerce öteden kumanda ediyordu beni ve tam da şu an buna muhtaçtım doğrusu. "Bıçak, şırınga, silah." Dedi tekrar. "Başka bir şey kullandın mı?" Hayır anlamında salladım başımı. "Eyşan?!" "Hayır. Sadece onları kullandım." "Topla onları." Şırınga çoktan cebimdeydi, silah da kınında. Bıçak? Bıçak yataktaydı. Aceleyle yatağa atıldım. Vay canına, ben de titriyordum... "Aldım." "Banyoya geç, ellerini yıka." Elimdeki kalbe baktım. Bunu onun yanına koymak istemiyordum. Bir kalbi olmasını hak etmiyordu. "Eyşan!" "Tamam." Dedim tekrar. Şokta olduğumu anlamış olmalıydı ve bu yüzden her komuttan sonra adımı söylüyor ve benden tepki almaya çalışıyordu. Ona gerçekten de minnettardım. "Su sesini duymuyorum." Dedi Harvey biraz sonra. Gerçekten de sersemlemiştim. Dudaklarımı ıslatıp "Şimdi geçiyorum." Diyerek elimde kalple banyoya geçtim. Musluğu açtım ama önceliğim kalpti. Onu klozete attım. Su musluktan boşalırken ben o karanlıkta görebilirmişim gibi klozetin kör kuyusuna baktım bir müddet. Hak ettiği yerdeydi. Bok çukurunda... Ellerimi defalarca kez yıkayıp eldivende bir şey kalmadığına emin oldum. Elimde eldiven olmasına rağmen etrafa bulaşacak kanlı bir parmak izi olsun istemiyordum. Mesela 1033. katın odasında kanlı bir parmak izi bulunsa odayı kiralayanlardan tutup bize kadar ulaşabilirlerdi. Bu riske hiç gerek yoktu. "Hazırım." Dedim. "1033'de adamım var, kapıyı sana o açacak. Yangın merdiveni hemen odanın yanında. Bavulun da odaya indirildi. Her kat başında bana sayı vereceksin." Diye sıraladı hızlı hızlı komutlarını. "Anladım." Dedim bu kez adımı solumasına fırsat vermeden. Eşyalarım 1. kattaydı ve oda hemen yangın merdiveninin yanındaydı. Tek yapmam gereken 1. kata inmek ve her katta Harvey'ye sayı vermekti. 24. kattaydım ve bu da yirmi üç sayı demekti. "Bir." Dedim usulca ve hızlı ama hafif adımlarla aşağı inmeye başladım. Neredeyse otuz saniyede bir sayı veriyordum ve bu da nereden baksan on iki dakika demekti. Yine de tırmanmak kadar kötü olmasa da inmek de yorucuydu. Nihayet on beşinci dakikanın sonunda "Yirmi üç." diyebildim ve kapı numaralarına bakarak koridorda odaları takip etmeye başladım. "Odanın önündeyim." Dedim hemen sonra. "Anlaşıldı." Harvey'nin sesinin hemen ardından kapı açıldı. Bir adam bekliyordum ama bu kumral bir kadındı. O da elinde bir walkie talkie tutuyordu ve beni içeri alır almaz konuştu. "Geldi efendim." "Yardım et." Kadının walkie talkiesinden yükselen ses ise Chase'e aitti. Elimden walkie talkieyi alıp beni banyoya soktu. Banyoda kamp lambalarından ışıklandırmalar vardı ve... Üstüm başım kan içindeydi. Yüzümdeki maskeyi çıkardığımda o şerefsizin kanının sağ gözümün altına sıçradığını görerek afalladım. Halbuki kansız, şerefsiz biri olduğuna emin sayılırdım. "Beyefendi gönderdi." Diyerek kapının ardındaki elbiseyi gösterdi kadın. Başımı salladım. "Gerisini ben hallederim." Diyerek kadını gönderdikten sonra elimi yüzümü yıkadım. Saçlarımı açtım ve ruhumu temizlediğim gibi bedenimi de Serdar'ın kalıntılarından arındırdım. Bana su yeşili, etekleri pilili askılı bir elbise göndermişti. Bu kez tarzıma uygunluğumu sorgulayacak ne hal ne de takatte olduğum için sorgulamadan giyindim. Son bir kez boynumu ıslattıktan sonra ise Harvey'nin gönderdiği vansları giyerek odaya geçtim. Banyonun ışığından sonra odanın karanlığı beni körleştirmişti doğrusu. "Bavulum nerede?" Diye sordum yekten. Kadın bir anlık afallamayla kapının yanını gösterirken "Biz halledeceğiz." Dedi. Tüm cinayet delillerimi bavula gelişi güzel tıkıştırırken cevap verme tenezzülünde dahi bulunmadım. Chase ile Harvey'nin arasındaki hesabı bilmem ama ben idam hükmümü verecek delilleri ulu orta bir mafyaya teslim etmeyecektim. Bavulu çekiştirerek kızın walkie talkiesine uzandım. "Ben hazırım." Dedim bu gece için son bir kez daha ve tek bir kat inecek olmanın verdiği rahatlıkla bavulumu yüklendim. "İşaretimizi bekle." Dedi Chase. Etrafı kontrol ettiklerini düşündüm. Nitekim öyleydi de. Perdenin ardından sokağa baktığımda orada tüttüren gençleri beklediğimizi anladım. Dağılmaları biraz sürdü ama onlar gider gitmez yanıp sönen ışığın izniyle kendimi merdivenlere attım. Yolu nasıl atladığımı hatırlamıyorum bile. Bavulun tekerlek sesleri duyulmasın diye kutu taşır gibi yüklenmiştim bavulu. Harvey'nin yanına geldiğimi ise bavulu ellerimden aldıklarında anladım. Binanın girişinde aldılar bavulu elimden; odaya bile çıkmamıştık ama orada beni bekliyordu. İçeri girmemle beni kucaklaması bir oldu. Kollarını belime sardığında anladım. Özgürdüm. "Bitti sevgilim." Diye fısıldadım ve etrafımızdakileri umursamadan boynuna saklandım. "Artık kök salabilirim." - - - Nihayet en çok beklediğimiz karşılaşmalardan biri yaşandı :) Beklediğiniz gibi miydi? Yoksa çok mu hafif kaldı? Yorumlarınız benim için çok değerli, biliyorsunuz :* Daha önceki bölümlere yapılan yorumlara cevap veremedim... Kusuruma bakmayın. Bunu telafi edeceğime emin olabilirsiniz, nasıl olsa cevap gelmiyor diye yorum yapmaktan vazgeçmeyin lütfen bebeklerim. Bakalım bundan sonra neler olacak? Tahmini olanlar var mı? Varsa neler? Yorumlarınızı iştahla bekliyorum güzellikler :)) Gelelim Bölüm içindeki göndermelere; Anka Kuşu Efsanesi: Efsaneye göre Simurg (Zümrüdü Anka), bilgi ağacının dallarında yaşar ve akıllara gelebilecek her şeyi bilirmiş. Öyle ki, bütün kuşlar ona inanır, başları sıkıştıkça Simurg'un kendilerine yardım edeceğini, onları hep zor durumlardan kurtaracağını düşünürlermiş. Zümrüdü Anka, öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvarmış. Yuvanın içinde ölümü beklermiş. Ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar... Simurg oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğarmış... Psikolojideki Ayna etkisi (mirror effect): Karşımızdaki insanı daha iyi anlayabilmek için bir empati kurma yöntemi ve onunla daha iyi kurabilmek için bir manipülasyon yöntemi olarak kullanılır. Bu arada profilimde yayımladığım bir diğer hikayem olan Bir Şansımız Olsaydı final oldu. Tatlı, sevimli bir yaz dizisi formatında, Romantik Komedi bir hikaye. İlginizi çekmesi açısından aşağı tanıtımı koyuyorum; sadece biriniz değil, hepinizi bekliyorum hikayeye :)) BİR ŞANSIMIZ OLSAYDI - TANITIM Naz sadece biraz kötümser, realist, biraz fazla kuralcı... İroni fabrikası bir adam... Ve okumak için yollara düşen sivri dilli bir kız. Naz tekeri patlak, yaşlı bir kamyonda ve kader hep yokuş aşağı sürüyor aracını. Olsun, o artık liseli değil! Üniversiteyi kazandı; hukuk okuyor! Konuştuğu biri bile var. Derken o çıkıverdi karşısına. Söz dinlemez ve dahi yapışkan; hatta ve hatta yılışık biri. Bir adam ya da bir kahraman. Fanusuna sıkışıp kalmış, realizmin gaddar giyotinine boynunu uzatmış Naz'ı kaderinden kurtarır mı dersiniz? Her şey muhtemel! *** Bir kupa kaynar kahve, bir deli mimar, bir ceket ve dediğim dedik bir avukat ile inatçı bir aşk oyunu! ... Ölü doğmuş bir aşktı bizimkisi; Eksik kalmış bir kürtaj... Baştan, başlanmaması gereken bir kitap gibiydik. Okunmamalıydık. Ama kalplere pranga vurulmuyordu...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE