3.Bölüm (Gerizekalı Herif🤭)

1520 Kelimeler
'Ah Barış ahh... Salak... Duygu’nun öyle elini kolunu sallayarak gitmesine nasıl izin verirsin??" Gerçi benden izin istemedi, öylece gitti ama olsun.. Ee Ece hanım altını değiştirdik, karnını da doyurduk.. Artık uyusan mı? Valla öyle ninni falan bekleme.. Uyu... uyu ki bende ne yapmam gerektiğini düşüneyim... "Annemi mi arasam acaba?" Evet ya.. Torun deyip duruyordu.. Al işte torun.. Bakıp, büyütsün... Dünyamı kurtaracak müthiş fikiri bulduktan sonra hızlıca hazırlanıp evden çıktım.. Arabaya geçip annemi aradım.. "Sultanım... Nasılsın? Müsaitsen sana geliyorum.." "Müsait falan değilim Barış.. Sakın geleyim deme.." canım annem benim ya.. "Yarım saate oradayım sultanım.." deyip telefonu kapattım. Yok kapatmasam duyacağım küfürleri biliyorum.. Arabayı çalıştırıp ana yola çıkmıştım ki, anneme gidiş sebebim aklıma geldi... Lan.... Bebek nerede? Bir saniye… iki saniye… üç… Kalbim göğsümü yumrukluyor resmen. “Barış… Barış… sakin ol oğlum… düşün…” Ece. Ece evdeydi. Evet, evdeydi.. Küçücük bebek nereye gidebilir ki? “LAN GERİZEKALI HERİF!” diye kendi kendime bağırıp frene öyle bir bastım ki arkamdaki adam selektör manyağına bağladı. Umrumda mı? Değil. Direksiyonu kırdım, U dönüşü yaparken içimden kendime sövdüğüm küfürleri sansürleyebilecek kanal yok. Tabi arkamdan küfür edenlere de aynısını iade ediyorum.. “Bebek unutulur mu lan?? Anahtar mı bu? Cüzdan mı bu?? ÇOCUK BU ÇOCUK!” Beş dakika önce “uyu da ben düşüneyim” dediğim çocuğu bildiğin evde bırakıp anneme teslim etmeye gidiyorum. Bravo Barış. Daha şimdiden yılın babası ödülünü almaya aday oldun.. Hayır belki babası ben değilim.. Ama yine de evde bir bebek unutmak akıl alır gibi değil... Eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Arabayı yamuk yumuk park ettim, kapıyı açık bırakmışım, umurumda değil. Merdivenleri üçer beşer çıktım. Kapıyı açtığım gibi… Sessizlik. O an var ya… O an kalbim durdu sandım. “Ece…?” Ses yok. "Lan geri zekalı... Küçücük bebeğe seslenince cevap vermesini mi bekliyorsun?" Derin bir nefes verdim. Dizlerim resmen boşaldı. Salona koştum, neyseki koyduğum yerde öylece uyuyor... Ulan yarım saat önce car car hiç susmuyordun.. İnsan bir ses çıkarıp kendini hatırlatır.. Bak evde unutup gidiyordum.. Puseti ve çantayı alıp evden çıktım.. İnşallah bu kez bir şey unutmadan gideceğim anneme.. Yarım saatin sonunda annemin evinin önüne geldiğim de canım annemi beni pencerede beklerken gördüm.. Şaka şaka.. Büyük ihtimal beni eve almamak için de olabilir.. En son görüştüğümüz de evden kovmaktan beter etmişti.. Ne var canım faturasını ödemeyi unutup iki gün elektriksiz kaldıysa.. Zavallı bir de arayıp şikayet etmiş "elektrikler yok iki gündür.. İki gün faturayı geç ödesek anında faiz koyuyorsunuz. Ama iki gündür elektrik yok, hiç arayıp sormuyorsunuz." diye. Tabi karşı taraf "Hanımefendi isterseniz önce faturanızı ödeyin" deyince kabak benim başıma patladı.. Ne var canım yaşlı kadını birazcık idare etseler ne olurdu? Tamam beni aramış ve bende cevap vermemiş olabilirim.. Yani bir kaç faturayı ödememişim.. Neyse şimdi konumuz bu değil.. Konumuz baba adayı olmam, onunda babaanne adayı olması.. Bu kez bebeği arabada unutmadan puseti alıp indim.. Annem anında perdeyi çekip evde yokum moduna girsede gördüm valla.. Zili bir kaç kez çalmama rağmen açmayınca mecbur güzel sesimle bağırmaya başladım.. "Sultanım aç şu kapıyı.. Gördüm valla evdesin.. Hem bak sana kimi getirdim.." dememle kapı anında açıldı.. "Kimi getirdin?" diyerek gözlerini kocaman açtı.. Puseti uzatıp "Torununu getirdim anne " deyince kadın kalbini tuttu.. Acaba hemen söylemese miydim? Kadının gözleri bir anda doldu… Ama öyle yumuşak bir “aa torunum mu” bakışı değil bu. Daha çok “ben şimdi kimi öldürsem” bakışı. “Elini indir Barış…” dedi dişlerinin arasından. “Anne bak..” “ELİNİ İNDİR DEDİM!” Refleksle puseti biraz daha aşağı çektim. Kadın bir adım geri attı, kalbine bastırdığı eliyle duvara yaslandı. “Sen… sen bana… kapıda… bebek mi uzatıyorsun??” “Anne ama” “Kim bu çocuk??” Duraksadım, yani Duygu benim olduğunu söyleyip gitmişti.. Bak işte o an… O an… beynim resmei hata verdi. Bir yerlerim de error yazısı gözüküyor olabilir.. “Şey… yani… o…” deyip gevelemeye başladım. “Barış!” diye dominant sesiyle konuşunca anında “Benim olabilir…” dedim. Tabi o ara bir sessizlik oldu.. Ama öyle böyle değil… Mezarlık bile bu kadar sessiz değildir. Annem yavaşça doğruldu. Gözlerini kısmış bana bakıyor. “‘Olabilir’ ne demek?” “Yani kesin değil…” “Barış ben seni doğururken kesin doğurdum. Öyle ‘olabilir’ diye çıkmadın!” “Anne şimdi teknik detaylara girmeyelim…” “Ben girerim!” Bir anda pusete uzandı. Fermuarı açıp içeri baktı. Küçücük Ece, hiçbir şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyor. Annemin yüz ifadesi… değişti. O sert bakış gitti… yerine yumuşacık bir şey geldi. “Allah’ım…” diye fısıldadı. “Ne kadar küçük…” İşte o an… kurtuldum sandım. Yanılmışım. Bir anda başını kaldırdı. “Anası nerede bunun?!” “Kaçtı.” “Ne??” “Yani… gitti…” “El kadar bebeği sana bırakıp mı gitti??” “Evet.” Annem bu kez gerçekten sinirlendi. Ama bana değil… duruma. “Adı ne bunun?” “Ece…” Annem tekrar bebeğe baktı. Parmağını minicik yanağına değdirdi. “Ece…” dedi daha yumuşak bir sesle. “Yazık günah ya…” Sonra bir anda toparlandı. “İçeri gir!” “Gireyim mi?” “Kapıda mı büyüteceksin çocuğu manyak?!” Hiç itiraz etmedim. Zaten edilecek gibi değildi. İçeri girdim, ayakkabıları bile düzgün çıkarmadan salona geçtim. Annem hemen koltukları toparladı, bir örtü serdi. “Ver buraya.” Puseti uzattım.. “Barış…” “Efendim sultanım…” "Şimdi otur şuraya anlat bakalım.." dediğin de her şeyi anlattım. Bir süre yüzüme tiksinerek baktıktan sonra "Sen benim evladım olamazsın... Kesin hastanede karıştın.. Yada yok yok.. Senin baban da böyle saf salaktı.." dediğinde bir bozulmadı değilim.. "Anne ya.." "Anne ya.. Ne annesi? Oğlum sen salak mısın? Kadın çocuğunu sana kakalayıp gitmiş.. Sen salağı da babası ben olabilirim diyorsun.. Önce bir Dna testi yaptırır insan.." dediğin de haklı olduğunu bilsem de o kafayla olaylar bir anda gelişti.. "Anne yarın ilk iş yaptıracağım.. Ama bugünlük bu çocuğa sen bakar mısın?" dediğim de itiraz etsede kaçar adım ikisini bırakıp evden çıktım.. “BARIIIIIŞ!! GERİ GEL LAN BURAYA!!” Ama ben çoktan merdivenleri üçer beşer iniyordum. “Duymuyorum… duymuyorum… vicdanım kapalı şu an…” diye mırıldanarak kendini dışarı attım. Arabaya atlayıp, direksiyona yaslandım ve derin bir nefes verdi. "Ne yaşadım lan ben öyle?" * * * * * Eliza Daha ilk dakikadan yaşadığım olaya bak... Alacağın olsun Hera.. Gönderecek başka yer mi yoktu da çöp konteynerinin içine bıraktın? Ama tam Hera'lık bir şey, neden şaşırıyorsam.. Güç bela çıktıktan sonra ortalığa göz gezdirmeye başladım.. Neredeydim ben? Ayy umarım güzel bir ülkeye göndermiştir.. İtalya.. Yok yok Fransa.. Ay yada Koredir umarım.. Zelda Koreli erkeklere bayılıyordu.. Evet itiraf ediyorum Zelda sayesinde dünyadan az çok bilgim var.. Zelda'nın güçleriyle dünyayı izleme şansım oldu.. Tabi izlemek mi yoksa dikizlemek mi dersiniz orası ayrı.. Kafamı kaldırdım, etrafa şöyle bir baktım… Beton binalar, park etmiş arabalar, kaldırım kenarında çekirdek çitleyen iki teyze… Bir de uzaktan gelen o tuhaf ses: “AYŞEEEEE ÇAY KOYDUN MUUU?” Ay ben bu konuşanları nasıl anlıyorum ki? Off evet ya şimdi hatırladım. Dünyaya gelirsek anında oranın kimliğine geçiş yapılıyordu.. Okula gitmek ilk kez işime yaradı.. Ama bu dil.. Ayyy.. “Türkiye…” diye mırıldandım, dudaklarımı büzerek. “Hera… senin ben… Bir şeyide düzgün yap...” Derin bir nefes aldım, ellerimi belime koydum. Üzerimdeki kıyafete baktım. Hâlâ kendi dünyamdaki gibi… biraz fazla dikkat çekici. Bir de çöpten yeni çıkmışım… karizma yerlerde. “Harika. Gerçekten harika bir başlangıç Eliza. Çöpten çık, ülke tutturma, üstüne üstlük dil bilmiyorsan bonus.” Tam o sırada arkamdan bir ses geldi. “Bacım iyi misin?” Döndüm. Orta yaşlı bir adam… elinde poşetler… bana öyle bir bakıyor ki sanki uzaylı görmüş. Duraksadım, gerçi teknik olarak çok da haksız sayılmaz. “İyiyim…” dedim temkinli bir şekilde. “Ben… şey… kayboldum da…” Adam kaşlarını çattı. “Nerelisin sen?” İçimden “uzun hikâye, baya uzun…” diye geçirdim ama dışımdan sadece hafif bir gülümseme çıktı. “Yurt dışı…” dedim yuvarlak bir cevapla. “Ha turist misin? E iyi… ama niye çöpten çıkıyorsun?” Sende ne meraklı çıktın dayı? "Dayımı? Ben dayı mı dedim adama? Bu kadar hızlı adapte olmam korkutucu. " Bak işte buna verecek cevabım yoktu. “Yeni trend…” dedim ciddi ciddi. Adam birkaç saniye bana baktı… sonra başını salladı. “Gençlik bitmiş…” diye söylenerek yürüyüp gitti. “Ben de seni çok sevdim…” diye arkasından mırıldandım. "Sen kimsin?" diyen sesle irkilip etrafıma baktım ama kimse yoktu. "İyice kafayı yedin Eliza.. Sesler duymaya da başladın" diyerek sesli düşünsem de o ses tekrarladı.. "Buda salak çıktı ya.. Önüne baksana" dediğinde kafamı aşağı indirdiğim de sarı sevimsiz bir kediyle göz göze geldim.. "Sen konuşuyor olamazsın?" "Ben konuşuyorum da sen nasıl duyuyorsun?" cevabını kesinlikle beklemiyordum.. Kedi hâlâ oradaydı. Ve evet… hâlâ bakıyordu. Hem de öyle normal kedi bakışı falan değil… bayağı yargılayan bir bakış. “Tamam…” dedim kendi kendime, iki elimi şakaklarıma götürerek. “Çöpten çıktım… başka bir dünyaya geldim… dil otomatik yüklendi… ve şimdi… kediyle konuşuyorum.” “Konuşuyorsun evet. Ama biraz yavaşsın,” dedi kedi, kuyruğunu sinirli sinirli sallayarak. “Ben üç cümlede olayı çözdüm, sen hâlâ giriş gelişme yapıyorsun.” “Sen… gerçekten konuşuyorsun.” “Hayır şarkı söylüyorum, az sonra nakarata giricem,” dedi kedi gözlerini devire devire. “Tabii ki konuşuyorum. Asıl soru şu: Sen neden anlayabiliyorsun?” Ne bileyim neden... Demek isterdim ama kedinin yargılayıcı bakışları biraz korkuttu..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE