Kamp ateşi zayıf zayıf yanıyordu. Herkes sessizdi ama bu sessizlik huzurlu değildi. Az önce yaşanan olay, herkesin içine bir şeyler düşürmüştü.
Zack, Rose’un karşısında duruyordu. Gözlerini ondan ayırmıyordu.
“Bu… normal değil,” dedi sonunda.
Rose başını hafifçe eğdi. “Ben de ne olduğunu bilmiyorum.”
Zack bir adım yaklaştı. “Yalan söylemiyorsun… ama bir şey saklıyorsun.”
Sesi sertti. Suçlayıcıydı.
Rose’un kaşları çatıldı. “Sakladığım bir şey yok. Sadece hissettim… ve oldu.”
Zack’in bakışları keskinleşti. Onun zihninde tek bir şey vardı: güç.
Lyra’daki karanlık… ve şimdi Rose’daki bu ışık.
İkisi de sıradandı. İkisi de kontrol edilmesi gereken şeylerdi.
“Bu gücü tekrar yapabilir misin?” diye sordu.
Rose bu soruya hemen cevap vermedi. İçinde bir huzursuzluk yükseldi.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda.
“Denemelisin.”
Bu bir istek gibi değil, bir emir gibi çıkmıştı.
Rose’un içindeki ışık o an hafifçe titreşti. Sanki bu tavırdan hoşlanmamıştı.
Rose derin bir nefes aldı. “Şu an değil.”
Zack’in çenesi gerildi. Ama bir şey söylemedi. Sadece geri çekildi.
Gözlerinde artık farklı bir şey vardı: şüphe ve hesap.
Gece ilerledikçe herkes uykuya çekildi. Ama Rose uyuyamadı.
Ellerine baktı.
Hiçbir şey yoktu… ama hissediyordu.
Gözlerini kapadı.
İçine odaklandı.
Ve oradaydı.
Işık.
Küçük bir kıvılcım gibi… ama canlı. Sıcak. Nefes alıyormuş gibi.
“Sen… kimsin?” diye fısıldadı içinden.
Bu kez cevap geldi. Çok zayıf… ama net.
“Senim.”
Rose’un nefesi kesildi. Gözlerini açtı. Kalbi hızlandı.
“Bu… imkansız…”
Ama değildi.
Tekrar denedi. Bu sefer bilinçli olarak.
Avucunu açtı. Odaklandı.
Önce hiçbir şey olmadı.
Sonra…
Çok küçük bir ışık zerresi parladı.
Sönük… ama gerçek.
Rose’un gözleri büyüdü.
Gülümsedi… ama bu gülümseme sevinçten çok şaşkınlıktı.
“Gerçekten varsın…”
Ama o an fark etmediği bir şey vardı.
Çadırın dışında biri onu izliyordu.
Zack.
Gözleri karanlıkta parlıyordu.
Rose’un avucundaki o küçük ışığı görmüştü.
Ve içinden geçen tek şey şuydu:
“Bu… Lyra’nın karanlığından bile daha değerli olabilir.”
Uzakta, dağın eteklerinde…
Lyra dizlerinin üstündeydi.
Ellerini toprağa bastı. Karanlık damarlar gibi yayılıyordu etrafa.
Ama bu kez… duraksadı.
Kaşları çatıldı.
“Bu da ne…”
Karanlığın içinde bir şey hissetmişti.
Zayıf… ama rahatsız edici.
Bir ışık.
Lyra’nın dudakları yavaşça kıvrıldı.
“Demek uyanıyorsun…”
Gözleri tamamen siyaha döndü.
“Güzel… o zaman oyun başlıyor.”
Sabah olduğunda hava ağırdı. Güneş doğmuştu ama kampın üstünde sanki görünmeyen bir gölge vardı.
Zack erkenden Rose’un yanına geldi.
“Benimle gel,” dedi kısa ve net.
Rose bir an tereddüt etti ama ardından onu takip etti. Kampın biraz dışında, açık bir alana geldiler. Etraf sessizdi.
Zack döndü.
“Dün gece gördüm.”
Rose’un kalbi sıkıştı.
“Ne gördün?”
“Yalan söyleme,” dedi Zack sertçe. “Elindeki ışığı gördüm.”
Sessizlik.
Rose kaçamadı bu sefer. Gözlerini yere indirdi.
“Kontrol edemiyorum,” dedi dürüstçe.
Zack’in gözlerinde bir parıltı belirdi. Bu merhamet değildi.
“Öğreneceksin.”
“Zack—”
“Şimdi.”
Bu bir emirdi.
Rose derin bir nefes aldı. Elleri titriyordu. Gözlerini kapadı, içindeki o sıcaklığa odaklandı.
Başta hiçbir şey olmadı.
Zack’in sabrı tükeniyordu.
“Odaklan!”
Rose dişlerini sıktı.
Ve o an… ışık ortaya çıktı.
Bu sefer küçük değildi.
Avucundan yükselen parıltı genişledi, koluna yayıldı. Gözleri hafifçe altın rengine döndü. Etraflarındaki hava bile değişti.
Zack bir adım geri çekildi.
Ama korkudan değil… etkilenmişti.
“İşte bu…” diye fısıldadı.
Tam o sırada—
Rose’un kontrolü kaydı.
Işık aniden patladı.
Bir dalga gibi dışarı yayıldı. Toprak çatladı, ağaçlar sarsıldı. Zack savrulup yere düştü. Rose’un kendisi bile geriye fırladı.
“N-ne yaptım ben…?” diye fısıldadı nefes nefese.
Ama daha kötüsü olacaktı.
Aynı anda… dağın eteklerinde.
Lyra başını kaldırdı.
Karanlık onun etrafında dalgalanıyordu. Ama ilk kez… geri çekilmişti.
Lyra’nın gözleri daraldı.
“Bu his…”
Elini havaya kaldırdı. Karanlık titreşti.
“Bu… benimkinden farklı.”
Dudaklarında yavaş, tehlikeli bir gülümseme belirdi.
“Daha saf… daha güçlü…”
Gözleri tamamen karardı.
“O zaman… onu yok etmeliyim.”
Bir adım attı.
Ve karanlık onunla birlikte harekete geçti.
Kampa geri dönüldüğünde hava daha da gergindi.
Zack ayağa kalkmıştı. Üstü toz içindeydi ama gözleri hâlâ Rose’un üzerindeydi.
“Bunu gördün mü?” dedi kendi kendine gibi. “Bu güç…”
Rose korkuyla başını salladı.
“Kontrol edemedim… sana zarar verebilirdim.”
Zack hemen cevap verdi:
“Vermedin.”
Ama içinden geçen farklıydı.
“Henüz.”
Rose bunu hissetti. Net bir şekilde.
Zack’in bakışlarında sevgi yoktu.
Sadece… hesap vardı.
O an Rose’un içindeki ışık hafifçe titreşti.
Sanki onu uyarıyordu.
Gece çöktüğünde herkes diken üstündeydi.
Ve korktukları şey oldu.
Kampın etrafındaki gölgeler uzamaya başladı.
Rüzgar aniden kesildi.
Sonra…
Karanlık geldi.
Lyra ortaya çıktı.
Ama bu sefer daha farklıydı. Daha büyük. Daha korkutucu.
Arkasında adeta yaşayan bir gölge vardı.
“Onu hissedebiliyorum…” dedi yavaşça.
Gözleri Rose’a kilitlendi.
“Sen.”
Rose’un kalbi duracak gibi oldu.
Zack hemen önüne geçti.
“Geri dur, Lyra.”
Lyra güldü.
“Onu koruduğunu mu sanıyorsun… yoksa saklıyor musun?”
Zack’in çenesi gerildi ama cevap vermedi.
Bu sessizlik… her şeyi anlatıyordu.
Rose bunu gördü.
İçinde bir şey kırıldı.
Lyra elini kaldırdı.
Karanlık ileri atıldı.
Rose refleksle ellerini kaldırdı.
“Dur!”
Işık bu sefer istemeden patladı.
Ama kontrolsüzdü.
Hem karanlığa çarptı… hem de etrafa yayıldı.
Bir asker çığlık attı. Işık ona da çarpmıştı. Yere düştü.
Rose dondu kaldı.
“Ben… ben ona zarar verdim…”
Nefesi kesildi.
İçindeki ışık sarsıldı.
Lyra bunu gördü.
Ve gülümsedi.
“Gördün mü?” dedi fısıltıyla.
“Sen de benim gibisin.”
Rose başını salladı.
“Hayır… ben…”
Ama sözleri yarım kaldı.
Çünkü ilk kez… kendinden korkmuştu.
Zack ise sadece izliyordu.
Gözleri Rose’da… ama zihni başka yerdeydi.
“Karanlık… ışık…
İkisi de kontrol edilebilir…”
Ve ilk kez…
Rose, Zack’ten korktu.
Gece çökmüştü ama bu sıradan bir gece değildi.
Kampın içindeki herkes sessizdi. Kimse Rose’a yaklaşmıyordu.
Çünkü artık ondan korkuyorlardı.
Rose, ateşten uzak bir köşede tek başına oturuyordu. Ellerine bakıyordu.
Aynı eller… birini kurtarmıştı. Aynı eller… birine zarar vermişti.
“Ben ne oluyorum…?” diye fısıldadı.
İçindeki ışık hâlâ oradaydı. Ama artık huzur vermiyordu.
Kontrolsüzdü. Güçlüydü. Ve tehlikeliydi.
“Yalnız kalmamalısın.”
Zack’in sesi arkasından geldi.
Rose başını kaldırdı.
“Yalnız değilim,” dedi ama sesi bile inanmıyordu buna.
Zack yanına oturdu. Gözleri direkt ellerine kaydı.
“Bunu kontrol etmeyi öğrenmelisin,” dedi. “Yoksa kendine de başkalarına da zarar verirsin.”
“Ben deniyorum…”
“Yeterince değil.”
Rose’un kaşları çatıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
Zack ona döndü. Bu sefer açık konuşuyordu.
“Gücünü bastırmayı bırak. Onu kullanmayı öğren.”
“Ben bir silah değilim.”
“Hayır,” dedi Zack soğukça. “Ama olabilirsin.”
Sessizlik.
Bu söz, Rose’un içine saplandı.
Zack devam etti:
“Lyra’nın karanlığı… senin ışığın… İkisi de sıradan değil. Ama sen onu kontrol edersen… kazanırız.”
Rose geri çekildi.
“Sen ‘biz’ demiyorsun… ‘sen’ diyorsun.”
Zack cevap vermedi.
Ama bu sessizlik her şeyden daha açıktı.
O gecenin ilerleyen saatlerinde Rose kampı terk etti.
Sessizce. Kimseye söylemeden.
Ormanın içine yürüdü. Nefes almak istiyordu. Düşünmek… anlamak…
Ama yalnız değildi.
“Sonunda.”
Ses karanlığın içinden geldi.
Rose dondu kaldı.
Lyra…
Ama bu sefer farklıydı.
Karanlık onun etrafında bir canlı gibi hareket ediyordu. Gözleri tamamen siyahtı ama içlerinde bir bilinç vardı. Güçlü… derin… ve aç.
Rose geri adım attı.
“Yaklaşma.”
Lyra gülümsedi.
“Ben sana yaklaşmadım, Rose… sen bana geldin.”
“Hayır.”
“Evet,” dedi Lyra yumuşak ama tehlikeli bir tonla. “Çünkü yalnızsın.”
Rose bir şey söylemek istedi ama sustu.
Çünkü doğruydu.
Lyra yavaşça yaklaştı.
“Onlar senden korkuyor,” dedi. “Zack… seni kullanmak istiyor.”
Rose’un gözleri sertleşti.
“Bu doğru değil.”
Lyra başını eğdi.
“Gerçekten mi? Sana ‘silah olabilirsin’ demedi mi?”
Rose’un kalbi sıkıştı.
Lyra bunu hissetti.
Ve darbeyi vurdu.
“Ben seni anlıyorum.”
Karanlık hafifçe Rose’a doğru uzandı… ama saldırmadı.
Dokundu.
Soğuk değildi.
Sıcak… tanıdık… davetkârdı.
Rose’un içindeki ışık anında tepki verdi. Parladı.
İki güç birbirine değdi.
Ve o an…
Rose bir şey gördü.
Lyra’nın geçmişi.
Yalnızlık.
Korku.
Dışlanmışlık.
Ve… terk ediliş.
Rose nefesini tuttu.
Lyra fısıldadı:
“Ben doğduğumdan beri yalnızdım… Ama sen öyle değildin. Şimdi anlıyorsun değil mi?”
Rose’un sesi titredi.
“Sen… bu yüzden mi…?”
“Ben kötü değilim,” dedi Lyra. “Ben sadece… seçilmedim.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Sen de seçilmeyeceksin, Rose.”
O an Zack ortaya çıktı.
“Geri çekil Lyra!”
Kılıcını çekmişti.
Lyra gözlerini ona çevirdi.
“Geç kaldın.”
Zack Rose’a baktı.
“Yanıma gel.”
Ama Rose hareket etmedi.
İki tarafa da bakıyordu.
Zack…
Lyra…
Işık…
Karanlık…
Lyra son hamlesini yaptı.
“Elimi tut,” dedi Rose’a.
Karanlık bu sefer daha güçlü uzandı.
“Acı çekmeyeceksin. Kontrol etmeye çalışmayacaksın. Sadece… olacaksın.”
Rose’un içindeki ışık alevlendi.
Karşı koyuyordu.
Ama ilk kez…
Zorlanıyordu.
Zack bağırdı:
“Rose! Ona dokunma!”
Ama bu bağırış… bir uyarıdan çok bir emir gibiydi.
Rose bunu hissetti.
Lyra ise fısıldadı:
“Görüyor musun? O seni seçmiyor… seni kullanıyor.”
Rose’un eli havada kaldı.
İki güç arasında.
Bir taraf… kontrol.
Bir taraf… özgürlük.
Bir taraf… ışık.
Bir taraf… karanlık.
Ve ilk kez…
Rose karar vermek zorunda kaldı.