49. Bölüm

3725 Kelimeler
48. Bölümden "Sana bir hediyem var." Dedi ben gözlerimi kapamış, kendimi ikna etmeye çalışırken. Gözlerimi açtığımda odanın diğer tarafındaydı. Nichole'ün getirip çekmeceye kaldırdığı kutuyu alıyordu. Kutuyu çıkardı ve yaklaştığı her adımda hediyesini anlatmaya başladı. "Geçmiş nesillerimden miras, eski bir şey." Diyerek karşımda durdu. Kutuyu açtığında nutkum tutulmuştu. Bu tam da gelin çiçeğiyle uyumlu bir saç tokasıydı. Şeffaf mavi yaprak kristallerinin ortasına oturtulmuş pirinçlerin bazılarının içinde minik isimler yazdığını fark ettim. Ve çiçeklerden birinin tomurcuğu yoktu talihsiz bir şekilde. Tam da o anda Harvey ceketinin içinden küçük bir kutu çıkartıp boğazını temizledi. "Yeni bir şey." Derken küçük kutunun içindeki minicik pirinç tanesini gösterdi bana. Pirincin içine Eyşan De La Cour yazılmıştı harika bir el yazısıyla. Kalbimin çırpındığını hissettim. Bu muazzam tuhaf bir duyguydu. Çırpınan kalbimden damarlarıma heyecan akıyordu sanki. Ve endişe.... Kaybolan yapboz parçaları resmi mahveder... Yarım bırakır ama ya kayıp yapboz parçası? Çerçevesinden uzak ve yalnız o girintili çıkıntılı, bir başına hiçbir mana etmeyen o boyalı karton? O işte bendim. Çerçevemden ve diğer tüm parçalarımdan uzakta boyalı bir karton gibiydim ama Harvey pirinci, tomurcuğu olmayan yaprakların arasına yerleştirince ısınan gözlerimi kırpıştırdım. Harvey beni ailesine yerleştiriyordu; bambaşka bir çerçevenin, tümüyle yabancı bir resmin içine... Bana bir aidiyet vaat ediyordu. Dudağımı ısırıp yutkundum. Bu heyecan verici ama delicesine korkutan bir mutluluktu. Nemli kirpiklerimin altını okşayarak tokayı topuzumun sağ altına yerleştirip kulağıma fısıldadı. "Ve gelecek De La Cour gelinlerinden ödünç alınmış, mavi bir şey." 49. Bölüm Kollarımı boynuna dolayarak sarıldım ona. Bana verdiği şeyin farkında mıydı? Bir soyadından bahsetmiyordum. Bana ait olmam için bir yer veriyordu. Ailesinde ve kalbinde bir yuva açıyordu. Lanet olsun! Ağlamak için doğru zaman değildi. Başımı boynuna saklayıp içimi hoplatan hıçkırığı yuttum. Bu güzel bir andı. Ağlamanın vakti değildi... Bana bahane olarak sunduğu mecburiyetten de öte, gerçek bir evlilik yapmak istiyordu benle. Ama keşke alayla söylediği gibi dizlerinin üzerine çöküp onunla evlenmek isteyip istemediğimi sorsaydı nezaketen de olsa. 'Kabul eder miydin ki?' Diye vik vikledi içimdeki uyuz. Evet, etmezdim ama şimdi de bu nezaketi kabul ettiğim için değil mecburiyetten evet diyordum. Final aynıysa en azından bunu sorabilirdi. "Harvey," Diye fısıldadım saklandığım yerden çıkarak. Uzun kirpiklerinin altındaki kara gözleri saçlarımdaydı. Bir parmağı kuşun kanat çırpışı gibi saçlarımı severken gülümsedi. "Söyle." Damağımı emdim. Söyleyeceğim şeyin onu sersemleteceğinden emindim. Nitekim düşüncesi bile benim başımı döndürüyordu. Gerçi adama ne zaman baksam başım dönüyordu... Apollon gibiydi lanet olsun ki. "Seni seviyorum." Tüm vücudu kaskatı kesildi. Gülücüğü yüzünde donmuştu. Sebebini anlayabiliyordum; bu kez can havliyle ve üzüntüyle söylenmiş bir itiraf değildi bu. Kalbimi tıka basa dolduran, dudaklarımı yakan, içimi ısıtan ve tamamen gerçek olan duygularımdı. Dudaklarını ıslatıp tek eliyle yanağımı okşarken açtığım mesafeyi kapatarak "Hep yanlış zamanda yanlış şeyler söylüyorsun lilla kittan." Diye soludu dudaklarıma doğru. "Şimdi evlenmemiz gerek ama sen seni yatağa atayım diye beni resmen zorluyorsun." Başımı geriye atarak kıkırdamamı engellemeye çalıştım. "Bir daha söylemem." Dedim kocaman harflerle ve imayla. Diğer eli de yanağıma konarken dudaklarıma kapandı. Yumuşacıktı. Parmaklarında his olmayan dev bir adamın civciv sevmesi gibi, incitmemek adına tüm benliğiyle savaşıyor gibiydi. Dudakları dudaklarıma sürterken arzuyla fısıldadı. "Bu gece lütfen bir daha söyle." Dedi içten bir şehvetle. Alt dudağını ısırdım. Bence evlenmemiz şart değildi; geceyi beklemeye hiç gerek yoktu. Yaka iğnesinin altındaki düğmeye uzanarak niyetimi belli ettim. Bileğimden yakalayıp dudaklarımdan uzaklaşırken kaşlarını kaldırdı. Bakışlarında onaylamaz ama hınzır bir ifade vardı. "Geceyi bekle Eyşan." Dedi gülümsemesini bastırarak. Gözlerimi devirdim. İlla o imza atılacak, o tören olacaktı yani! " Gözlerini devirmenin intikamını almak için sabırsızlanıyorum." Yok canım. O sadece fırsatları değerlendirmek için sabırsızlanıyordu. Yoksa ne yapmıştım ki? "Şimdi salona geçelim." Gerçek yüzüme su dolu bir balon gibi patladı. Vakit gelmişti!... "Çok kalabalık olacak mıyız?" Diye sordum olduğum yere çivilenerek. Mesela kaç kişi olacaktık? Tanıdıklarım olacak mıydı yoksa sadece Harvey'nin misafirleri mi olacaktı? "Sadece yakın çevrem." Dedi ellerimi tutup sıkarken. "Okuldan birkaç dost, ikinci kuşaktan bir kuzen ve resmi bir ilan olması açısından iş hayatından tanıdığım birkaç kişi." "On kişi var mıdır?" Dedim nefesimi kontrol ederek. Bence Nichole, Bell ve Juliet yeterliydi. "Davet yüz kişilik Eyşan." Dedi bıkkın bir hal ve tavırla. "Korkmana gerek yok. Her an yan yana olacağız zaten." Korktuğum tam olarak buydu. Ben hedef tahtasıydım ve hedef ile silah arasında bir canlı olması her zaman için tehlikeliydi. "Hadi artık." Son bir bardak su içmek için lavaboya koştum. Zor bir gece olacaktı ama zor durumları idare etmek konusunda her zaman iyiydim, değil mi? "Hadi." Her şeyin doğru ilerlemesini umarak ve bir felaket yaşanmaması için dua ederek Harvey'nin yanına geçtim. Koridorda bir gelin ve damat olarak yürümeye başladık. Aslında sorun yoktu. Zaten koridor boştu ama asansörde karşılaştığımız yaşlı bir çift yüzünden utandım. Valizlerinin yanında aşağı iniyorlar ve mutlu görünüyorlardı. "Mutluluklar çocuklar." Dedi saçları bir pamuk tarlasına benzeyen, minyon ve beyaz teninde çiller olan yaşlı kadın. "Biz de bu otelde evlenmiştik." Harvey pür dikkat kadını dinliyordu. Kadını anlamaya çalıştığını varsaydım. Gülümseyerek teşekkür ettim. Biz en üst katta olduğumuz ve salon da aşağı katlardan birinde olduğu için asansörde geçirdiğimiz süre boyunca yaşlı kadın ve adamın evliliklerine dair konuşmalarını daha doğrusu evlilikleri ve otelleri ile ilgili detayları dinledik. Çok büyük ve şaşalı bir düğün yaptıklarını, evliliklerinin temelinin bu otelde atıldığını, her yıl evlilik yıl dönümlerini bu otelde, ilk evlendiklerinde geceyi geçirdikleri balayı suitinde geçirdiklerini anlattı. Şanslı olduğumuzu ve bu otelin aşıklara şans getirdiğini söylediler. İzleyip görecektik. On sekizinci kata gelerek indiğimizde çalan viyolonselin yumuşak ritmini ve kalabalığın mırıltılı gürültüsünü duydum. Harvey elini belim ile kalçam arasında bir yere yerleştirirken telefondan birini aramış ve "Kata geldik." Diye haber vermişti. Her adım gözümde büyüyordu resmen. Ayrıca kalbimin atışı da kulaklarımı uğuldatıyordu. "Çok hızlı olacak." Dedi belimi okşayarak. "Bir saat içinde memur gelecek ve sonra sadece bir saat daha vakit öldüreceğiz. Hepsi bu. İki saatlik bir serenomi." Başımı salladım. Çok hızlı olup bitecekti. Çok, çok hızlı. "Alkole ihtiyacım var." Dedim kapının ağzındayken. Dönmedi bile. "Düğünde sarhoş olamazsın." Dedi. Beni bu kadar iyi tanımasından nefret ediyordum! Şaşılacak şeydi. Üç ayda beni nasıl bu kadar iyi tanıyabilmişti ki? Gergin olduğumda kesinlikle alkole sığınmazdım ama bu gece ayık kafayla çekilmezdi ki! Derken viyolonselin sesi kesildi. Üç saniyelik bir sessizliğin ardından ise giriş müziği yükseldi ve yüksek tavanlı salonun devasa büyüklükteki beyaz kapıları açıldı ihtişamla. Çakan birkaç flaş gözümü almış, patlayan pirinç konfetileri yüreğimi ağzıma getirmişti. Düğündeki tek Müslümanın ben olduğum düşünülürse Hristiyanların ya da daha doğrusu Avrupalıların adetlerinin aksine bu kadar cümbüşlü bir giriş beni afallatmıştı ama işin gerçeği şuydu ki mihrap boyunca babamla yürüyemez ve Harvey'nin ellerine teslim olamazdım. Gerçi zaten burada bir mihrap da yoktu. Gülümsemeye gayret ettim. Yüzlerini ya hiç bilmediğim ya da çok az aşina olduğum bir çok sima bizi nazikçe alkışlıyor ve girişimizi izliyordu. Etrafa dağılmış yüksek boyunlu, yuvarlak masaların etrafına toplanmış insan kümeleri başımı döndürdü. Attığım her adım kulağıma kurşun patlama sesi gibi geliyor, her göz kırpışımda vurulup düşen bir misafir canlanıyordu gözümde. Harvey elimden tutup beni savurarak bedenine yasladığında giriş müziği bitmiş ve Tom Jones'un Delillah'yı çalmaya başlamıştı. "Vals biliyorsun." Dedim tüm odağımla Harvey'ye bakıp adımlarını takip ederken. "Sen de." Diye gülümsedi. Bakışlarımı kaçırıp gülümsememi saklamaya çalıştım. İçin doğrusu, dans on üç ve on sekiz yaşlarım arasında öğrenmek için yanıp tutuştuğum bir tutkuydu ama ders almak için değil izin istemek, sormaya bile cüret etmemiştim. Daha sonra içimdeki tutkulu ateş azalmış ve bir köz haline gelene dek sönmüştü ama üniversitenin dans kulübünün gizlice katıldığım etkinliklerinde vals, tango ve salsa öğrenmiştim. Çok iyi değildim ama Harvey'yi takip edebiliyordum. Ve o gerçekten çok iyi dans ediyordu. Önce ikimizde birbirine çapraz ellerimizi birbirine dokundurduk ve hemen ardından Harvey bileğimi yakaladı. O pozisyonda ikimiz de yana açılınca misafirlerimizden esaslı bir alkış koptu. Alkışlar devam ederken toplandık ve bu kez iki elimizle birlikte birbirimize tutunarak dans etmeye başladık. Önce beni müziğinde ritmine uydurarak ikimizin kollarıyla açılmış kementin içinden geçirdi. Kollarımızın altında dönüp tekrar ona baktığımda elim göğsüne dayanmış, diğer elim Harvey'nin eli ile klasik vals pozisyonu almıştı. Ve adımlarımız başladı. Bir müzik kutusunda kayarak dans eden porselen bebekler gibiydik. Kollarında kendimi geriye atmış gözlerimi kapatarak dansın keyfine kapılıyordum. Her dönüşte açılan eteklerim lunapark balerini gibi hissettiriyor ve beni küçük bir kız çocuğuna döndürüyordu adeta. Bazen beni ikimizin kolları arasına alıp geriye yatırıyor bazense iterek pistte tek başıma dönmemi izliyordu. Sonra ise kollarının arasına alıp dans etmeye devam ediyordu. En sonunda beni geriye yatırıp dansı finale taşırken neredeyse kulakları sağır edecek bir ıslık ve alkış tufanına tutulduk. Beni kaldırıp ayaklarımın üzerine koyduğunda ikimiz de nefes nefese ve sırıtır haldeydik. "Güzel dans ediyorsun." Hafifçe başımı salladım. "Sadece sana ayak uydurdum. " Gülümsemesi genişleyip elini belime koyarak beni misafirlerimizle tanıştırmak için yönlendirdi. Yaklaştığımız masada en az Harvey kadar uzun ve kumral bir yakışıklı ve yakışıklının yanında sarışın, zarif bir kadın vardı. Biz yaklaştıkça ellerini iki yana açan yakışıklı geniş sırıtışı ile Harvey'ye sarıldı. "Bu nasıl bir ters köşe kuzen!" Dedi adam iştahla. "Evlenmeni beklemiyorduk." Harvey dudaklarını birbirine bastırırken yanındaki kadın da elime uzanıp temsilen omzuma sarıldı. "Sasha." Dedi kadın belli ki Harvey'nin kuzeni olan adamın samimiyetine, yaklaşmayan bir resmiyetle. Bir an ne diyeceğimden emin olamadım. Bu resmi bir davetti ve gerçek kimliğimle katılmalıydım düğünüme. "Eyşan." Dedim soy ismimden kaçınarak. Kimlerin babamı tanıdığını bilmiyordum; en azından törene kadar soyadımın gizli kalması hayrımıza olurdu. "Dario!" Diye atıldı adam sarışınla aramıza girerek. "Bu buzdolabının kuzeniyim." Harvey burnunu kaşıyıp uzaklara baktı hususi bir şekilde. Dario'nun sözlerinden rahatsız olmamışsa bile hoşlanmışa benzemiyordu. "Ve sende onu çarpan cin olmalısın." Ansızın dudaklarımı zorlayan gülümsemeyi yutmaya çalıştım. Onu çarpmış mıydım? Emin olamıyordum. "Jules ile ayrıldığınızı bile duymadık kuzen. Nasıl oldu tüm bunlar?" Dudaklarımı zorlayan keyif donup kırıldı içimde. Nasıl olduğunun hikayesi uzundu ama Dario haklıydı. Jules ve Harvey arasında ilan edilmiş bir ayrılık yokken bizim evliliğimiz mantıklı değildi. "Bu sorunun yeri burası mı Dario?" Diye sordu Harvey kınayan bir sesle. "Düğünümde eski nişanlımı konuşmayacağız herhalde." "Haklısın haklısın!" Diye atıldı Dario yanımızdan geçen garsondan şampanya alıp bize kaldırırken. "Şimdi kutlama zamanı." Temsilen gülmeye çalıştım. Neyse ki Dario'nun yanında daha fazla kalmadık. Satır aralarını okumada epey iyiydim ve Dario'nun sorusuyla Sasha'nın tavrı birleştiğinde ikisinin de gözünde Harvey ve Jules'u ayıran kadın olduğumu anlayabiliyordum. Sadece ikisinin mi? Yanımızdan geçen bir garsondan yarısı içilmiş bir kadeh viski alıp direk diktim sertçe. Siktiğimin memuru gelse de şu sikimsonik şey bitse hemencecik. "Yavaşla." Dedi Harvey beni bir başka masaya sürüklerken. Yüzüme amele sümüğü gibi yapıştırdığım gülümsemenin ardından tısladım. "Bana senle Jules'u ayıran sürtükmüşüm gibi davranıyorlar." Dedim iğneleyici bir tonda. "Üzgünüm Harvey sakinleşemiyorum." İçinde olduğum gelinlik ve beynimi alarmda tutan korkularım, üstüne üstük arada bir gözlerimi perdeleyen çatışma görüntüleri bir de bu ithamlarla buluşunca... "Bana bir kadeh daha gerek." Özellikle bir garsona doğru yöneldiğimde beni diğer tarafına çekti. "Öyle olmadığını biliyorsun." "Öyle mi?" Dedim ona dönerek. "Ben hayatına girene kadar Jules'la evlenmeyi planlıyordun Harvey." Dudakları aralandı ancak söyleyecek bir şey bulamadı. "Dario ve Sasha haklı." Dedim sahte gülümsememe bir kıkırdama eklerken. "Ben sizi ayırdım. Hatta sen Jules'u benimle aldattın." Bu kez onun engellemesine izin vermeden bir başka garsondan şampanya alıp başıma diktim tek seferde. "Ben sürtüğün tekiyim." Biten kadehi elimden söküp "Eyşan!" Diye hırladı. Ne? Haklılardı. Yüzüme bakıp hakkımda dedikodu düşünen herkes haklıydı. Ben Harvey'yi ayartmış, baştan çıkartmıştım. Bir birlikteliği sonlandırmıştım... "Jules'u falan aldatmadık biz." "Yattın benimle." Dedim incecik bir sesle. "Bell'in otelinde, kendi odanda... Kendin söyledin. Biz daha önce seks yaptık ama sevişmedik, diye. " Kısa bir bakış attım. "Duygusal bir aldatma değildi belki ama... Nişanlın varken altına aldın beni!" "Jules'la aramdaki bir anlaşmaydı." Dedi gülümsemesinin ardından çıkan gergin sesiyle. "Bunu bu salondaki herkes de gayet iyi biliyor. Şimdi düğünüme geldiler çünkü akıllarından senin sürtük olduğun fikri değil anlaşmayı yerle yeksan edecek kadar aşık olduğum kadın olduğu fikri geçiyor." "Bir kadeh daha istiyorum." Dedim umarsızca. "Eyşan!" Bariton sesinden yükselen inleme beni ürküttü. Sabrı adım adım taşmaya yaklaşıyordu sanki. Tam da şimdi salonu terk etsem nasıl olurdu? Hem ayrıca evlenmek istemeyişime mantıklı bir kılıf da bulmuş olurdum. 'Saçmalama artık!' Diye azarladı beni iç sesim. Bu evliliğe ihtiyaç duyanın ben olduğumu ben de gayet iyi biliyordum ama... Gizli saklı imza atsak her şey çok daha kolay olurdu. "Harvey," Diye inledi ince, zarif bir kadın sesi. İstikametinde olduğumuz masadan gelmiyordu ses. Arkamıza döndük ve sesin sahibiyle karşılaştık. Uzun, kumral bir kadındı. Kahve gözleri ve aynı ton elbisesi ile göz dolduruyordu. "Keira." Dedi Harvey gergin bir sesle. "Geleceğini bildirmemiştin." Adının Keira olduğunu öğrendiğim kadın zarifçe başını eğip elini uzattığında emin olamayarak Harvey'ye baktım. Her zamanki gibi kontrollüydü ve gergin olduğuna dair bir belirteç de göstermiyordu ama gerginliğinin kokusunu alıyordum resmen. "Eyşan." Dedim Keira'nın elini sıkarak. "Eyşan, Keira üniversiteden arkadaşım." Dedi Harvey selamlaşmamıza binaen. "Ve Eyşan da se-" "Son birkaç aydır ortadan kaybolmanın sebebinin işler olduğunu sanıyorduk." Dedi Keira Harvey'yi bölerek. Kadının fırtına gibi girişine ve ansızın İngilizce'den Fransızca'ya dönen muhabbete bakıldığında Keira'nın beni görmezden gelerek Harvey'le konuşmaya karar verdiğini anladım. Beni ıskarta ediyordu. "Almira bu ani evlilik kararın hakkında hala şok geçiriyor." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Almira. "Kendisi nikahımıza teşrif etme şerefinde bulunmadı mı?" Diye sordum Fransızca ve alkolün verdiği cesaretle. Tamam, daha alkol kanıma karışmamıştı. Bu alkolün verdiği cesaret değil düpedüz kıskançlıktı ama haksız olduğumu düşünmüyordum. Ayrıca Fransızca konuşmam iyi olmuştu. Yüzüme baka baka dedikodu yapmaktan utanırdı belki böylece. "Almira gelecek." Dedi Keira net bir ifadeyle. Fransızca'm onu şaşırtmış olsa da meydan okuması devam ediyordu. Ayrıca ne demek Almira gelecekti? Hatun en zor zamanında bırakıp gittiği sevgilisinin düğününe mi gelecekti? Benim düğünüme?! "Onu davet etmedim." Dedi Harvey kesin ve net bir ifade ile. "Evet, o yüzden onu partnerim olarak ben davet ettim." Dedi Keira. Meydan okumama dair etkilenmiş görünmüyordu. Başımı yere çevirip derin birkaç soluk aldım. Düğün düşündüğümden korkunç geçmiyordu ama aklımın ucundan geçmeyecek sinir bozuculukla ilerliyordu. Önce sürtük muamelesi görmüştüm şimdiyse Harvey'nin eski sevgilisinin düğüne geleceğini öğreniyordum. Ne muhteşem bir gece ama!... "Keira," Juliet'in sesini duymamla birlikte başımı yerden kaldırdım. Juliet koşar adım yanımıza geliyor ve kocaman sırıtıyordu. Tarzını yine konuşturmuş, bir gotik prensesine dönüşmüştü. "Gelmene çok sevindim." Dedi gelir gelmez kızın omuzlarına sarılarak. Fırsattan istifade Juliet'in elindeki kadehi kaptım. Hareketim yüzünden kızdan hemencecik ayrılsa da ne yaptığımı sorgulamamış, kadehi geri almaya çalışmamıştı. Onun içkisini de kafama diktim. Harvey bu kez belimdeki eliyle etimi sıkıştırdı. İnlememi yutmaya çalışarak parmak uçlarımda yükseldim. Tikimi keşfettiğinde düşündüğüm şey, Harvey'nin onunla oynayacak adamlardan biri olmadığıydı. Evet, Harvey tikimle oynamayı sevmiyordu ama adi adam orayı sürekli acil durum butonu gibi dürtükleyip duruyordu. "İçme!" Dedi ona doğru savrulduğumda. Boş kadehi ona doğru sallayıp gülümsedim. Harvey beni birkaç adım uzaklaştırırken sinirden gülüyordum. "Eski sevgilin düğünümüze geliyor Harvey." Dedim fısıltıyla. "Sen Almira'yı nereden biliyorsun?" Derken afallamıştı. İnkar da etmiyordu! Tamam, etse de inanacak değildim zaten ama içimi rahatlatması falan gerekmez miydi? Saçmalama, bitmiş gitmiş bir ilişki falan dese. Ya da ne bileyim, duymuş olmama rağmen tekrar tekrar, ben davet etmedim falan dese... "Juliet mi söyledi?" Başka kim söyleyecekti ki? Aramızdaki köprü Juliet'ti elbette. "Niye sormadın?" Niye soracaktım? Boş yere kıskançlık yapan yeni yetme aşıklar gibi darlayacak mıydım bir de onu? İçeri bir tanrıça girdi. Alev saçan bir elbise giymişti; uzun boyu ve zarafeti ile göz dolduruyordu. Kadınsal içgüdülerimin yirmi sekiz yıllık ömrümde ilk defa harekete geçtiğini fark ettim. Omurlarımda yürüyen bir tarantula varmış gibi gerilmiştim. Almira o olmalıydı. Üstelik bu gece için benimle yarıştığına da yemin edebilirdim. Bal köpüğü saçları sıkı bir at kuyruğu ile başının tepesinde toplanmış, oval yüzü tüm güzelliği ile ortaya çıkmıştı. Güzel bir kadındı. Rakibim olabilecek kadar güzel. Yutkunmak için zorladım kendimi. Küçük bir burnu, orantılı dudakları vardı. Çekik gözleri yuvalarını dolduruyor, ela bakışları dikkat çekiyordu. Vücudunu saran kırmızı elbisesi beni kıskandırabilirdi. Gelinliğin içindeki ben olmasaydım. Eğer başını kaldırıp kapıya bakarsa ve baktığı an duraksarsa nikahı terk ederdim ve bu kesinlikle nikahı sabote etmek için bir bahane olmazdı. "Almira geldi." Dedim sesimi tek düze tutmaya çalışarak. Bakmadı. Elimdeki kadehi sabırla alıp beni nikah kürsüsünün önüne sürüklerken "Anlaşıldı." Dedi. "Bugün kimseyle tanışacak halin yok senin." "Almira geldi!" Dedim tekrar ve artık gülümsemiyordum. Almira'ya dair bir tepki vermesini istiyordum. Yüzüme bakıp ciddiyetle soludu. "Beni ilgilendirmiyor." Dedi tane tane. İçimde uğur böceklerinin havalandığını hissettim. Öyle ki kabukların altından çıkan şeffaf kanatların karın çeperime sürtündüğünü hissedebiliyordum. "Ama senin sünger gibi şampanya devirip durman ilgilendiriyor." Dişlerinin arasından soluyordu. Sabır termometresinin adım adım yükseldiğini anladım bu haliyle. Hey! Ben de kızgındım. Madem benimle evlenmeyi planlıyordu o zaman Rusya'ya uçmadan Jules'la ayrılığını ilan etmeliydi. Ayrıca yanında Almira'yı getirme ihtimali olan kadını ne diye düğüne çağırmıştı? "Alkolsüz çekilecek bir gece değil." "Benimle evlenmek bu kadar mı kötü." Diye sordu sonunda ciddiyetle. Bakışları bana dönmüştü ve kırgın bakıyordu. Tüm davetlilerin önünde durup ona bakarken içeride geçirdiğim tüm zamandan daha gergin hissediyordum. Onunla evlenmek kötü müydü? Dalga mı geçiyordu. Bu yaşadığım kabus gecenin tek güzelliği oydu. 'Ama ona böyle hissettirmiyorsun.' Diye fısıldadı kalbim. Kalbim dehşetle çırpınırken onu üzdüğümü anladım. Çok fazla üzmüş olmalıydım ki bakışları titreşiyordu. "Özür dilerim." Dedim samimiyetle. Haklıydı. Ona inat gidiyor, tabir-i caizse işkence ediyordum. Oysa sadece benim için katlanıyordu bu geceye. "Ben sadece gerginim." Diye itiraf ettim. Beynimin hastalıklı kısmı kuruyup düşsün istiyordum ama o geveze kaltak korkularım ve endişelerimle ip atlıyor, davetlilerin hakkımda sürtük olduğumu düşündüklerini fısıldıyordu kulağıma. Almira konusu ise... O konudaki endişelerimin haklı bir zemini olduğunu düşünüyordum. Harvey sebepli değil kesinlikle ama Almira Jules kadar pasif bir karaktere benzemiyordu. Özellikle de davet dahi edilmediği eski sevgilisinin düğününe geldiği düşünülürse. Ellerini tutup ikimizin arasına sıkıştırarak dudaklarımı ıslattım. "Benimle dans etmek ister misin?" Nefes alıp etrafa göz attı. İlk defa bana trip atıyordu. Koca adam! "Harvey?" Diye inledim dikkatini çekmek adına. "Bunun tek bir telafisi olur." Derken gözlerini kısmıştı. Yakalarından yakalayıp onu kendime çektim. "Bu gece daha fazla işkence içindeymiş gibi davranmayacaksın." Elimde olan bir şeyden bahsediyordu sanki. Bilerek huysuz ve huzursuz davranmıyordum ki. İçimden gelen buydu. Dudaklarımı ıslatıp başımı itaatkar bir şekilde eğdim. "Deneyeceğim." Dedim sadece ve o anda etrafımızı yumuşak bir ritim sardı. Göğsümü dolduran koca bir nefesle kolları arasına girdim. "Keyfini de çıkartacaksın." Dedi belime sarılırken. Bakışları etraftaydı. Almira'yı mı arıyordu? Hayır. O benim görüş alanımdaydı; Harvey'ninse bakışları benim arkamı görüyordu. "Zorlamıyor musun?" Bu kez göğüs geçiren o oldu. "Lilla kittan," Diye fısıldadı belime dolanan eli beni kendine çekerken. "Aramızdaki ilişkinin ritmini anladığını sanmıyorum. Sana emir vermediğim sürece istediğimi yapmıyorsun." Tek kaşımı kaldırıp ona diklendim. Bakışları özellikle benden uzaktaydı ama bekledim. Sabrımın onu şaşırtacağına emindim. Fevri olan bendim nasıl olsa. "Hür bir iradeye sahip olduğum için emrin altına girmek istemiyorumdur belki." Dedim bana döndüğünde. "Belki de sadece yapmak istemediğim şeylere zorluyorsundur beni." Gülümsedi. "Seni tanıyorum Eyşan." Derken dudakları kulak mememe değiyordu. Herkesin içinde de bu kadar yaklaşılmazdı ki. "İstemediğin bir şeyi silah zoruyla bile yaptıramam sana." Başımı yana eğip dudaklarının esaretinden sıyrıldım. Haklıydı. Bir şeyi yapıyorsam, bu onu istediğim için olurdu. İstemeye istemeye yapıyorsam bile. Dudaklarımı ıslatıp yutkunurken "Ama sen de kabul et." Dedim hesapçı bir tavırla. Bana döndüğünde kaşları havaya kalkmıştı. Beni kendinden uzaklaştırıp ikimizin kollarından oluşan kordonun altında döndürdükten sonra kollarımıza dolayarak beni göğsüne yatırdı. "Neyi?" "Bu geceden keyif almam çok zor." Dedim. Mevzu artık ben ve travmalarım değildi. Sorunlarım çok daha güncel bir hale gelmişti. "Eski sevgilin burada ve düğünümüzün ana dedikodusu seni Jules'tan ayırıp nikah masasına oturtuyor olmam. Bu sinir bozucu." Beni göğsünden kaldırıp tekrar belime dolanırken gülümsemesini bastırmaya çalışıyordu. "Kazanmanın keyfini sürmelisin o halde." Dedi bir oğlan çocuğu gibi. "Üç kadın arasından birinci geldin." Dudaklarım hayretle aralandı. Bundan gizli bir zevk alıyordu zampara! Kolları arasından çıkmak istesem de buna izin vermedi. Gözleri keyifle kısılmış ve göğsü içini kavuran kahkaha ile hoplamaya başlamıştı. Aşağılık! "Bu sana komik mi geliyor?" Dedim hiddetle. Dudakları bükülse de tavrı hala çocuksu ve neşeliydi. "Arzulanmak erkeklik onurumu okşuyor." Dedi itiraf edercesine. Dudaklarımı birbirine bastırıp bakışlarımı salona çevirdim. Beni kıskandırmaya çalışıyordu. Ve başarıyordu pislik!... Dilimi ısırarak küfürlerimi yuttum. Ben de beni arzulayanları sıralayabilirdim. Sayacağım isimlerle aramda duygusal bir bağ olmasına da gerek yoktu hem. Mesela Vasili ya da Sinyor. Benimle yatmak için her şeylerini ortaya koyarlardı ama benim bir mottom vardı. Ben insanları öldürmemeye çalışıyordum ama Harvey'yi kıskandırmak için bu isimleri ortaya dökersem sonuç hiç hoş olmazdı. "Ama bence alkışın büyüğü bana." Dedi ben ona cevap vermeyince. Cevap verirsem sinirini bozacaktım ama hala kanırtıyordu adi. "Sen ölümlüleri yendin. Bense bir ölümsüzü." Bakışlarım gözlerine düştü. Artık gözleri çocuksu değildi; hala neşeli olduğunu görebiliyordum ama şimdi neşesine samimi bir ciddiyet katılmıştı. Ceyhun'dan bahsettiğine şüphe yoktu. "Benim için de değişik bir deneyimdi." Diye itirafına devam ederken yükselen müzik yüzünden kulağıma eğildi. "Hayatımda ilk defa bir ölüyü kıskandım." Boğazımı temizledim. Ceyhun kapanmış bir defterdi. Tozlanmasını umuyordum ama henüz çok taze kapatmıştım. Kalbimden şüphe etmiyordum ama Ceyhun'un isminin geçmesi hala içeride bir yarayı oyuyordu. "Kıskanma." Dedim niyazla. "Ben buradayım." Dudaklarını kulağımdan ayırıp bana baktı. Düz bir çizgi gibi duran dudakları kulaklarına doğru genişlerken sivri dişleri parlıyordu. "Ben de buradayım." Çok tuhaf geliyordu. Birkaç ay önce susuzluktan çatlak çatlak olmuş bir çöz gibiydi içim. Kuru, cansız ve olabildiğine karamsar. Şimdiyse içimdeki Sahra çölüne bahar gelmiş, kumların üzerine çarşaf gibi deniz çekilmişti sanki. Bunu nasıl başarmıştı? Müzik bitti ve naif bir alkış etrafımızı sardı. İkimizde küçük birkaç adımla birbirimizden uzaklaşırken söylemediklerimizle kucaklaştık. Bazen söylenmeyenler çok daha değerli olabiliyordu tuhaf bir şekilde. Ceyhun'dan bahsetmek istememem onu mutlu etmiş görünüyordu ve onun da Almira ve Jules'a Ceyhun muamelesi yapması beni memnun etmişti. "Daha fazla içmeyeceksen seni birkaç kişiyle tanıştıracağım." Dedi bu mini sessizlikten sonra. Dans, sıkıcı bir festival filmindeki reklam arası gibi iyi gelmişti. Gerginliğim azalmıştı ve evet, rahatladım. Başımla onay verip uzattığı elini tuttum. Beni yeniden bir masaya yönlendirdi ve bu esnada ben de etrafımı inceleme fırsatı buldum. Gerginlik gözüme perde mi indirmişti? Salonun güzelliğini bile fark edememiştim ilk girişte. Yüksek tavanlı salonunun ışıklandırması tavandan sarkan ışık balonlarıyla patlıyor ve küçük yılbaşı ışıklandırmaları asimetrik uzantılarla ışık balonlarının arasından sarkıyordu. Giriş yaptığımız kapı bir yürüyüş yoluna açılıyor ve yol da dimdirek nikah kürsüsüne gidiyordu. Salonla bir bütün gibi duran kırık beyaz renkteki nikah kürsüsünden sarmaşıklara dolanmış beyaz ve pembe açelyalar akıyordu. Aynı çiçek kombini nikah kürsüsünü ortaya alacak şekilde fonda bir kemer oluşturmuştu. Girişte düğün davetiyemizin devasa boyutta bir örneği olduğunu fark ederek dikkat kesildim. Asimetrik iki altıgenin içinde ve çapraz iki açelyanın arasına scriptina font ile isimlerimiz yazılmıştı. Nikah kürsüsünün solunda kalan uzun masada ise geleneksel Fransız düğün ikramlıkları olduğunu fark ettim. Burada ciddi bir mesai harcanmıştı. "Silviana ve Calvin ile tanış." Dedi beni yakınlarımızdaki bir masaya götürürken. "Onlar kim?" Diye sordum. "Sözlerine güvenilir iki kişi." Demekle yetindi. Ona baktığımda ise yüzünde gerçekten tatminkar bir ifade vardı. Silvia ve Calvin'in masasına varmadan hemen önceydi. Beni kalbimden vuran o cümleyi söyledi. "Sen bu gece Serdar'ı öldürürken onlar bizim burada olduğumuza dair şahitlik edecek en güvenilir iki kişi. Savcı Silvia Durina Mortéz ve Savcı Calvin Escoffier." - - - Not: Ay sonunda patlattım bombayı :D Sizi bilmem ama ben merakımdan çatlayacaktım artık Serdar ne zaman geberecek diye. :D Gerçi çıkmadık candan ümit kesilmez ama nihayet elimizde net bir tarih var artık :D Sizce Eyşan Serdar'ı nasıl öldürecek? Bu konudaki fantezilerinizi gerçekten çok merak ediyorum. :D Almira sürprizi hakkında fikri olan var mı bu arada? :D Sizce aralarında Harvey için çetin bir kadın çekişmesi görecek miyiz?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE