2. Bölüm (Barış ve Ece)

1612 Kelimeler
Bir insanın başına daha ne kadar felaket gelir? Allahım sen beni neyle sınıyorsun? Valla artık kaldıracak gücüm kalmadı.. Bir gecede insanın hayatı ne kadar değişebilir ki? Eğer o insan bensem valla tersi düze, düzü terse dönecek kadar değişir... Şirketin gözdesi Barış Han.. Bir gecede şirketin haini olarak işten çıkarıldım.. Çıkarıldım demek biraz hafif kalır.. Yaka paça kovuldum.. Kendimi anlatmama dahi fırsat vermediler.. Oysaki ben orası için gecemi gündüz yapmıştım.. Kendi şirketimmiş gibi her işi özenle yaptım.. Karşılığı bu olmamalıydı.. En azından kendimi açıklamaya izin vermeleri gerekirdi.. Zaten sonrasında beni hain olarak gören yerde bir dakika durmazdım.. Ama onlar o fırsatı vermedi bana.. Tam bunun için içip içip kendimden geceçekken, hayatımın ikinci şokunu yaşadım.. Sanki kader bir yerleriyle benimle alay eder gibi... Daha ilk kadehimi doldurmadan gelen telefonla dünyam bir kez daha yıkıldı.. Benim bir çocuğum varmış... Duygu.. Neredeyse bir buçuk iki yıl önce bir kaç hafta takıldığım kadından hemde.. "Barış.. Bunu senden daha fazla saklayamam.. Senin bir kızın var.. Yarın sabah geliyoruz.." deyip kapattı.. Ulan bu böylemi söylenir.. Hem nerden bileyim doğru söylediğini?? Tabiki de anında boşverip zil zurna sarhoş olana kadar içtim.. Gözlerimi açtığımda keşke o kadar içmeseymişim demiş olabilir.. Çünkü en son hatırladığım şey eski patronum denen yavşağı arayıp ana avrat küfrettiğimdi.. Hak etti mi evet... Ama bana yakışmadı.. Ama ne yalan söyleyim çok rahatladım.. Keşke bunları yüzüne söyleseymişim.. Kafam daha yerine gelmemişken kapının alacaklı gibi çalmasıyla yastığı kafama bastırıp uyumaya devam etmek istesem de ne mümkün.. Kapı susmadı. Yemin ederim susmadı. Sanki içeride ben değil de alacağını vermemiş bir borçlu saklanıyormuş gibi… Öyle bir yükleniyorlar kapıya. Acaba gerçekten alacaklı mı geldi? Bir an bunu bile düşünsemde şimdilik kimseye borcum yoktu.. Her vuruşta kafamın içinde bir şey zonkluyor. Zaten dün geceden kalan alkol, üstüne sinir… beynim çorba. “Of… siktir…” diye homurdandım yastığın altından. Ama kapı yine: TAK TAK TAK. “Tamam be!” diye bağırdım en sonunda, sesim çatallı, sinirli, bitik. Zor bela doğruldum. Ayakta durmak bile mesele. Gözlerim yarı kapalı, tişörtüm buruşuk, saç desen zaten Allah’a emanet. Her kimse artık şansına küssün. Yakışıklı halimi göremicek.. Kapıyı açtım. Ve hayatım bana bir tokat daha attı. Kapının önünde Duygu suratsız yüz ifadesiyle bana bakıyor.. Dün bir şeyler saçmalıyordu bu değil mi? Boğazım kurudu. Sanırım fazla içmekten.. Yoksa Duygu'nun kucağında gördüğüm bebekten değildir... Kapının önünde Duygu vardı. Ama yalnız değildi. Kucağında… küçücük bir bebek. Daha doğrusu… benim olduğu iddia edilen bir bebek. “Sen…” dedim, sesim hâlâ uykuyla, alkolle, öfkeyle birbirine girmiş halde. Duygu hiç oralı olmadı. Gözümün içine bile bakmadan beni omzuyla itip içeri girdi. Sanki burası onun eviymiş gibi rahat bir şekilde.. “Barış, kenara çekil.” Kapıyı açık bırakıp öylece kaldım birkaç saniye. Beynim olanları kabullenmeyi reddediyor. Sonra kapıyı kapattım. Yavaşça. Çünkü hızlı hareket edersem gerçek olacak gibi hissediyorum. Ama gerçekti. O bebek… gerçekti en azından. İçeri döndüğümde Duygu çoktan salona geçmişti. Bebeği koltuğa dikkatlice yatırdı. Üzerindeki battaniyeyi düzeltti. Ben hâlâ kapının orada dikiliyordum. “Duygu…” dedim, bu sefer daha net, daha sert. “Bu ne?” Hiç duygusallık yoktu yüzünde. Ne pişmanlık, ne heyecan… hiçbir şey. “Bu,” dedi düz bir sesle, “senin kızın.” Bir an sessizlik oldu. Sonra güldüm. Gerçekten güldüm. “Yok artık…” diye başımı salladım. “Yani… şaka mı bu? Dün aradın, sarhoşum diye kafam güzel dedim, şimdi de gelmişsin kapıya bebekle..” “Altı aylık.” dedi sözümü keserek. Sustum. “Ne?” “Altı aylık, Barış.” dedi yine aynı soğuklukla. “Adı Ece.” O an içimde bir şey kıpırdadı. İstemeden. Ama hemen bastırdım. “Ben nereden bileyim benim olduğunu?” dedim sertleşerek. “Duygu, senle biz sadece bir kaç hafta takıldık? Sonra sen ortadan kayboldun. Şimdi gelmişsin kapıma ‘kızın’ diyorsun. Bu öyle kolay mı ya?” Duygu derin bir nefes aldı. Sanki bu konuşmayı defalarca kafasında yapmış gibi. “Zaten bu yüzden geldim.” “Ha iyi.” dedim alayla. “Demek ki biraz aklın başına geldi.” “DNA testi yaptır.” Ses tonu hâlâ sakindi. Ama bu sefer gözlerimin içine baktı. “Git, test yaptır. Sonuç ne çıkarsa çıksın kabul edeceğim.” Bu cümle… beklemediğim bir şeydi. Kaşlarımı çattım. “Peki neden şimdi?” dedim. “ Hamileyken değil? Doğuma giderken değil? Doğurduğun da bile gelmeyip.. Şimdi neden geldin? Altı aylık diyorsun.. Altı aydır neredeydin sen? Neden şimdi kapıma dayanıyorsun?” İşte o an… ilk defa yüzü değişti. Ama acıdan değil. Kararlılıktan. “Çünkü ben bu çocuğa bakamayacağıma karar verdim...” Dünya bir kez daha durdu. “Ne dedin?” “Duydun.” dedi soğukça. “Ben evleniyorum, Barış.” İçimde bir şey koptu. “Ne?!” diye bağırdım bu sefer. “Sen kafayı mı yedin?!” Bebek hafifçe kıpırdandı. Küçük bir ses çıkardı. İkimiz de istemsizce ona baktık. Ve o an… İlk defa gerçekten gördüm onu. Küçücük ellerini… minicik yüzünü… uykulu gözlerini… Kalbim istemeden bir an duraksadı. Ama hemen kendime geldim. “Sen… ciddi olamazsın.” dedim daha alçak ama daha tehlikeli bir sesle. “Altı aylık bebeği getirip ‘ben bakmam’ diyorsun. Bu nasıl bir saçmalık?! Madem bakmayacaktın, ne bok yemeye doğurdun?” Duygu’nun sesi bu sefer biraz sertleşti. “Saçmalık değil, gerçek. Ben o hayatı istemiyorum. Anne olmak istemiyorum. Zaten en başından da istemedim.” “E o zaman niye doğurdun?!” diye patladım. Bir an gözleri parladı. “Çünkü o zaman… başka bir şey istiyordum.” "Alla alla... Ne istiyordu hanımefendi acaba?" İkimiz de ne dediğimizi, ne duyduğumuzu tartıyoruz sanki. Sonra tekrar bana döndü. “Bak, uzatmayacağım. Bir hafta sonra nikâhım var. Bu çocukla o hayata giremem.” Sinirden güldüm. “Vay be…” dedim. “Gerçekten pes… yani bravo sana. Alkışlıyorum.” Elimi iki kere çırptım alayla. “Benim hayatım zaten darmadağın olmuş, işim gitmiş, üstüne sen gelmişsin ‘al bu da çocuğun’ diyorsun. Piyangodan çıkmış gibi.. Hadi oradan ya!” Duygu hiç tepki vermedi. “Test yaptır.” dedi yine. “Eğer seninse… sorumluluğunu alırsın.” “Ya değilse?” “Değilse,” dedi omuz silkerek, “ben yine bir yolunu bulurum.” İşte o an… gerçekten sinirlendim. “Bir yolunu bulurum ne demek lan?!” diye bağırdım. “Bu çocuk, oyuncak mı?!” Bebek bu sefer ağlamaya başladı. İncecik, çaresiz bir ses. Ve o ses… O lanet ses… Direkt göğsüme oturdu. Duygu hiç kıpırdamadı. Sadece bana baktı. “Gördün mü?” dedi. “Ben buna hazır değilim.. Aylardır bu iğrenç sese katlanmak zorunda kaldım.. Babasısın.. Biraz da sen katlan..” Bebek ağlamaya devam ediyordu. Ben ise… donup kalmıştım. Sonra… farkında bile olmadan adım attım. Yavaşça bebeğe doğru yürüdüm.. onu kucağıma aldım. Çok hafifti. Çok küçük. Ama… nedense… Taşıması en ağır şeydi. Kucağıma aldığımda ağlaması bir anda kesildi. Gözlerini araladı. Ve… bana baktı. O an… İçimde bir şey değişti. Çok küçük bir an.. Ama ne olduğunu henüz bilmiyordum. Arkamdan Duygu’nun sesi geldi. “Ben gidiyorum, Barış.” "Saçmalama Duygu.. Gidiyorsan bunu da götür.." diyerek kucağımda ki bebeği uzattım.. Ama bırakın almayı yüzüne bile bakmadı.. "Dna testini yaptır.. Bebek senin anlayacaksın Barış.. Neyse benim kuaför randevum var gitmek zorundayım.. Ha unutmadan... Bu çantanın içinde eşyaları var.. Bir süre sana yardımcı olur.." "Saçmalama Duygu.." desem de kime diyorum acaba arkasına bile bakmadan gitti.. Salonun ortasında öylece küçük bir bebekle kaldım.. Kapı kapandı. Öyle bir kapandı ki… sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Sanki sadece kapı değil, eski hayatım da yüzüme kapanmış gibi. Elimde… bir bebek. Ben hâlâ ne yapacağımı bilmeyen bir adam. Ve ortada… geri dönmeye niyeti olmayan bir kadın. “Lan…” diye fısıldadım kendi kendime. “Bu ne şimdi?” Cevap yok. Olacak gibi de değil. Kucağımdaki bebeğe baktım. Ece… demişti adı. Ece. Gözleri hâlâ bana bakıyordu. O kadar küçük ki… daha dünyadan haberi yok. Kimim ben onun için? Hiç kimse. Ama belki de… her şeyi olacağım. “Bak…” dedim ona, saçmaladığımı bile bile. “Yanlış kişiye geldin sen. Vallahi bak… Ben çocuk falan büyütemem. Daha benim kendime hayrım yok. Sana nasıl bakayım?” Ece gözlerini kırptı. Sanki “yaparsın” der gibi. “Yapamam.” dedim bu sefer daha net. “Ben sabahları zor uyanıyorum lan… sen ne anlatıyorsun. Hem benim bir işimde yok..” Tam o sırada… Bırttt...! “Yok artık…” dedim, yüzüm buruşarak. “Yapmadın değil mi? Sakın… Bu ses senden nasıl çıktı lan? Minicik bir şeysin ama..” Gözlerimi kapattım. “Hayır ya…” diye mırıldandım. “Daha beş dakika oldu. Beş dakika!.” Ece hafifçe kıpırdandı. Sanki rahatlamış gibi. Ben ise… panikteydim. “Tamam… tamam… sakin ol Barış.” dedim kendi kendime. “Altı aylık bebek. İnsanlık tarihi boyunca milyarlarca kişi alt değiştirmiştir. Sen de yaparsın. Ne olacak yani?” Bir an durdum. “Ben daha çorap eşleştiremiyorum lan. Bebek altı değiştirmek ne?” Derin bir nefes aldım. Salona baktım. Etraf darmadağın. Masa üstünde boş şişeler, yerde tişört, koltuğun üstünde mont… Bu ortamda çocuk büyütmek mi? “Harika…” dedim. “Gerçekten mükemmel bir baba örneği.” Ece yine ses çıkardı. Bu sefer hafif bir mızmızlanma. “Tamam tamam!” dedim panikle. “Bağırma ya… komşular polis çağıracak şimdi. ‘Bu adam bebeğe ne yapıyor’ diye…” Etrafı karıştırmaya başladım. Çanta… evet, Duygu’nun bıraktığı çanta. İçini açtım. Bez, ıslak mendil, biberon bir sürü şey.. Ece’yi dikkatlice koltuğa yatırdım. Sonra durdum. “Yok lan… düşer bu.” Geri aldım kucağıma. Tek elle çantayı karıştırmaya çalışıyorum. “Bu nasıl yapılır ya?! İnsanlara kurs falan mı veriyorlar bunun için?!” Sonunda bir bez bulup açtım... Bir süre baktım. “Bunun önü arkası neresi lan?” Ece sabırsızlanmaya başladı. “Tamam tamam çözecem. Az sabret.. Acaba google amcayamı sorsam? Herşeyi biliyor, bunuda bilir.." Ama sonra tamamen içgüdüsel gitmeye karar verdim... Hayatta kalma modu. Zor bela altını açtım. Ve… “ANANI” Cümleyi tamamlayamadım. Ama yüz ifadem her şeyi anlatıyordu. “Bu ne lan?! Bu kadar küçük şeyden bu nasıl çıkıyor?! Fizik kurallarına aykırı!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE