7. BÖLÜM (PART 1)

1508 Kelimeler
Bazı insanların doğuştan şansı yoktur. Hiç çocuk olamamıştır. Bir gençliği yoktur doyasıya anlatacağı. Ne bir umudu, ne de bir hayali... Hayat onu nereye savurduysa, onu yaşamıştır. Hayat. Bakıldığında beş harfli çok kısa bir kelimeydi öyle değil mi? Yaşarken de öyleydi aslında ama içinde de bir o kadar çok fazla ve derin anlamlar gizliydi. Oysaki hayat, kaşımızla gözümüz arasındaki o ince çizgiydi. Çabuk büyüyebiliyorduk. Ve büyürken de biz ne olduğumuzu bile anlayamıyorduk. Ve bu süre zarfında bazıları çocukluğunu doyasıya yaşamış olurken, bazıları da daha çocuk yaşta büyüyebiliyordu. Ya da büyümek zorunda bırakılıyordu. Genç kız da onlardan biri olmuştu yirmibeş yıllık yaşamında. Hayat ona başka bir çare bırakmamıştı. Büyümekten başka yapabileceği hiçbir şey olmamıştı. O annesinin küçük kızı olamamıştı hiçbir zaman. Babasının minik prensesi olamamıştı. Bu şansı onun elinden almışlardı. Hayalleri vardı fakat onları bile dört dörtlük yaşayamamıştı. Hayat onu liseden mezun olur olmaz çalışmaya zorlamıştı mesela. Üniversiteyi okuyamamıştı. İstediği mesleği eline alamamıştı. Şimdi hiçbir şey için geç de sayılmazdı aslında ama Güneş'te o cesaret artık yoktu. Yaşadığı ve yaşamaya da devam ettiği bu stres yüzünden kafasını ne kadar derslere ve önündeki kitaplara verebilirdi ki? Verebileceğini de hiç sanmıyordu. Ama böyle olmasını da o istememişti. Hayat şartlarıydı onu bunlara iten. Elbetteki her kız çocuğu isterdi babasının yanında olmasını. Ama onun babası, şu an başka bir yerdeydi. Başka bir kadının yanında... Belki de başka bir çocukların yanında. Sahi, acaba kaçtığı kadından çocukları olmuş muydu? Bu soru henüz yeni geliyordu aklına. Aslında sonu belli olmayan bir yoldu hayat. Önüne neyin, ne zaman çıkacağını bilemezsin. Bazen bir şeyler alır götürür senden, tutamazsın. Bazen de hayatın getirdiklerinden kaçmak istersin, kaçamazsın. Peki bu karşısındaki adam? Hayat onu bir anda çıkarmıştı kızın önüne. Tesadüfler ise bir şekilde her attığı adımda onu karşısına çıkarıyordu. Tesadüf mü demeliydi, kader mi? Bunu bile henüz tam olarak anlayamamıştı. Gerçi, tesadüfe inanmayan biri olarak ne demeliydi onu da bilmiyordu. Onu, o sokakta o arabanın içinde gördüğünde öylece bırakıp evine gidememişti. Gidemezdi. Çünkü kanlar içindeydi ve vicdanı asla rahat etmezdi. Ne yapacağını bilememiş, aklına gelen ilk kişiyi aramıştı. Nilay'ı aradığında eli ayağı titriyordu ve buna engel olamıyordu. Tek yaşadığı için zihnine en uygun o düşmüştü. Hemen bir taksi çağırmış ve Güneş'in tarif ettiği yerde almıştı soluğu. Şoför sayesinde de kolayca taksiye taşınmış ve işte Nilay'ın evindeydiler. Onun evi bir kaç sokak ilerideydi. İki oda ve bir mutfaktan oluşan küçük bir evdi ama Nilay'a yetiyordu. O telaşta annesini unutmuş olan Güneş'i ise sabahın 8'inde Ayla Hanım aramış, nerede olduğunu sormuştu bile. Çünkü odasında görememişti. Genç kız ise arkadaşına kahvaltıya geldiğine dair bir şey uydurmuş, ardından da işe gideceklerini söylediğinde sesinin hiçbir şüpheye yer vermediğine özen göstermişti. "Ne yapıyorsun sen burada?" Sesi duyar duymaz hafif irkilmeyle kendine gelen kız, başını kaldırdı ve arkadaşı Nilay'ın muzip bakışlarıyla karşılaştı. Haklıydı da öyle bakmakta. Çünkü Karan Kandemir'in karşısındaki kanepeye oturmuş, öylece adamı izliyordu dakikalar, hatta belki de saatlerdir. Nilay acaba bu detayı biliyor muydu, yoksa yeni mi uyanmıştı? Bu düşünceyle birlikte utanç içinde gözlerini kaçırmasına engel olamadı. Güneş hiç uyumamıştı. Sabaha kadar adamın başında beklemişti. Bunu neden yapmıştı o da bilmiyordu. Neyse ki, karanlık bakışlı adam henüz kendine gelmemişti. Hala uyumaktaydı. Eve getirdiklerinde Güneş hiç vakit kaybetmeden üzerindeki aslında beyaz ama kanlardan kırmızı olmuş gömleği çıkarmış, hemen pansuman yapmıştı. Adamın o heybetli vücudunu gördükten sonra bir süredir yutkunarak bakakalmıştı. Ne kadar güçlü bir adam olduğu vücudundan belliydi, nasıl bu hale gelmiş olabileceğini sorguladı kendince. Bu güçlü adamı kim yıkabilirdi? Neyse ki Karan Kandemir şu an iyiydi. Kurşunlar omzunu sıyırıp geçmişti. Baygın haldeyken de, "hastane olmaz" diye sayıklayıp durduğu için ne hastaneye götürmüşlerdi ne de doktor çağırmışlardı. Arkadaşının sorduğu soru aklına gelince, "hiiiçç." diyerek ayaklandı birden. Ardından kapıya doğru yürümeye başlarken, geride bıraktığı arkadaşının bakışları gibi o gitmeyen muzip sesini duydu. "Yaa, tabi tabi." Genç kızın kaşları huysuzca çatıldığında durdu ve arkasını dönmesi bir oldu. Tam tahmin ettiği gibi, sırıtarak kendisine bakıyordu. Hemen aklına ilk gelen şeyi söyleyiverdi. "Ben kahvaltı hazırlayayım." Önüne dönüp yoluna devam ettiğinde, Nilay'ın pes etmeye niyetinin olmadığını anladı. "Bize mi, yoksa ona mı?" Ve Güneş, bu duyduğunu da umursamayarak mutfakta almıştı soluğu. Mutfağa girdiğinde kendisine kızmakla meşguldü. Ne diye adamı izliyordu ki orada? Üstelik sabaha kadar başında beklediği de ayrı bir konuydu tabii. Adamı alıp buraya getirdikleri yetmiyormuş gibi şu olanları da bir türlü anlayamıyordu. Hayat onu neden karşısına çıkarmıştı ki sanki? Üstelik onun başına ne gelmişti, ondan ne istemişlerdi de şu an bu haldeydi? Gerçi onun öylesine bir adam olmadığını tahmin edebiliyordu. Bunu o bakışlarından tut, duruşundan bile anlayabiliyordu. O çok farklıydı. Karanlık bir adamdı. Muhtemelen hayatı da çalkantılıydı. Aslında hayat, yaşamla ölüm arasındaki o küçük mesafeydi. Ama ne yazık ki bazılarımız bu küçük mesafeye iyi kötü, doğru yanlış her şeyi de sığdırabiliyordu. Hayat işte bu yüzden çok tuhaftı. Birinin dünyaya gözlerini açtığı gün, bir başkasının binbir güzellikle dolu hayata gözlerini ebediyete kadar kapattığı gün olabiliyordu. Maalesef ki hayat bazen; otobüsün sol camından etrafı izlerken, sağ camından kaçırdıklarımızdan ibaretti. Ve hiçbirimizde bu yaşadıklarımızı hayır mı yoksa şer mi olduğunu bilmiyorduk. Sadece hayat önümüze tercihler bırakıyordu, hangisini seçiyorsak oradan devam ediyorduk yaşamımıza. Ve bu bilinmezlik ölene kadar da devam ediyordu. Tıpkı ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz gibi. Oradan oraya sürükleniyorduk. Hayrı da şerri de bilecek kadar derin değildi işte gözlerimiz. Yaşarız, izleriz ve finali gördüğümüzde anlarız neyin neden olduğunu. Sebepler nasıl olursa olsun, bizi nereye sürükleyeceğini yalnızca kaderi yazan kalem bilir. Genç kız bu derin düşüncelerinin arasından kahvaltıyı hazırlamıştı. Önce arkadaşı ve kendisi için mutfaktaki masayı hazırlamış, ardından o gizemli adam için de bir tepsi hazırlamayı ihmal etmemişti. Kulağına ince bir ıslık sesinin gelmesiyle birlikte mavilerini mutfak kapısına doğru dikti. Arkadaşı Nilay hayran olmuş gözlerle masaya bakıyordu. Güneş onun bu haline sırıtmadan edemedi. Tezgahın üzerinden hazırladığı tepsiyi alarak kapıya doğru adımlamaya başlamıştı ki, arkadaşının imalı bakışlarına maruz kaldı. "Elindeki tepsi O'nun için mi?" Hala sırıtmaya devam ediyordu. Genç kız gözlerini devirdi. "Başka kimin için olacak?" Bu bir soru değil de, 'sorduğun da soru mu şimdi' cümlesi niteliğindeydi. Ardından onun devam eden ima dolu bakışlarını da umursamayarak mutfaktan çıktı. "Tamam canım, bak sen keyfine." Ve Nilay'ın son imalı cümlesi bu olmuştu. Bunu duyan Güneş'in ise yine devrildi gözleri. Çoktan soluğu Karan Kandemir'in kaldığı odada almıştı bile. Hala uyuyordu. Usul adımlarla yanına yaklaştı ve elindeki tepsiyi yatağın yanındaki küçük sehpanın üzerine koydu. Ardından yatağın kenarına hafifçe oturduğunda ne yapacağını bilmiyordu. Uyandırmalı mıydı, yoksa öylece uyanmasını mı beklemeliydi? Hala hareketsizdi. Siyah gür kirpiklerinin kapladığı gözleri kapalıydı. Bu adam uyanıkken ne kadar karanlıksa, uyuduğunda da bir o kadar masum görünüyordu. Ama masum olmadığını anlayacak kadar da zekiydi. Oturup gözlerini çıplak vücuduna değdirmemeye dikkat ederek yüzünü tekrar ve tekrar izlemeye başladı. Sargı olduğu için gömleğini giydirememişti. Yarasını zorlayabilirdi sonuçta. Ne kadar zamandır odada öylece oturuyordu, bilmiyordu. Masmavi gözleri karşısındaki şah eserden bir türlü ayrılmıyordu. Bu yakışıklılığının arkasındaki adamın gerçek kimliğini yavaş yavaş merak etmeye başlamıştı. Daha sonra birden ürperdi. Tüyleri diken diken olurken kendine gelebilmişti. Bakışlarını çekti adamın üzerinden. Derin bir nefes aldı ve sonra eli adama doğru uzandı. Daha fazla burada böylece duramazdı. Artık uyandırmalıydı O'nu. Tam uyandırmak amacıyla adama dokunmak üzereydi ki, onun birden kapkara gözlerini açmasını ve eş zamanlı olarak da elini sımsıkı tutmasını beklemiyordu. Bu hareketle birlikte Güneş şaşkınlık dolu gözlerini sonuna kadar açtı. Refleks sonucu yapmış olmalıydı. 'Ne zamandan beri uyanık' diye içinden sormasına engel olamamıştı. Zira ona dokunmak üzere olan ellerini tutmasını ve gözlerini de o hızla açmasını asla beklemiyordu. Bu içgüdüsel bir his miydi, refleks miydi yoksa o zaten uzun zamandır uyanık mıydı? Bu son düşünce nedensizce onu utançtan yerin dibine sokmuştu. Resmen dakikalardır burada oturmuş öylece adamı izlemişti. Gözlerini kaçırırken elini de adamın büyük elinin arasından çekti. Birden ayağa kalktı. "Şşeyy, kusura bakma. Ben sadece seni uyandırmak için..." cümlesine başlamıştı başlamasına ama devamı gelmemişti. Karan Kandemir ise şu an onu duymuyor gibiydi. Şaşkınlıkla karşısındaki kıza bakmaktaydı. Lakin onu görmek hayalinden ve rüyalarından geçmişse de gerçek olabileceğini düşünemezdi. Onu gördüğüne şaşkındı. Çünkü beklemiyordu. En son yine her gece olduğu gibi Güneş'in evini gözetlediğini hatırlıyordu. Çünkü annesinin katili olan o adamın kardeşi intikam peşindeydi ve kızın zarar görmemesi için de her gece evinin etrafında sabahlıyordu. Kendisini umursamıyordu bile. Karan için önemli olan sadece O'ydu. Ama o gece diğer gecelerden farklı olarak bir şey olmuştu. O adam gelmişti. Aslında onun amacı zaafı olan kıza zarar vermek falan da değildi. Kızı koruma altına almak için harekete geçen Karan Kandemir'i sıkıştırmaktı o adamın amacı. O gece öyle de olmuştu. Karan'ı onun evinin etrafında bulmayı ümit ederek gitmiş ve tahmininde de yanılmamıştı. Daha sonra her şey hızlı gelişti ve hiçbir şey anlamadı genç adam. Ne ara onun silahı çıkardığını ve kendisine doğrulttuğunu anlayamadı. Ve herhangi bir harekette bulunamadan da iki kere o silah tarafından vurulmuştu. O iki kurşun, omzuna isabet etmiş ya da sıyırıp geçmişti, hatırlayamıyordu. Yavaş yavaş gözleri karardığında aynı zamanda da soğuk terler dökmeye başlamıştı. Sonrası ise karanlıktı... Daha sonrasını hatırlayamıyordu. Her şey silik silikti. Anlaşılan o ki, kendisi baygınken sevdasından yanıp tutuştuğu bu kız bulmuştu onu. Dakikalar sonra bakmaya doyamadığı o güzel yüzden çekti siyahlarını. Zira o deniz gözlerin içinde her an kaybolabilirdi. Katran karası gözlerini artık çekmişti kızdan. "Ben ne zamandan beri buradayım?" Genç kız onun sesiyle birlikte yutkunmadan yapamadı. Zira sesi buz gibiydi. Gözlerini kaçırırken cevap verdi. "İki gün oluyor." ☀️ DEVAM EDECEK...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE