Siyahı seven herkese ithafımdır...
Siyah en çok bize ait. Onu güzel muhafaza edin...
***
Soğuğun o ölümcül çekiciliğini bilir misin?
Uyuşan tenin arasında vaat ettiği o inanılmaz uykunun tatlılığını?
Bir anda yaşamaktan çok daha güzel gelir ölüme yürümek…
Moraran parmakların o bedeni kilitleyen acısı içerisinde uyumak en güzel seçenek gibi gelir.
Beş saniye kapanan kirpiklerin bir daha sonsuza kadar açılmamasını hayal edebiliyor musun?
Hipotermi…
Filistin’e gelmeden önce katıldığım bir kampta hayatta kalmayı öğrenmeye çalışıyordum. Rusya’nın kuzeydoğusunda bulunan Yakutistan şehrine getirilmiştik. Her şey yasal görünse de aslında amacımız illegal ilerliyordu. İşgal eden bir devlete karşı koymaya hazırlanırken alabileceğimiz en zorlu eğitimi almak mecburiyetindeydik. Ve bu asla kulağa geldiği kadar kolay değildi.
Termal tulum elbisem tamamen profesyonel bir üründü. Botlarım dizimin altında bitiyor oluşu, ellerimdeki termal eldivenler ve yüzümün neredeyse kapalı oluşu asla işe yaramıyordu. Şehrin toplam nüfusunun beş yüz kişi kadar olduğu söylenmişti. O kadar sessiz, o kadar ıssız bir yerdi ki rüzgarın ayak basılmamış kar zemin üzerinde dalgalar oluşturarak uğuldaması bir süre sonra kulağa fısıltı gibi geliyordu.
Hepimiz, birbirimizi göremeyeceğimiz uzaklıktaki alanlara bırakıldık. Çantalarımızda on iki saatimize yetecek kadar besin vardı. Ve başta her şey oldukça kolaydı…
Çam ağaçlarının arasında yalnız başıma kaldığım zaman dizlerimi rahatlıkla aşan karın varlığı sadece birkaç kısa dakikadan sonra felaketle hissedilebiliyordu. Vücuduma giydiğim elbise ve aksesuarlar direkt ıslanmam dışında hiçbir şeye engel olamıyordu.
Ve soğuk tahminimce hesapladığım yarım saatin ardından yanıma nazlı bir eda ile sokulmaya başlamıştı bile…
Karın diğer alanlardan farklı olarak daha seyrek kuluçlandığı bir ağacın altına yerleşmiştim. Amacım biraz sonra tamamen batan güneşin kaybında konumumu sabit tutabilmekti. Yerleştiğim o ağacın altı, kimseye ulaşamayacağım sesimi duyuramayacağım kocaman alanın sadece yüzde 0,5’ini oluşturuyordu.
Sırtımı yasladığım ağacın dibine oturduğumda kulağımın dibinde yükselmeye başlayan uğultular, beni terk eden güneşin varlığını fırsat bilerek bambaşka kelimelerle konuşmaya başlamışlardı.
Karlı bir arazinin asla tamamen karanlık olmadığını bilir misin?
Parlayan kar taneleri tamamen karanlıkta kalmana asla müsaade etmez. Belki de karın yalnızlığa sunduğu tek iyi şey budur.
Kararmamak…
Vakit geçti. Gündüz vakti bile inanılmaz soğuklarda seyreden hava sıcaklığı dehşet verici bir soğuğa dönüşmüştü. Yapabileceğim tek şeyi yapıp kollarımı bedenime doladığımda her hareketlenişimde bedenime batan iğneleri o kadar sert hissediyordum ki hareket etmek büyük bir zulme dönüşüyordu.
Ama asıl felaket bir saat sonra başlamıştı.
Dudaklarımın etrafını kuşatan kumaşı delip geçen soluklarım havayla yeni yakılmış bir duman gibi buluşuyordu. El parmaklarımın varlığı karıncalanmalara dönüşmüş, ayak parmaklarım ise çoktan uyuşmuşlardı bile. Bu his asla sıradan bir uyuşma değildi. İnanılmaz bir acı çekiyordum. Göremesem de morardıklarına adım kadar emindim.
Vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesi demek hipoterminin başlangıcı kabul edilir. Ve vücut yavaş yavaş suni bir kapanma yaşar. Her geçen saniyede biraz biraz yaşamsal faaliyetler durur.
Öylece durduğum çam ağacının altında bedenimi kuşatan soğuğun beni bir örtü gibi kapladığını görebiliyordum. Göz kapaklarımın önünden kırmızı benekler geçtiğinde durmamam gerektiği bilgisini yeni yeni hatırlayabilmiştim. Ölmek istemiyorsam bir şekilde kıpırdamam gerekiyordu. İşte o an hayatımın en büyük fiziksel acılarından birisini tattığım andı.
Ayak ve ellerimi eş zamanlı olarak kıpırdattığımda boş karlı araziye inanılmaz yüksek bir çığlık bırakmıştım. Bu bedenimdeki bütün kemiklerin aynı anda kırılması gibiydi.
Aynı acıyı düşünürken bile yüzümün kırışmasına şimdi bile engel olamıyorum.
Çığlık atmamla titreyen karlı zeminde yanlış bir hareket daha yaptığımı anlamıştım. Bir çığın başlamasına sebep olacak frekanslara engel olmalıydım.
O kadar çok üşüyordum ki acıdan yaşaran gözlerimdeki damlaların bile düşemeyecek kadar üşüdüğüne inanmaya başlamıştım. Soğuk bedenimi benden alıp götürürken hipotermi vücudumda çoktan ilerlemeye başlamıştı. Vücudum kendini koy vermemek için çabaladığında aşklım çoktan teslim olmuştu bile.
O kadar karın arasında ölümün ayak seslerini duyabiliyordum. Uğuldayarak ilerleyen rüzgarın her yükselişinde kulağıma üflenen soğuk hava yavaş yavaş anlamlı kelimelere dönüşmeye başlamıştı. Bir anda “Ömer…” diye ismim seslenildiğinde etraftan gerçek birisinin bana doğru geldiğine adım kadar emindim.
Hareketlerim tamamen durmuştu. Ama göz bebeklerim gelen sesin sahibini arar gibi etrafı kolaçan ediyordu. Yeniden “Ömer…” dendiğinde bu kez tam tersi istikamete doğru bakmaya başlamıştım. Hiç kimse yoktu.
Zihnimin bana bir oyunu olduğunu bilsem de ses o kadar canlı ve o kadar gerçekti ki, o an için hayal ve gerçek kavramlarım tamamen birbirine karışmıştı.
Artık hesaplamalarımın tamamen birbirine geçtiği saniyelerde bedenim dayanılmaz bir don yaşıyordu. Ayak ve el parmaklarımdan başlamış olan uyuşukluk ve acı bütün bedenime doğru ilerlemişti. Dudaklarımın bütünüyle morardığını ve donmaya yüz tuttuğunu hiçbir şekilde kıpırdatamadığımda anlamıştım. Başta olan acı hissi, yerini tamamen hissizliğe bırakmıştı. Ve yemin ederim bu sonsuz bir acı çekmek hissinden çok daha zordu.
Yok gibiydim.
Hiç var olmamış gibi…
Kocaman bir hiç gibi...
Ve bu, o esnada yaşadığım bütün hislerin çok üzerinde bir duyguydu. Kulağımdaki fısıltılar karman çorman kelimelere dönüşürken ölümün böyle bir şey olup olmadığını anlamaya çabalıyordum. Sonsuz bir boşluk hissi içerisinde yuvarlanıyordum adeta.
Ölüm böyle bir şey miydi?
Bütün sorularım, olan cevaplarıyla beraber birbirine girmişti. Orada o ağacın altında, bütün kar kütlelerine rağmen nefes almak için uğraşan adam ben miydim? Ne işim vardı orada? Neden katlanıyordum bu kadar fazla şeye?
Ben dışında kimse yaşıyor muydu?
Yoksa beklerken ölmüşler miydi çoktan?
Bütün bu hislere rağmen olabildiğince yüksek bir şekilde bağırmaya başladım.
“Sesimi duyan var mı?”
Bütün gücümü kullandığım cümleme ne mi olmuştu? Kocaman bir hiç… Tek bir kelimem bile benden kopuk yükselmiyordu arşa. Artık kendi kendime kurduğum cümleler bile bir sanrıdan başka bir şey değildi. Bekleyişimin sonsuza kadar süreceğini hissettiğim saniyelerde sol tarafımdan geldiğini hissettiğim bir karaltıyla gözlerim yavaşça o tarafa döndü.
Ben öldüğüme neredeyse emin olmak üzereyken bana doğru gelen annemi görmemle kafam yeniden allak bullak olmuştu. Elinde kırmızı bir battaniye ile bana doğru yürüyordu.
Lütfen bir hayalden ibaret olma…
Yalvarırım…
“Oğlum…” diyen sesi karlı zemini delip geçerken bunca dakikadır gözlerimden düşmeyen yaşların düz bir yol çizerek yüzümden aşağı doğru indiğini hissedebiliyordum.
“Annem…” diye karşılık verdiğimde donmuş olan dudaklarımın arasından tek bir kelime bile çıkmamıştı.
O görmese de ağlıyordum. Yüzümdeki kar maskesi görünmemi engellese de küçük bir çocuk olup hüngür hüngür ağlıyordum. Kurtar beni diye kurduğum hiçbir cümlem ona doğru ulaşmıyordu.
İyice yanıma yaklaşıp elindeki battaniyeyi üzerime örttü. Avuçlarının kar maskesi ile kapalı olan yanağıma dokunuşu sımsıcaktı. Gerçek olduğuna adım kadar emin olmuştun dokunuşuyla.
“Lütfen… Lütfen beni evimize götür anne. Yalvarırım…” diye haykırışlarım ona ulaşmıyordu. Ben ölümün kıyısından son bir kez öylece bir bakış atar gibi sabit duruyordum karşısında. Ama o bunu hissetmiş gibi bana doğru fısıldamaya başlamıştı.
“Dayan evlat…”
Evlat diye seslenmesi, ölmeden önce babamın seslenmesiyle neredeyse aynıydı.
“Dayan ki zorluğun rahmete dönüşsün oğlum. Pes edersen kazanamayız. Filistin’in, Beytülmakdis’in sana ihtiyacı var…”
(Beytülmakdis: Mescid-i Aksa’nın diğer adı)
Sözleri, kocaman bir rahmet deryasından kopmuş gibiydi. Kelimelerinin içerisinden bana üflenen sıcak havayı iliklerime kadar hissedebiliyordum. Isınmaya başladığımda onun yanımda olduğuna, bir sanrı veya hayal olmadığına neredeyse emindim.
Gözlerim, merhametini uzuvlarıma kadar hissettiren sözleri ile dolduğunda, kirpiklerim derin bir uykunun mahmurluğuna adım atmaya başlamıştı. Yavaş yavaş kendimi mekânın sıcaklığına bıraktığımda tüm bedenim çözülmüştü. Derin uyku kanatlarıyla sıkı sıkı sarılıyordu bedenime…
O gün orada gerçekleşen şeyin benim tahmin ettiğim gibi sadece bir iki saatlik bir bekleyiş olmadığını, aslında on iki saatin tamamını orada hayallerle geçirdiğimi ve annemin aslında beni almaya gelen ihvanlarımın olduğunu uyanınca anlamıştım.
Gözlerim açıldığında, muazzam bir acının içerisinde hayata döndürülmeye çalışıyordum. Hareket eden tek uzvum zorla dönen gözlerimdi. İşte o gün, orada hayatımın ilk zorlu sınavını vermiştim. Bunun akabinde gerçekleşen her sınavım, annemin elleri arasında farklı farlı battaniyeler eşliğinde bana gelişiyle tamamlanmıştı.
Ben ne zaman annemi, yavrusuna evlat derken ve bir battaniyeyle bana yürüdüğünü görsem, bilirim ki sınavım bitmiş ve ben alnım ak bir şekilde mücadelemi kazanmışımdır.
İşlerin bir sınavdan ötürü değil gerçekten birbirine girdiği anlarda alnım ak bir şekilde sonuna yaklaştığımı nereden bilecektim?
Uzaklardan bir yerlerden bana yürüyerek gelen annemi göremiyordum gerçek hayatta ve bu gerçek sınavların en zor yanıydı…
Ellerim bir nasırın fütursuzca kola doğru uzanan kalıntısıyla kaplıyken, aklımda aynı kalıntının şişmekte olan bir damarıyla cebelleşiyordum. Dakikalar şakaklarıma dayadığım avuçlarımın arasından yavaşça ama çok yavaşça kayıp giderken savrulduğum tufanların arasından nasıl kurtulacağımı hesap etmeye çalışıyordum.
Dersin sonlarına doğru yaklaşırken acı bir senkronizasyon ile havaya yayılan uğultular bir an bana karlı zemin üzerinde kulağımı tırmalayan rüzgarı hatırlatmıştı.
Bedenim üşümüyordu. Ellerim ve ayaklarım soğuktan uyuşmamıştı ve dudaklarım mosmor değildi. Ama aynı hiçlik hissi yıllar sonra Hayfa adında bir şehrin en önemli üniversitesinde ensemden yakalamıştı.
Boşluk hissi büyüdükçe büyüyordu. Çünkü çoğu zaman beni bir bilinmeze sürükleyen yegane şey yeniden başroldü. Belirsizlik.
Aişe’yi, bütün bir kafenin gözleri önünde, onlar bilmese de acı dolu bir ölüme hapsetmiştim. Gözlerinde ölüm seremonisini hiç kuşku duymadan canlandıran bir kadının avuçları arasına bırakmıştım, o siyah çarşafın sardığı boynunu. Ve yaklaşık on dakika sonra bitecek dersin hemen akabinde, ben arkamı döner dönmez bir cinayete kurban gidecekti. Tabi ortada oynanan kocaman bir oyunun parçası değilse…
Geçen ilk dakikada düşünmeye çalıştığım tek şey, evimin duvarlarını süsleyen mühimmatların olası bir tehditte yeterli olup olmayacağıydı.
İkinci dakikada Komutan Muaz’ın o tünelde nasıl uzun yıllardır yaşayabildiğini hesapladım.
Üçüncü dakika Yamaha’nın siyah cilalı gövdesinde uzun bir yolculuğa çıksam neler olabileceğini düşündüm.
.
.
.
Aklım, saç tellerimi yerinden oynatacak kadar hareketli git gel yaşıyordu. Ders sonunda gerçekleşecek katliamı unutmak için, hatırlamamak için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyordum. Her düşüncemin sonuna istikrarla yerleşen aynı şey, beynimin duvarlarına kalın ve kırmızı bir mürekkeple Aişe Ölecek yazıyordu.
Ona dair yakaladığım bütün detaylar Eliza’dan farkı olmayan bir seçilmiş olduğunu gösteriyordu. Normalde hızlıca karar verip bu kararları uygulamakta asla tereddüt yaşamayan Ammar, şimdi neden aldığı kararın arkasında duramıyordu ki?
Çünkü ipuçları sağlam olsa da, sonuç net değildi…
O kızın gözbebeklerinde sakladığı bir şey olduğuna adım kadar emindim ama hiçbir hareketi bir haininki ile aynı değildi. Bambaşka bir dünyadan İsrail’e atılmış gibi duruyordum. Çözmeye çalıştığım her şeye içimden karşıt birer cümle yükseliyordu.
İbrahim Muhammed de bir haine benzemiyordu.
Yasef’in etrafına bilgi vermediği kesin değildi.
Ve ellerinde bu kadar büyük bilgiler varken saldırmadan durmalarının imkanı yoktu.
Bakışlarım hemen birkaç sandalye önümde oturan kara çarşaflı kızın sırtında sabitlendi. Siyah elbisesi kadar karanlık yükseliyordu tenimde. Ve yanlış bir karar neticesinde ölme ihtimalini düşündükçe üst üste paradokslara sürükleniyordum.
Kimsin sen Aişe?
Dersin hocası materyallerini toplayıp kapıdan çıktığında üzerime devrilen kocaman tuğlalar vardı. Yerimden kalkamadım bir süre. Bakışlarımı, not tuttuğu defterini elbisesi ile aynı renkte olan çantasına koyan kadından alamıyordum. İlk kez bu kadar tereddüt, bu kadar arada kalmışlık yaşıyordum.
Sandalyeye sığmayan bacaklarım uzun uzadıya öne savrulmuş ve kolay kolay beni bulmayan bir tavırla sallanıyorlardı. O sandalyesinden kalkarken ben hala yerime çakılmış gibi oturuyordum.
Bu bir sınav değildi.
Ya da benim bildiğim tasarlanmış sınavlardan birisi değildi.
Ama esen rüzgârın soğukluğu tüylerimi ürpertecek kadar gerçekti.
Neler oluyordu böyle? Bir yerlerden yardıma koşan anneme ihtiyacım vardı. Bir kadının beni nasıl arada bıraktığını, nasıl da kafamı karıştırdığını ona anlatmaya ihtiyacım vardı…
Arkasını hiç dönmeden kapıdan çıktığında, neredeyse tamamen boşalan sınıfın bir ferdi değilmişim gibi çıkmak için kılımı bile kımıldatamıyordum. Bakışlarım kapının kenarında beni süzen Eliza’ya kaydı. Uzun zamandır bana baktığını çok iyi biliyordum. Dudakları yağan bir yağmurun toprağı usulca ıslatması gibi acımasızca kenarlara kıvrıldı. Kaldığım cehennemin içerisinden çıkmak için koşturduğumu görebildiğine emindim.
Ama ona bakan bakışlarımda zerre hareketlilik yoktu. Bomboştum…
Sağ gözünü usulca kırpıp arkasını döndüğünde, içimden alevlenen kıvılcımları hissedebiliyordum. Canımı yakıyordu içerden beden duvarıma çarpan ateş parçacıkları. Onun topuk sesleri sınıftan tamamen uzaklaştığında yapayalnız kalmıştım derslikte.
Ve ben yalnızlık belirsizliğe boyandığı vakit, nefes alışları yetmeyen bir adamdım. Baka kaldığım kapı, oturduğum sandalye, bastığım zemin ve sınıfın tamamı sakin sakin ilerleyen bir boya kümesine bulanmıştı. Her yer belirsizlik kokuyor, her yer belirsizlik rengindeydi.
Saç avucum yavaşça saç tellerime geçtiğinde derin bir nefes aldım, almaya çalıştım. Kuşku kaburgalarım üzerinde dans ediyordu ve kulaklarım bitmek bilmeyen bir uğultuyla çalkalanıyordu. Daha fazla dayanmamın güç olduğunu idrak ettiğim o yer, soluklarımın büyük bir çığlıkla patladığı yerdi. Sınıfın içerisinde sesim yükselirken sağ elim saçlarımı olur olmadık çekiştirmeye başlamıştı.
Yerimden hızla kalktığım zaman boğazıma düğümlenmiş kelimelerle daha fazla bağırmaya başladım. Tekmelerim etraftaki her şeye savrulduğunda beni aşmaya başlayan bir sinir krizinin tam ortasındaydım.
Gücümün, alamadığı hınçla kendi bedenime saldırdığı o yerde asla almam dediğim kararı aldım. Nefeslerim kaburgalarımla kırılmaya başlamışken mani olamadığım ayaklarım hızla Eliza’nın arkasından koşmaya başladı. Ahşap tonlarının zengin bir edayla kapladığı koridorları geçerken, aldığım kararın coşkusu göğsüme göğsüme vuruyordu.
Benden bağımsız hareket eden bedenim, olası bir hataya doğru koşuyordu.
Ben şaşmaz hesapların adamı olan Ammar, içimdeki Ömer’e yeniliyordum. Bana karşı olduğunu hissettiğim bir kadının ölümünü kendi topuklarıma sıka sıka engellemek için koşuyordum. Kulaklarım boş koridorlarda yükselen koşma sesimin yansımalarıyla çınlıyordu.
Belirsizlik yavaş yavaş arkamda kalırken dudaklarımı kaplayan delisiye bir gülüş aklımın pek de yerinde olmadığının kanıtı gibiydi.
Technion’dan çıktığımda ciğerlerime dolan temiz hava soluk almamı kolaylaştırıyordu. Koca çıkış kapısının önüne geldiğimde yanıma Yamaha’yı almadığım için çok pişman olmuştum.
Aişe’nin evine gidebilmek için birçok farklı güzergâh vardı ama geçen sefer kullanmış olduğu yolu kullanmış olmasını dileyerek yolun karşısına geçtim. Komutan Muaz’dan Aişe’yi koruması için bir adamı peşine takmasını istemiştim.
Eğer bir aksilik olmadıysa Aişe’nin arkasında onu koruyabilecek birisi zaten vardı. Sola saptığım zaman hareketlerimin hızından ötürü giydiğim ceket sırtımı dövüyordu. Geçen sefer Aişe’yi alan alan araç metronun geçtiği istasyon girişinde beklemişti. Eliza muhakkak bunu hesap etmiş olmalıydı. Yani Aişe’yi o istasyona gelmeden önce tenha bir yere çekmeliydi. İstasyona doğru yaklaşırken, girişte bekleyen beyaz araç Aişe’yi alacak olan beyaz araçtı. Herhangi bir hareketlenme olmadığına göre Aişe henüz arabaya binmemiş demektir.
Aklımdan hemen yakın güzergâhta bulunan kamerasız sokakları geçirdim. Buraya en yakın kamerasız sokak Haim Levanon sokağının arka kısmına açılıyordu. Bacaklarım bir at yelesinin rüzgarda hızla uçuşması gibi birbirinin önüne geçiyordu. Ceketim ara sıra canımı yakan bir edayla şahlanıp sırtıma hızlı darbelerle iniyordu. İnsan kalabalığının çokta az olmadığı caddeyi geçmeye çalışırken çoğunlukla insanların tiksinti duymalarını sağlayacak düzeyde çarpışmalara neden oluyordum. Caddenin sonundan Haim Levanon sokağına saptığımda geç kalmış olmanın korkusu bedenimi istemsizce titretiyordu.
Bir hatanın kurbanı olmasını istemiyordum ve bu yaşadığım duyguların tamamen bir vicdan azabı, masum ve genç bir Müslüman kadını tehlikeye atmış olabilmenin vicdan azabı olmasını diliyordum.
Fazlası için bir gücüm yoktu.
Fazla benim de onun da sonu olurdu.
Sokak hızla geçilirken, nefesimin kesilmesi koşuş hızımdan değil, onları bulamama korkumdandı. Bastığım asfalt yolda kalabalık insan güruhlarını arkamda bırakırken korkum ve endişem yeni uyanmış bir kız çocuğu mizacıyla hemen arkamdan yürüyordu.
Özel’in dediği gibi tarih denen tamahkâr tüccar sırtıma kalın kırbaçlar indirirken şimdinin evham dolu havasıyla cebelleşiyordum.
Onun satırları arkasında çalan Le Trio Joubran zihnimin en dolu yerlerinde çalmaya başlamıştı. Masar’ın yükseldiği sesler bütün benliğimi kaplarken, babasının İsmet Özel’e “İnsan Eşrefi mahlûkattır…” (İsmet Özel/ Amentü şiiri) dediği yerdeydim. Varmak istediğim yer ile aramda sadece birkaç adım kalmıştı.
Görmek üzere olduğum manzaranın korktuğum manzara olmamasını diler gibi sokağa girdiğim an gördüğüm manzara aniden yerimde çivilenmeme neden olmuştu.
Benim tüylerim soğuk dışında dikelmeye alışık değillerdi ama bu manzara, bütün bedenimi şaşkınlık ve korkuyla hararete bindirmişti.
Arz ve arş birbirinin hemen hemen ardı arkasına dizilmişlerdi. Ve ben yanlış yerde aldığım bir kararın kezzap irinini sonuna kadar tadıyordum.
Eliza bir duvarın kenarına sırtını yaslamıştı. Çatık kaşları, memnuniyet akan gözleriyle o kadar dehşetli bir uyum içerisindeydi ki hayret etmemek elde değildi.
Hemen karşısında Komutan Muaz’ın Aişe’yi korumakla görevlendirdiği bir adam duruyordu.
Ve Aişe, peçesinin altında asla korku ile kırpmadan boynuna dolanmış bıçak ile etrafına bakıyordu. Eliza’nın boşta kalan eli tamamıyla bedenine dolanmıştı.
Benden önce onlara ulaştığına emin olduğum kalbimin ritim sesleri kulaklarımda atıyordu. Boğazımın arasına takılmış bir şeyin varlığı hırıltılarla nefes almama neden oluyordu. Ve bana dönen bütün gözler içimde o anın etkisiyle kıvranan küçük bir Ömer’e bakıyor gibiydi.
Ne Eliza ne de Muaz’ın adamı geldiğime şaşırmamıştı. Ama Eliza’nın bıçağının altında bekleyen boynun gözleri o kadar şaşkınlıkla aralanmıştı ki o an peçesi aralansa, kirpiklerinin şaşkınlıktan kaşlarına kadar ulaştığını görebileceğimden emindim.
Zaman bir atın yularındaydı.
Saniyeler yavaş adımlarla ilerleyen o atın hemen dudakları arasından düşüyordu toprağa. Ve ben düşen saniyelerin ölüme vurduğuna an ve an şahit oluyordum.
“Çok beklettin…” Eliza’nın sesi sadece dördümüzün olduğu sokağa yayılırken yankılanarak havaya yükseliyordu.
“Neredeyse gelmeyeceğine ikna olmak üzereydim…”
Zevkten ve yanılmamaktan dolayı neşelenen gözlerinin hemen altındaki dudakları iki yana kıvrılmıştı. Ona bakarken sahip olduklarının kıymetini alelade harcayan bir kadından başka bir şey göremiyordum. Yaşantıma duyduğu nefret o kadar diriydi ki elimi uzatsam dokunabileceğime emindim. Bir süre hiçbir cevap vermedim. Aramızda sadece sessizlik uzayıp gidiyordu. Kollarının hemen altında tuttuğu kadının rahatsız olduğunu korkusuz bakan gözlerinde görmek mümkündü.
Boynunda bir bıçak varken zerre endişe geçmiyordu gözlerinden…
Oyuna nereden dahil olacağımı bilmediğim için olduğum halimden başka bir vasfa bürünme gereği duymadan konuştum. “Onunla bir işin olmadığını ikimiz de biliyoruz.”
Zor bela çıkmış olan sözlerim, keyfini iyice yerine getirmişe benziyordu. Kafasını Aişe’nin kafasına hafifçe sürttüğünde Aişe’nin bedeninden akan iğreti duyguyu görebiliyordum. Uzaklaşmak için hamle yaptığında Eliza’nın bıçağı tehdit etmek için korkusuzca boynunda hareketlenmişti.
“Hayır, aksine…” dedi minik bir kediye sahipmiş gibi. “Sana zarar verebilmemin en kolay yolu bu. Ve inan bana bunu deli gibi istiyorum.”
Gözleri gözlerime sabitlenmiş, öylece bakıyordu Eliza. Ne yapabileceğimi bilmiyordum. Bir süre oyalamam ve ardından pazarlık için güzel bir teklif dışında elimden gelen hiçbir şey yoktu.
Eliza ile aramızda geçen konuşma Aişe’nin dikkatini çekmiş olacaktı ki bıçağın altından yükselen sesi pürüzsüzdü.
“ Beni ona vermek yerine direkt öldür. Erkek bir Siyonist’in elinde ölmektense, iğrenerek de olsa bir kadının ellerinin dokunuşuyla ölmek, istediğim son şey…”
Sözleri kaşlarımı çatarak gözlerine bakmama neden olmuştu. Onu aldığımda öldüreceğime neredeyse emindi. O kadar kesin konuşuyordu ki kafamdaki sorular olmasa onurlu bir Müslüman kadın olduğuna neredeyse emin olmak üzereydim.
Ona bakan gözlerime saniyelik bakıp ardından bakışlarını yere indirdi. O gözlerde bana karşı gerçek bir nefret olduğunu görememek imkânsızdı.
Eliza, Aişe’nin sözlerinden sonra kahkaha atmak yerine bakışlarını Aişe’ye çevirmişti.
“Siz…” dedi iğrenerek. “Siz Müslüman kadınlar, size hayatı cehenneme çeviren dininize nasıl bu kadar bağlı olabiliyorsunuz anlamıyorum. Hele sen Naomi, o ışıltılı hayatını bırakıp ölmek üzereyken bile dinin seni soktuğu kalıba bağlı kalman o kadar aptalca ki…”
Elindeki bıçağı biraz daha boynuna bastırmasıyla, Aişe’nin çenesi iyice yukarı doğru kalkmıştı. “Aşağılık bir Filistinliden farkın yok benim için. Seni öldürmenin bana zevk vereceğinden emin olabilirsin...”
Cümleleri kızgın bir demir kadar yakıcıydı. Bu sözleri söylerken uzak olduğu, bilmediği ama buna rağmen konuştuğu her halinden belliydi. Eliza konuşurken sadece kendi adına değil, böyle düşünen bütün insanlığı temsil ediyordu.
Ve bilmeyen, sorgulamayan, sadece gördükleriyle yetinmeyi seçen o insanlık, bizim en büyük kangrenimizdi. Eliza ise bu kangrenin görünen tek uzvu…
Aişe havaya kalkan çenesiyle neredeyse Eliza’nın dudaklarının bitişiğindeydi. Bakışlarını en az Eliza gibi sabit tuttuğunda hiç çekinmeden konuşmaya başladı.
“Ne garip değil mi Eliza? İkimiz de aynı şehrin çocuklarıyız. Ben baktıklarımı görüyorken sen sadece bakmakla yetiniyorsun oysa. Eğer sadece bakmayıp görmek isteseydin hem babamın o milyonlarca dolarlık serveti arasında asla mutlu olamadığımı, ışıltılı bir hayat yerine cehennemi yaşadığımı görürdün, hem de iğrenç bir oyun içerisinde olduğunu…”
Bıçak hırsla boynuna biraz daha geçtiğinde, canının yandığını kapanan gözleri arasından fark edebiliyordum. Sağ avucum dayanamamanın acısıyla sıkıca sıkıldığında parmak boğumlarım bembeyazdı. O bıçağa rağmen korkmadan konuşmaya devam etti.
“Hatırlatmak isterim ki ne dinim bana zorluktur, ne de ben artık Naomi’yim….” Cümlesini söylediği an arkaya doğru savurduğu dirseği ve hemen ardından Eliza’nın bacak arasına ters bir şekilde inen tekmesiyle bıçağı tutan eller iki büklüm olmuştu.
Yaptığı profesyonel hareket karşısında bir anda kala kaldım. Bunu kesinlikle beklemiyordum. Şaşkınlık gözlerimi bir an bile üzerlerinden ayırmadan öylece yerimde durmama sebep olmuştu. Komutan Muaz’ın takip için yerleştirdiği adam Aişe’nin hareketinden sonra hızlıca onlara doğru atak yapmıştı.
Her şey, bütün bunların hepsi on saniye kadar sürmüştü. Henüz aynı on saniyenin içerisindeyken Eliza yapılan hareketin etkisinden hızlıca kurtulmuş ve bıçağı gelişi güzel sallamıştı. Aişe ani hareketiyle onu duruma uğratmış olsa da, Eliza iyi bir profesyoneldi.
Bıçağın ucundan yükselen darbe Aişe’nin karın boşluğunda sallanırken, çarşafının arasında kaybolmuştu. Geniş elbisesi görüntü kalitemi düşürüyordu. Hızla geri çekildiği için atılan darbe onu teğet geçmiş gibi görünüyordu.
Olayın şokunu üzerimden atmam on beş saniye kadar vaktimi almıştı. Hızla ayaklarımın sabitlendiği yerden öne atıldığımda Eliza adama gelişi güzel bıçak darbeleri sallıyordu. Adamın yerinde tekrarlayan hareketleri kendi içerisinde bir ritim içeriyordu. Onu izlerken yapmaya çalıştığı asıl şeyin Eliza’nın sırtını bana çevirmek olduğunu anlayabiliyordum. İyice onlara sokulduğumda, ihvan çevik ve seri hareketlerle atılan her darbeden sıyrılmayı başarıyordu. Eliza’nın sırtı kısmen bana dönmüştü. Bu fırsatı bir daha yakalayamayacağımı bildiğim için arkadan hızla iki omzuna dolanmak için hamle yaptım.
Gündüzün ışıkları üzerimize doğru sönmeye başlarken yakaladığım iki omzunu gövdeme yapıştırdım. Amacım elindeki bıçağı omuzlarını bükerek yere düşürmekti.
Omuzlarının dikliğini kırmak için birkaç saniye iç içe debelenirken, benim evimde olduğunun aksine bütün gücü ile karşı koyduğunu görebiliyordum. Öne doğru salladığı hamlelerden dolayı ihvan yanına sokulamıyordu. Omuzlarını tutuşumu iki bacağını açarak karşıladığı için belini bükmek kolay olmuyordu.
Aynı pozisyonda durmak yorucu ve sonucu uzattığı için sol bacağımla hızla dizinin arkasına dizimle bir darbe indirdim. Ekleminin arasındaki sıvının hızla boşalmasıyla öne doğru eğildi bu esnada bıçağı arka tarafa doğru rastgele sallamıştı. Ceketi geçen bıçağın hızla koluma saplanmasıyla yakıcı bir ağrı bütün koluma hızla yayılmaya başladı.
Sinirlenmiş ve sabrımın sonuna dayanmıştım. Öfkem hareketlerinin asiliğinden değil, inatla pes etmemesineydi. Dizine yeniden indirdiğim bir darbeyle hızla önümde diz çöktü. Tuttuğum omuzları ile beraber ben de en az onun kadar eğilmiştim. Hızla iki omzu kendime doğru çekmemle bıçağın yere düşüşü bir oldu.
İşte o an Eliza’nın tamamen kaybettiği andı. Dar sokakta verdiği mücadele iki dizinin üzerine düşmesiyle sonuçlanmıştı. Omuzlarını bırakamayacağımı iyi biliyordum bu nedenle onu tutan ellerimi hızla kollarından aşağı indirdim. İki elini kavradıktan sonra iki bacağımın arasına sıkıca sabitledim. Bir eli hala sargılıydı. Çırpınmaları kesilmiyor giderek artıyordu. Ellerinin sabitlediğim yerden çıkamayacağından emin olduktan sonra dirseğimle omurilik soğanın kuvvetli bir darbe indirdim.
Bedeni hızla bacaklarımın arasına yığılırken ruhu aniden bedeninden çekilmiş gibiydi. Oysa sadece bayıltmıştım. Düşerken süzülen bir suyu andırıyordu.
Gözlerim karşımda duran ihvana kaydı. Daha önce karşılaşmamıştık ama Komutan Muaz tarafından gönderildiğine emindim. Yere yığılan kızı gözlerimle işaret edip “Sende…” dediğimde hızla başını sallamıştı.
O kıza doğru yürüdüğünde ben arka tarafta iki büklüm olan Aişe’ye yürümeye başladım. Sırtını duvara yaslamış kollarıyla bedenine sarılmıştı. Hararetli nefes alışları peçesini yukarı aşağı indirip kaldırıyordu. Ve gözleri tamamen yere sabitlenmişti.
Ona doğru yürürken “İyi misin?” diye sorduğumda bakışları yorgun bir şekilde yüzümü buldu. Gözlerinin yönünü bulmaya çalışır gibi kaydığını anladığımda hızla yanına koştum. Ne olduğunu anlamaya çalışırken yanına yaklaştığım an birden bire bütün bedeniyle yere yığıldı.
Yüz üstü düşüşü, tutmama engel olurken olabildiğim en çabuk halde yere düşen bedenini tutup kendime doğru döndürdüm. Kollarımın arasında duruşu şaşkınlığı bütün uzuvlarımda hissetmeme sebep oluyordu. Hiçbir şey yapmadan öylece baktığımda bedeninin hiçbir yerinde kan göremiyordum. Henüz kapanmamış olan gözleri boşluğa bakar gibi sabit bir titreyiş içerisindeydi. Peçesinin arasından süzülen ince nefesini hissedebiliyordum. Ruhumun ben ayrılık beni uzaktan izlediği dakikalar hiç olmamıştı. Ya da ben hatırlamıyorum. Ama bu saniyeler hayretler içerisinde kalmış bir benin telaşlar içerisinde kalmış diğer beni izlediği saniyelerdi.
“Aişe, Aişe… Beni duyuyor musun?” diye sorduğum an vicdanımdan yükselen yanık kokusunu duyduğum andı. Ve aldığım cevap titrek, zayıf bir iniltiden başka bir şey değildi.
Kan göremediğim için hala korkudan bayılmış olabilmesi ihtimaline tutunuyordum. İstemeyerek ve onun şahsını rahatsız etmekten bir hayli korkarak elimi karnında gezdirmeye başladım. İlk önce yırtıldığını anladığım bir kumaş parçası ve akabinde siyah çarşafın arasında belli olmayan koyu kırmızı kanın elime bulaşmasıyla içimdeki telaş olanca hızıyla vicdanımla çarpıştı. O an, ruhumun içi kırık vicdan parçalarıyla doluydu ve her parça içten içe tenime batıyordu.
Bana yaralıyken bile bakmayıp, boşluğa bakmayı seçen kadının haleleri arkaya doğru yuvarlandığında içerden tenime batan her parça büyük büyük kesiklere dönüşmüştü.
Aişe’nin bedeni yumuşamış bir hamur gibi kollarıma tutunmuştu. Hızlı ama canını acıtmaktan korkarak ceketimi çıkardım. Onu sarsarken dudaklarının arasından yeniden bir inilti kopmuştu.
Silver bıçaklar öldürücüydü.
Silver bıçaklar acı ile yaka yaka ilerlerdi.
Ve olan her şeye bile bile göz yummuştum.
Ceketimi yarasına bastırdığım an omuzumdan aşağı doğru süzülen kanı yeni yeni fark edebilmiştim.
Eliza’nın başucunda onu paketlemek için uğraş veren ihvana bütün sesimle “Araba bul hemen.” bağırdığımda paketlemeyi bir kenara bırakarak çabucak sokağın çıkışına doğru koşmaya başladı.
Gözlerim bir saniye bile üzerinden ayrılmıyordu. Peçesinin arasından her geçen saniye zayıflayan nefesi cehennemin hemen kapısında beklememin nedeniydi.
Suçluydum.
Bir masumun göz göre göre ölüme gitmesine izin vermiştim.
Artık onlardan hiçbir farkım yoktu…
Birkaç saniye sonra korna sesi sokağın hemen girişinde yankılandığı vakit, Muaz’ın adamı arabadan inip bize koşmaya başladı. Bana doğru uzanıp Aişe’yi kucağına almak için hamle yaptığında hızlıca geri çekildim. “Bırak, dokunma.”
Onu bu hale düşürmüşken yeni yabancı ellerin dokunmasına izin veremezdim. Bütün suç benimdi ve yargılanması gereken tek eller bana aitti.
Zorlanmadan onu kucağıma alıp ayağa kalktığımda, ihvan benden önce yürüyüp arabanın arka kapısını açtı. Kızı arkaya yerleştirirken ilk kez adamın sesini duydum.
“Hastane olmaz. Hemen yakayı ele veririz.”
Söylediği şeyin tehlikesini en az onun kadar iyi biliyordum. Hemen kafamda telaşlı bir yol haritası araladım. Aceleyle konuşurken sözcükler ağzımdan yarım yarım çıkıyorlardı.
“Tamam. Sen Eliza’yı uzaktan uyanana kadar bekle. Seni fark etmemesine dikkat et. En fazla yarım saat sonra kendine gelecektir. Ben kızı benim evime götüreceğim. Eliza’nın uyandığını gördüğün an hemen Yamaha’yı teslim ettiğiniz eve gel. Sakın oyalanma…”
Başını sallayıp onayladığında hızla arabanın sürücü koltuğuna geçtim. Arkaya dönüp kısaca baktıktan sonra yapabildiğim en yüksek kilometreyle eve doğru yol aldım.
Kısacık yol zihnime zamk gibi yapışıp uzuyordu.
Vicdanımın parçaları kesik atmayı bıraktığında paramparçaydım ve içimden süzülen kanların arasında boğulmamak için ölesiye bir savaş veriyordum…
Onu ölüme iten yanım cehennem.
Uyanmasını bekleyen yanım cennet.
Kim olduğunu bilmeyen tarafım arafın kızgın ateşiydi…
***
Selamun Aleykum.
Selam Ve dua ile...