ALACA/ "Buhar Ve Buhran"

4171 Kelimeler
*** Küçüklüğüme dair hatırladığım en güzel anılarımdan birçoğu anneannemin erik ağaçlarının olduğu o bahçedir. Esen sıcak rüzgârın tenime çarpan hararetinde iki tane ağacın arasına gerilmiş bir hamak, hayatımın en iç açıcı hayallerine ev sahipliği yapmıştır. Belki de hayatımın son iyi anılarını, iyi hayallerini o erik ağaçlarının toprağına gömmüşümdür. Birkaç yıl sonra biraz serpilip, biraz daha anlamaya başladığım vakit dünya yeniden hiçbir zaman, o zamanki kadar güzel gelmedi gözüme. Ben annesinin dizinde, anneannesinin erik ağaçları arasında çocukluğumun son demlerini feda etmiş olduğumu bilsem, acaba kıymetini bilmeden o kadar hoyrat yaşar mıydım o günleri? Acının güçlü bir adam gibi hesap sormak için insanın karşısına dikildiği o an, insanın keşkelerinin suratına sert bir balyoz gibi çarptığı andı. Acım, saçlarımın arasından hoyratça geçen rüzgârken, balyozlarım Hayfa'nın henüz çizgileri çekilmemiş yollarında beni köşeye sıkıştıran erik ağaçlarıydı. Motorun bütün titreşimi bedenimi kapladığında, suratıma işlenmiş kan lekeleri yüzümü yakıyordu. Sıcak bir mührün seyrek seyrek yüzümde damgalanması gibiydi her allık. Hızımı iyiden iyiye arttırırken aynı kan lekeleri eldivenlerimden kurtulup Yamaya’nın gidonunda iz bırakıyordu. Ölüm hiçbir zaman benimle bu kadar güzel dans etmemişti. Rüzgar hızla bedenimi biçerken, boynumun hemen kıyısında benimle sevişen katil bir edası vardı. Gözlerim acı ile kısıldığında akan yaşlar havanın soğukluğuyla çarpışıyordu. Ben şimdi atalarının gariban topraklarında, tek başına yaşamaya çalışan o adamdım. Öncesinde de büyük bir kalabalığım yoktu. Fakat sırtımın bıçak darbeleriyle büküldüğü hiç olmamıştı. Köşeye sıkışmış gibiydim. Acım, hüzünle birleşip kemiklerimi sıkıştırırken çeneme kadar inen her damla aynı kemiklerin ağır ağır kırıldıklarının ispatıydı. Toprakları işgal edenler, ruhuma da yelteniyorlardı… İbrahim Muhammed, kendi kendime verdiğim mücadelemin ilk hainiydi. Ve bedelini ödemezse vereceği hasarın bununla kalmayacağına adım kadar emindim. İlk kez kendi safımdan, aynı masada yemek yediğim birinden alacağım intikam boğazıma takılıyordu… Öldürmek için inanılmaz bir arzu duyuyordum. Fitilimin ateşlenmesi onun eseriydi… Şehrin yakınlarına yaklaştığımı gösteren ışıklar, cehennemin yanan odunları gibiydi. Mahmur renlerin birleşimi gibiydi. Bu ışıklar hırsın, işgalin, kötü olan her şeyin acı ile kavrulmasıydı. Motoru hızla bir kenara çektim. Aynı şehrin ışıkları gözlerimi doldururken, içine girmeden mücadele edemeyeceğimi iyi biliyordum. Bu da göz göre göre yandığımın, yanacağımın göstergesiydi. Hayfa’ya bu şekilde giremeyeceğimi iyi biliyordum. Dokunduğum her yer ardımdan kovalayacak bir ipucu oluştururdu. Bu ise bu kadar karışan olayın üzerine asla isteyeceğim bir şey değildi. Motordan indiğimde sabahın ışıkları turuncu bir dalga olarak yayılıyordu etrafa. Her yer zifiri bir sessizlikti. Motordayken yüzümü yalayan rüzgar bile sessizdi. Her tarafın üzerine yeni uykudan uyanmış insanlık mahmurluğu sinmişti. Yeryüzünün sabahı karşıladığı saatlerde ben yeniden gece olmasını diliyordum. Aydınlanmamış bir insanlığın üzerine doğan her güneş, yalancı bir ışık kümesinden başka bir şey değildi benim gözümde… Motorun arka kısmına yürüdüm. Çok yorgundum. Yorgunluğum paytak paytak ilerleyen adımlarıma yansıyordu. Sabahın o mayhoş havası esmese de üşüdüğümü hissedebiliyordum. Motosiklet çantasının kapağını kaldırdım. Eldivenlerimin üzerinde kuruyan kan artık etrafa bulaşmıyordu. Motor çantasında bekleyen birkaç şişe suyu almadan önce eldivenleri usulca çıkardım. Çıplak tenimi ısıran soğukluğu iyice hissetmeye başlamıştım. Motor çantasından aldığım bir şişenin kapağını hızlıca açtım. Şişenin içindeki suyun bir kısmını eldivenlerin üzerine döktüğümde kızıl bir su hızlıca toprakla buluştu. Kurumuş olan toprak, koyu renk suyu hızlıca içine emdiğinde kana ihtiyaç duyan tek şey kaşınan avuçlarım değildi. Anlamıştım… Yeryüzü de en az benim kadar hasretle içine çekiyordu kızıllığı. Çünkü ikimizin de sorulacak hesapları vardı. Bedelin kan olduğu hesaplar… Elimdeki şişeyi çantanın içerisine dik bir şekilde koydum. Ellerimin arasında suyu süzülmeye devam eden eldivenleri iki elimle hızlıca birbirine sürttüğümde, biraz önce çıkan kızıllık, daha fazla koyuluğa bulanmıştı. Eldivenlerin üzerine kalan suyu döktüğümde akan her damladan yavaş yavaş seyreliyordu koyuluk. Kalan suyu hızlıca boca ettiğimde eldivenlerden süzülen su tamamıyla berraktı… Eldivenleri yol kenarını süsleyen kısa otların üzerine bıraktım. Deri çizgilerin hızlıca kuruyacağından adım kadar emindim. Gökyüzünü kaplayan turunculuk hafif hafif aydınlanırken, şehrin de onunla eş değer olarak uyandığını hissedebiliyordum. Birkaç dakika sonra kimsesiz olan bu yolun birkaç araba ile şenleneceğinden adım kadar emindim. Bu nedenle işimi iyice hızlandırmaya karar verdim. Motor çantasının içerisinden iki şişe su daha aldım. Motorun önüne doğru yürüdüğümde, gözlerim hızlıca kanın bulaşmış olabileceği yerleri tarıyordu. Sadece gidonun eldiven izleri nedeniyle lekelendiğini bilsem de tedbirli olmak zorundaydım. Bedenimdeki yorgunluk kollarıma dayanmıştı. Su şişelerinden birini çatlak asfalt zemine bıraktım ve diğer şişeyi hızla açtım. Gidonun üzerine dökülen su parça parça yayılıyordu. Aşağı süzülen su, hafızamda sulanan erik ağaçlarının gövdesine dönüşürken derin bir nefes aldım. Boşta kalan elimle gidonun üzerini dikkatlice ovaladım. Görüntüm sabahın ışıklarında, kimsenin kolay kolay uğramadığı bir yolun kenarında, pahalı motorunu temizleyen bir adamın görüntüsüydü. Dışarıdan bakanın tehlikeli görebileceği bir halimin olduğuna emindim. Ama olsa olsa bir serseri görüntüsü olurdu benden. Yanımdan geçenler katil der miydi acaba? Kolayca boyun kesebilen bir adam olduğum tahmin ediliyor muydu acaba görüntümden? “Sanmıyorum.” Diye mırıldandığımda, ağzımdan çıkan kelimeler kuru ve ifadesizdi. Gidonu ikinci şişe su ile temizlerken meçhul birinden gelen o mektup, sorumun beklenmedik yanıtı gibiydi. Gerçek biri tarafından yazılmış mıydı bilmiyordum henüz ama o, bana bakarken içimde sakladıklarımı görebilmişti. Oyun olmamasını dilediğim satırlar yazılmıştı şahsıma. İlk kez neredeyse tamamen anlaşıldığım hissini dokumuştu okurken zihnime. Oysa ben sakladıklarımı kendime bile sesli tekrar etmezdim. Kalan bir miktar suyu da postallarımı ve avuçlarımı temizlemek için kullanmıştım. Elbiselerime sıçramış yoğun kan, siyahın o kapatıcı mükemmelliğinde kaybolmuştu. Eve gidene kadar idare edebilirdim. İşimi tam anlamıyla yapıp yapamadığımı anlamak için güzel kızımı uzaklaşıp bir kere daha süzdüm. İçime sinen bir görüntü vardı. Tatmin olduğumu hareketlerime de yansıtarak hızla su şişelerini ve eldivenleri toplayıp çantaya yerleştirdim. Hızlıca yeniden motordaki yerimi aldığımda basabildiğim en yüksek hızla şehre doğru yol aldım. İçim olacakların harareti ile kavrulurken, hızın bedenime çarptığı sıcak hava ile dengeleniyordum. Ellerim motorun tek sahibi olduğumu ilan eder gibi sıkıca tutunmuştu gidona. Saçlarım yükseklerde savrulurken acısını göğsümün en derinlerinde hissettiğim ihanetimle şehre girdim. Kalabalığın içerisine karıştığımda benimle beraber arkamdan hızlıca gelen yalnızlığım, ihanetim, sırtımdaki bıçaklarım ve acım vardı. Merhamet yaşadığım günden beri hiç bu kadar uzaklaşmamıştı benden. Hiç… Kapının anahtarını çevirip içeri girdim. Duvarların arasından bana doğru koşan bu his alışkın olmadığım, tanımadığım bir histi. Hiçbir zaman ait hissetmemiştim bu şehre ama şimdi büsbütün ayrıydım. Her ihtimale karşı kilitlediğim kapının anahtarını üzerinde bırakırken postallarımla içeri doğru yürüdüm. Koyduğum bütün işaretler olması gereken yerlerinde duruyorlardı. Bunun verdiği rahatlıkla bedenimi hızlıca koltuğa bıraktım. Süzülen bir sıvının, bulunduğu kabın şeklini alması gibi hemen şekil almıştım koltukta. Başımı yerleştirdiğim koltuk kolundan sonra ayaklarımı koltuğun diğer koluna koydum. Beyaz kumaşın kirlenip kirlenmemesi umurumda değildi. Bütün yirmi dört saatin yoğunluğu karabasan olup üzerime çöreklendiğinde göz kapaklarım çoktan boşluğa doğru kapanmıştı bile. Ammar olarak yeni bir adam öldürmüş, Jacob olarak şehre girmiş, Ömer olarak uykuya dalmıştım. Boşluk, en çok kendimiz olduğumuz nadir yerlerden birisiydi yeniden… * Gözlerimi kırpıştırarak açtığım zaman, iki kapağımın arasında net olan hiçbir şey yoktu. Karanlık tavana bakan gözlerim ortama alışınca soluk aydınlanmanın arasında netleşen küçük spot lambalarını yavaş yavaş seçmeye başlamıştım. Dışarıdan gelen seyrek ışık ortamı puslu bir gölge gibi gösteriyordu. Henüz yeni bir güne başlarken kapattığım gözlerim açılırken, dünya yeniden karanlık bir zehre bulanmıştı. Tavandan usulca indirdiğim gözlerimi karşıya çevirdiğimde duvara vuran penceredeki ağaç dallarının gölgesi hafif hafif sallanıyordu. Başımın arkasına yerleştirdiğim kolumun uyuştuğunu hissedebiliyordum ama sabit kalmaya devam ettim. Ağır ağır sallanan dalların gölgesi güzel bir kadının havalanan saçlarını andırıyordu. Manzara o kadar gerçekti ki, o gölgenin bir anda canlanıp bana koşmasını bile bekledim. Ama olmadı… Bir süre daha öylece uzandıktan sonra ağrıyan başımı tutarak yavaşça doğruldum bulunduğum yerden. İki bacağımı koltuktan sarkıttığımda kollarımı dizlerime dayayıp şakaklarımı tutmaya başladım. Çenemin boynuma yaklaşmasıyla burnumu tırmalayan koku yüzümü buruşturmama sebep olmuştu. Alkolün o bozulmuş sarımsak kokusunun hafif hafif hissedildiği o yerde, bambaşka bir koku başroldü. Kan kokusu… Üzerimi değiştirmeden uykuya daldığım için iyice sertleşen kan lekelerinden kopan koku o kadar ağırdı ki, boynumdan bana doğru ölmüş bir hayvanın çürük tadı paslanarak yükseliyordu. Ve bu koku iğrençti. Derin bir nefes alarak yeniden tavana baktım. “Bu koku, yaşadığın hayatın gerçek kokusu değil mi Ammar?” Boş evin içerisinde sesim duvarlara çarparak yeniden bana ulaşmıştı. Kafamı umarsızca salladığımda dünya kısa süreliğine sallanan kafam gibi etrafımda dönmüştü. Daha fazla oturmanın bir faydası olmayacağını bildiğim için ayağa kalkıp banyoya yürümeye başladım. Açtığım su, giderden usulca kayarken banyoya dolan su sesi eşliğinde üzerimdekileri çıkarıp hızlıca makineye attım. Yeniden kullanılmayacaklarını çok iyi biliyordum ama bu şekilde atmam çok riskliydi. Makine en yüksek ayarlardan birinde çalışmaya başlamıştı. Amacım elbiseleri temizlemekten ziyade tamamen arındırmak olduğu için hasar alıp almamaları umurumda bile değildi. Duşun içerisine adımımı attığım vakit kabinin içerisinde bir miktar yükselmiş olan su bileklerime tutundu hızlıca. Henüz tamamen ısınmamış olan suyun altına girdiğimde bedenimdeki bütün tüylerin havalandığını hissedebiliyordum. Saatin kaç olduğundan haberim yoktu ama uzun süredir uykuya hapsolan gözlerim, suyun çarpmasıyla titreşip, acıyorlardı. Saçlarımın üzerinden çarpan taneler telaşlı bir şekilde aşağı indiklerinde biraz önce yukarıya özenle bakan her tel alnıma doğru yapışmaya başlamıştı. Tutamlar gözlerimin önünü seyrek bir biçimde perdeleyecek kadar uzunlardı. Görüşüm perdelenirken akan suyun altından bakan bakışlarım usulca kapandı. Karanlığın üzerinden bana dokunarak geçen su taneleri hiç duraksamadan bedenimden aşağı kayıyorlardı. Koyu renkler gözlerimin önünde dans ederken bir anda göz kapaklarımın ardından beliren cansız bedenle, bakışlarım hızla aralanmıştı. Vicdanım, bir banyonun kenarında, fıskiyenin altında kapanan gözlerimde kıskıvrak yakalamıştı beni. Telaşın ruhumda oluşturduğu o havanın bedenime çarptığını hissedebiliyordum.  Elimden gelen en hızlı şekilde yüzümü perdeleyen saçlarımı iki elimle geriye ittim. Çünkü yüzümü esir eden o tellerin içerisinde yeniden bir cansız bedene rastlayacağımdan emindim. Fıskiyeden kopan sıcak suların altında arınmayı diler gibi beklerken hızlanan nefesimi hissedebiliyordum. Bakışlarım ayaklarıma kaydığında, parmaklarımın arasından usul usul gidere doğru inen suların rengini değiştirdiğini fark ettim. İnanamayan gözlerle bakıyordum. Birkaç saniye sonra tamamen kırmızıya dönen suyla nefes alışım bir anda durdu. Ciğerlerim tamamen durmuş gibiydi. Nefes almak için çırpınan göğüs kafesim korkuyla yukarı aşağı iniyordu. Elimle çıplak göğsümü tuttum. Vaziyetim çölde susamış ve dilini ağzından çıkararak su dileyen bir aslan farksızdı. Kafamı telaş ile su akan fıskiyeye kaldırdım. İşte o an, baş aşağı bir uçurumdan atıldığım andı… Yüzüme doğru inen su kan kırmızısıydı… Korku, iki elimi bir anda duşa kabinin camdan duvarlarına sabitledi. Titreyen bacaklarımı hissedebiliyordum. Biraz daha şiddetlenirlerse beni tutamayacaklarını da iyi biliyordum. Nefes alışlarım buharla kaplanmış banyonun içinde iyiden iyiye kayboldu. O kadar sisin içerisinde kapanır gibi duvarları tutmam kaybolmamak içindi. Göz yaşlarım panikle aşağı süzülen kırmızı suya karışmaya başladı. Vicdanım yola gelmez bir hayvanın ense kürklerinden yapışmış gibi beni havaya kaldırıp, kan kırmızısı akan suyun içerisine çarpıyordu. Ölümün yakın olmasını dileyerek iki elimi duvarlardan çektim. Tamamen savunmasızdım. Beni ıskalamaması için tıkanan soluklarım arasından adını sayıklayacaktım neredeyse. Bedenim teslim olmayı kabullenmiş gibi bir anda yere yığıldı. Ve ruhum… Onun yaralanmamış hiçbir yeri yoktu. Kan revan içerisindeydi. Onu tırmalayan kırmızı suyunun arasına kendinden dökülen kanları da  feda etmişti. Yaşamak, devam etmek isteyeceği en son şey bile değildi artık. Çünkü o güçlü görünen güçsüzlerdendi… O duşa kabinin bir kenarında, dizlerimi çıplak vücuduma dayadım. Normalde bir boğazı tek bir sıkışta nefessiz bırakabilecek kadar güçlü olan ama şu an takati tamamen çekilmiş kollarımı kendime çektim. Başucumdan kesintisiz süzülen suyun altında öylece kalakaldım. Su kan kırmızısı. Ben çaresiz. Vakit karanlıktı. Yükselen buharlar arasında çenemi yasladığım dizlerime doğru sular eşliğinde inen göz yaşlarım gecenin en yakın şahitleriydi. Ölümü istekle bırakmamıştım o Kızıl bedene. Ve vicdanım buharla beraber yükselenler arasındaydı. “Sizden değilim.” Dedim sesim banyonun ambiyansında yankılanırken. “Asla sizden olmayacağım.” Saniyeler dakikalar, dakikalar saat olurken inen sular normale dönmüş, nefeslerim normalleşmiş ama duruşum hiç değişmemişti. Orada ölen vaktim arasına ölen ruhum karışıyordu. Müdahale etmeden son nefesini vermesine izin verdim. Bana dair kalan en iyi yanımı da dökülen o son sular arasında kaybetmiştim. Sendeleyerek yerimden kalktığımda, içimde güzel olan hiçbir şey kalmamıştı. Ruhumda kirlenen ellerim gibiydi… Banyonun kapısını açtığımda, bir mahkûmun özgürlüğe koşması gibi dışarı saldırmıştı sıcak buhar. Yatak odama doğru yürüdüm. Biraz önce o banyoda yıkılan ben değilmişim gibi dikti omuzlarım. Savunmasız yanımı katlayıp bir kenara kaldırmıştım hemen. Ömer de kenara kaldırılanlar arasındaydı. Ammar olması gereken yerde… Havluyu yatağın üzerine fırlatmadan önce hızlıca kurulanmıştım. Parmak uçlarım suyun altında fazla beklemekten ötürü kırış kırıştı. Üzerime aldığım alelade gri bir eşofman ve siyah bir tişört ile gün içerisinde uykuya heba ettiğim namazların kazasını kılmaya başladım. Ağır ağır kılınan namazlar bittikten sonra yapayalnız kalmış olsa da davasının haklı gururunu üzerinde taşıyan bir adam olarak istiğfar etmeye başladım. Onlar çok olsa da benim arkamda onları da beni de yaratan vardı. Güçlü olan taraf bendim… İşim bittikten sonra yatağımın kenarında duran çalar saate baktım. Saat ikiyi geçiyordu. Yapabileceğim hiçbir şey olmadığını bildiğim için açık olan ışığı kapattım. Ortam yeniden karanlığa gömüldüğünde hiçbir şey yapmadan direkt yatağa uzandım. Örtüleri açmak gibi huylarım yoktu. Gözlerim mahmur bir çöküşle kaydığında, gece boyunca bana eşlik edecek Kızıl saçlarla uykuya daldım yeniden. *** Ben tamamen hazırlanmış çıkmak için ayakkabılarımı giyerken komodinin üzerinde çalan alarm, erken başlayan bir günün habercisiydi. Beyaz bir tişörtün üzerine giydiğim oversize siyah bir ceket ve siyah kot pantolonumla olabildiğince rahat hareket edebileceğim bir seçim yapmaya çalışmıştım. Alarmı kapatma zahmetine girişmemiştim. Kapıyı kilitleyip çıktığımda binanın içerisi olabildiğince sessizdi. Benden başka yaşayan kimsenin olup olmadığına da emin değildim zaten. Dışarı çıkarken estiren hafif bir hava vardı fakat sabahın bu hissiyle kalmayacağını ve öğlen vakitlerine doğru kavurucu bir sıcaklığın bastıracağını tahmin etmek zor değildi. Karşı kaldırımın üzerine park edilmiş motoruma doğru bakarken değişen plakasına şaşırmamıştım. Şart olan şeyler birçoğumuzun müdahale etmesine kalmadan ardımızdan değişiyordu çoğunlukla. Sanırım yapmamız gerekmeyen tek iş böyle ufak nüanslardı… Motorumla sahalara açılmamın bir sıkıntı oluşturmayacağını biliyordum ama bu her zamanki halimle devam etmek, dikkatleri daha az üzerime çekmem anlamına geliyordu. Uzak olmayan Technion’a doğru yürürken aklımda, zihnimin duvarlarında hesap yapan görünmez bir kalem vardı. İşler hiç olmadığı kadar hızla karışmıştı bu defa. İbrahim Muhammed kabul edilmesi zor olsa da hemen ortadan kaldırılması gereken bir adamdı. Komutan Muaz’ın olanları bilmesi şarttı. Ama bundan önce bana dair bilgileri paylaştığı herkesi öğrenmek zorundaydım. Yaser’in yurtdışına kaçtığı bilgisi vardı elimde ama irtibata geçebileceği her an benim için büyük bir tehlikeydi. Özellikle çalıştığı kişi Eliza’nın babasıyken… Eliza’yı son gördüğüm an kurduğu cümleler domino taşlarının hızla devrilmesi gibi sıralı olarak önüme düşmüştü. Aişe’nin benim için önemli olduğunun o da farkına varmıştı. O kadar siyonistin arasında elbette en önemli olanın o olması gerekiyordu benim için. Ve Eliza zarar vereceğini asla tereddüt etmeden yüzüme karşı söylemişti. O günün çıkışında olası bir durumda müdahale edebilmek için Aişe’yi evine kadar takip etmek zorunda kalmıştım. Açıkçası gördüklerim şaşırmama sebep olan türdendi. Bu Müslüman kızın İsrail’deki hayatına şaşırmamam imkânsızdı. Aişe, Hayfa’nın en görkemli evlerinin olduğu Moshav’daki yüksek bir tepenin üzerinde Carmel dağlarının göründüğü mükemmel bir villada oturuyordu. Ben onu öğrenci değişim programı dâhilinde bizim alana gelmiş birisi zannederken, o tamamen buraya ait bir kadındı. Oturduğu evin etrafı bütünüyle gözetleniyordu. Bunu dikkatli bakan her göz fark edebilirdi. Görünüşü, tarzı ve duruşuyla buraya tamamen yabancı gibiydi oysa… Önemli birisinin kızı olduğu yaşadığı yerden ve sürekli gözetlenmesinden anlaşılıyordu. İsrail’in tam ortasında hatırı sayılı birisinin kızıyken sözleri ve kıyafetleri kafamı inanılmaz derecede karıştırmıştı. Tamamen bize ait duruşu ile İsrail’in ortasında nasıl bu kadar rahat hareket edebiliyordu? Evdeyken Eliza’nın ona ulaşamayacağından adım kadar emindim. Onun, o tetikte bekleyen gözlemcileri aşmasının imkânı yoktu. Ama okula yalnız başına gelip gidiyor oluşu bir risk faktörü oluşturduğu için Komutan Muaz’a ulaştırdığım mektupta, bu noktalar arasında takip edilip, korunmasını söylemiştim. Hakkında detaylı bir istihbarat istemiştim ama bu konu hakkında bilgi almasının uzun süreceğini söylediği bir not yollayıp, beklememi istemişti Komutan. Olayların iç yüzü merakımı kaşındırsa da Aişe’yi her ne olursa olsun korumak zorundaydım. Fakültenin yakınlarına yaklaşırken iki elimi ceplerime koymuştum. Yüzümden anlaşılmayan hislerim kamufle olmuşken, zihnimin içerisinde yüzüme hiç sektirmeden bir Siyonist olduğumu vuran Aişe’nin o görüntüsü canlanıyordu. Değil bana mektup yazmak, günahını bile vermeyeceğini sözlerinin keskinliğinden gayet iyi anlamıştım. Aksa’da baskın için bulunduğumuz gün onun da orada olması şaşırılacak bir tevafuktu. Üstelik o kadar hızlı ayaklanan o kalabalığın arbedesinde beni fark etmiş olması bambaşka bir tevafuktu. Fark ettiğim ince detayla beraber adımlarım istemsizce yavaşlamıştı. Aişe, baskın yapıldığı gün henüz bizim fakültenin bir öğrencisi değildi. Tarihleri karıştıran bir adam olmamıştım hiçbir zaman. Ve o tarihte ne ben Aişe’yi tanıyordum ne de o beni tanıyordu. Beni o kadar büyük bir arbedenin arasında gördüğünü, bu kadar net hatırlaması normal değildi. Kaşlarım hızlıca çatılmıştı. Aklımı tutuşturan detay küçük bir kömür kıvılcımı olarak sakince havaya yayıldı. Olan bitende eksik olan bir şeyler vardı buna emindim. Onun bu kadar görkemli bir hayatının olması, bir Müslüman olmasına rağmen bu kadar kolay İsrail’de yaşayabilmesi ve bana olan sözlerindeki açık ipucu… Bütün bunlar bir araya geldiğinde yavaş adımlarım kaldırımın tam ortasında yürümeyi kestiler. Sıcaklığın iyice arttığı dakikalarda kafamda oturtamadıklarım üzerimden görünmez bir buharla yükseliyorlardı. Kendi kendimle olan akıl yürütmem o an ki en mantıklı fikrin ucuna tutunuverdi. Aişe aslında bizden değildi… Arkamdan gelen iki kişinin, durduğum dar kaldırımdan geçemediği için homurdanmasıyla kendime gelmem ve yoldan çekilmem bir olmuştu. Ayaklarım yeniden normal bir senkronizasyon kazandığında aklımdaki bütün taşlar tek tek yerine oturuyordu. Aişe hakkında detaylı bir bilgiye hemen ulaşılamaması, sonradan Müslüman olsa bile hemen her yere kabul edilmesi. Bayan Haya’nın Aişe için rahatlıkla hocaları karşısına alabilmesi, o görkemli hayatı ve en önemlisi henüz hiç tanışıp konuşmadığı bir adamın yüzünü o kadar kalabalığın arasındayken bile günler sonra hatırlayabilmesi. Bunların hiçbiri normal değildi. Yasef, benim kim olduğumu çoktan bildirmiş olmalıydı çevresine. Hazırlığını yaptığımız büyük çalışmaların anahtarları da, bilgisi de bir tek ben de vardı. Yani ulaşabilecekleri tek yer bendim. Direkt ortadan kalkmam demek, o bilgilerin ve en önemlisi uluslararası yardımcılarımızın kim olduğunun tamamen ortadan kaldırılması demekti. Yıllarca içeride işkencelere uğrasam bile konuşmayacağımı en iyi onlar biliyordu. Çünkü Ammar olmak için türlü türlü işkenceleri tatmıştım zaten yolun en başında. Eğer o işkencelerden bile sağ çıktıysam yapacakları hiçbir şeyin beni konuşturamayacağını iyi bilirlerdi. Geriye kalan tek yolları yanıma yerleştirmeye çalışacakları bir av olurdu. Bu avın masum ve Müslüman olması benim yumuşak karnım olacak ve bir şekilde bağ kuracaktım o av ile. Belki masum kaçamaklar yapmamı belki de direkt evlenmemi bile stratejik olarak planlamışlardı. Ve Aişe, gerçekten bunun için dikilmiş bir kaftandı. Çünkü daha sınıfa ilk kez girmesiyle bile bana ilk firemi verdirmişti. Onu koruyacağımı söyleyerek safımı ilk kez bağırarak belli etmiştim. Düşüncelerim kaldırımda attığım adımlarla uzayıp giderken önüne kadar geldiğim fakülteyi ancak fark edebiliyordum. Bir felaketin kıyısından döndüğümü hissediyordum. Ve dönüşüm, karşımdaki insanların daha ne kadar sert oynayacağını merak etmekle şekilleniyordu. Her gün biraz daha vahşileşen oyunda, kimseyi ama hiç kimseyi yanıma yaklaştırmamam gerektiğini yeniden öğreniyordum. Onlar oyunu kendi çarkları ile çevirirken benim çarkımın da değişebileceğini her seferinde unutuyorlardı. Daima kazanacaklarına eminlerdi. Oysa eminlik bu savaşta yapılan en büyük hata olabilirdi. Herkes, her şey, her durum ve her insanın bir fire olarak verilebileceği benim odamdaki tavanda asılı, değişmeyen tek gerçekti. Uyanır uyanmaz kendime hatırlattığım tek şey buydu. Evet, verilen fireler benim cephemde olunca acım dayanılmaz oluyordu. O şarap mahzeninde yaşadığım gibi… Kabul ediyorum. Güvenmemek duygusunu ruhuma zamk gibi yapıştırıyordu, o his. Ama biliyordum ki bunun olabileceğini unuttuğum gün asıl kaybımı yaşardım. Şüphe bana eşlik eden en acımasız ve en gerekli duygumdu… Fakülteye çıkan merdivenlere bir bir bastım. Kalabalığın yanımdan yeni oluşmuş bir gölge gibi geçip gittiğini görebiliyordum. Herkes kendince bambaşka bir âlemin içerisinde savruluyordu. Herkesin kendine büyük gelen yaşamları vardı. Ama kimsenin sırtında taşıdığı yük benimki kadar ağır mı işte bu sorunun cevabını bulamıyordum. Dışarının o yakmaya başlayan sıcaklığını gerimde bırakırken yüzüme çarpan klima havasıyla serinlemiştim. Yüzüm bu hissi yaşadığım her an aldığı şekle bürünmüştü. Bu şehrin, bu toprakların, bu insanların bana verdiği ya da vaat ettiği her rahatlık duygusuna ezelden beri düşmandım. İçimden yeni bir istiğfar yükselirken ince uzun devam eden derslik koridorlarından birisine saptım. Henüz sabahın erken saatleri olduğu için etrafta tanıdık kimse yoktu. Kahvaltı yapmadan çıktığım için kazınan midem rahatsız etmeye başlayınca, derslik için hareketlenen ayaklarım mini kafeye doğru istikamet değiştirdi. Karanlıktı her taraf. Görünen bir karanlık değildi bu. Manen kaplanmış herkesi ve her şeyi örten koyu bir karanlık. Herkes birbirinin en büyük düşmanıydı aslında burada. Bu koridorlar kardeşçe geçindiğini söyleyen binlerce yalancı kadın ve erkeğe şahit olmuştu. Bugün iyi geçindiğini söyleyip, yarın birilerinin ölümleri için planlar yapıyorlardı. Ve böyle yapmaya da devam edeceklerdi. Adımlarım hayattan tek beklentisi zorla yaşama tutunmak için yemek yemesi gereken bir adamın ayaklarıydı. Bu bile içimdeki Ömer’e ağır geliyordu oysaki… Karanlık hiç durmayacaktı ve durmadı da. Hareketlenen her uzvumla beraber siyah duman biraz daha yayılıyordu hepimizin arasına. Bu karanlığı bir ben, bir de benden haberdar olan ölüm görebiliyordu… Bakmanın dışında hiçbir anlam ifade etmeyen bakışlarım kafenin bankosuna yaklaşırken alabileceğim en basit şeyi seçmeye çalışıyordum. Vitrinde duran kakaolu cupcakeleri gözüme kestirmiştim. “Bir tane…” deyip bana bakan adama işarette bulundum. Aldığı keki önüme koyarken “Başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu. Aklımda isteyebileceğim bir şey yoktu ama ayık kalmaya, dikkatimin dağılmamasına çok ihtiyacım vardı. “Double Espresso…” Kafasını olumlu anlamda sallayıp makinenin başına geçtiğinde arkamdan bana doğru yaklaşan birini hissedebiliyordum. Sol tarafımdan “Bir tane de bana lütfen!” diye bir ses yükseldi. Eliza kahverengi elbisesiyle yanımdan seslendiğinde bakma gereği bile duymamıştım. Benim için ciddiye alınmaması gereken bir kadın olduğunu salonumun ortasında boğazına dayalı bıçakla bile gözlerime anlamlı bakmaya çalıştığında kaybetmişti. Duygularını ciddi işlere karıştıranlar hiçbir zaman ciddiye alınmazdı öyle değil mi? İkimizin de önüne küçük birer bardak bırakıldığında, onu beklemeden hızla benimkileri alıp masalardan birisine yürümeye başladım. Mini, yüksek bar tabure ve masalarını andıran yere yerleşmek üzereyken Eliza’nın yüksek sesle seslenmesiyle ondan tarafa döndüm. “Hey Jack…” Fazla samimi görünen hitabı birkaç başka kafanın da bize dönmesine sebep olmuştu. Kaşlarımı çatarak gelişine baktığımda arka tarafından bize doğru bakan Aişe’yi fark etmem uzun sürmemişti. Peçenin arasından onun da çatılmış kaşlarını fark etmem uzun sürememişti. “İsrail’in çakma oyuncusu seni…” diye mırıldanırken varlığı beni rahatsız etmiş gibi bana bakan gözlerinin içine tiksinerek baktım. Hızla kafasını yere eğmişti. Eliza olduğum sandalyenin karşısına geçip oturdu. Onunla aynı masada oturmayacaktım. O aldığı kahveyi gözlerimin içine bakarak yudumladığında sabrım kalmamıştı. “Ya konuş ya da defol.” Cümlelerim karşısında istifini asla bozmadı. Karanlık duman bütün kafeyi kaplarken arkadan ara sıra bize bakmak için yükselen bir çift bakışın varlığını hissedebiliyordum. Eliza gerginliğimin karşısında korkusuzca dururken bana doğru eğilerek fısıldamaya başladı. “Eteğimin altında, üst bacağıma deri bir kılıfla geçirilmiş bir bot bıçağım var. Gerber Silver Trident…” Bıçağın ismini tutkuyla söylemişti. Bahsettiği bıçak profesyonel deşicilerden birisiydi. MOSAD gibi örgütlerin bunların bizzat eğitimini verdiğini duymuştum ama Eliza’nın onlardan birisi olduğunu zannetmiyordum. O kadar iyi eğitimli bir kadının benim evimde bana bu kadar kolay yenilmesi oldukça zor olmalıydı. Dudağımın kenarını hafifçe yukarı kaldırdım. “Blöf yapıyorsun…” Sözlerimi duyunca dişlerini göstererek kısa bir kahkaha attı. Bakışları masanın altına kayarken “Hiç sanmıyorum…” deyip, anında ciddileşti. Onun baktığı yere doğru bakışlarımı indirdiğimde eteğine bıçağı gösterecek kadar yukarı kaldırmıştı. Gördüğüm manzara ile hemen bakışlarımı yüzüne sabitledim. Siyah deri bir kemer ve yarı kılıf vardı. Bir Rus ajanının daima taşımaktan gurur duyduğu bir silah gibi baldırında asılı bekliyordu. Blöf yapmıyordu ama bu kadar kalabalığın içerisinde saldırmayacağını ikimiz de biliyorduk. Bir kaşını havaya kaldırarak “Bu serinin ne kadar yavaş ve ne kadar acı vererek deldiğini benden iyi bildiğine eminim Jacob…” dedi. Ciddiydi… Gözlerinin arkasından uyanarak yükselen başka hiçbir duygu yoktu. Saf intikam duygusuyla bakıyordu siyah haleleri. “Onu görüyor musun?” diye başıyla Aişe’yi işaret etti. Onunla eş zamanlı olarak baktığı yere bakmaya başladım. Aişe, en savunmasız haliyle, elinde bir kitapla yalnız başına oturuyordu. Bu görüntüsü ne kadar da naif bir görüntüydü… “İşte…” deyip konuşmaya başladı. “Beni suçladığın ışıltının aynısı şu an senin gözlerinde Jack.” Kurduğu cümle hızla ona dönmeme neden olmuştu. Siyah duman, sadece ikimizin bulunduğu masaya çöreklenmiş gibi duruyordu. Ve Technion’un o meşhur duvarları bu defa bizim gözlerimizle çarpışmamıza tanıklık ediyordu. “Çok yanılıyorsun…” dedim, sakin kalmaya çalışarak. “Onun da, senin de gözümde bir çakıl taşı kadar değeri yok.” Yüksek bir kahkaha daha attığında yeniden birçok kafa bize doğru dönmüştü. Eli ile saçlarının kapattığı boynunu tamamen açtı. Yarası kırmızı bir dikiş izi gibi orada duruyordu. “Buna ikimiz de inanmıyoruz Jacob.” Dünyanın en normal konusunu konuşuyormuş gibi yeniden kahvesinden bir yudum aldı. “Aylardır seni gözlüyorum. Bu kız senin için ilk günden beri önemli. İlk dakikadan beri kimseye bakmadığın gibi bakıyorsun ona.” Dediği şeyi kafamda döndürürken düşündüğü şeyin bende alevlenen duygu olmadığına kendimi inandırmaya çalışıyordum. Ben ilk dakikadan beri Müslüman ve cesur bir kadın olduğu için ona bambaşka gözlerle bakmıştım. Onun yerinde başka kim olursa olsun yine aynı gözlerle bakacağımdan emindim. Oysa o, benim için artık kuru bir İsrail oyuncusundan başka bir şey değildi. Ama Eliza’nın bunu anlamasına imkân yoktu. “Çok yanılıyorsun Eliza…” dedim onun yaptığı gibi kahvemden bir yudum alarak. Acı tat boğazımı yakmıştı. “Seni inandırmakla vakit kaybedemem.” Kelimeler dudaklarımın arasından kayarak çıkmıştı resmen. O kadar rahat, o kadar kendimden emindim ki içinden inandığı tabulardan birini devirdiğime adım kadar emindim. “Ve ayrıca…” deyip devam ettim konuşmaya. “Ne düşündüğün ya da ne düşüneceğin umurumda dahi değil acemi casus. Sen sadece ayağıma yapışan minik, iğrenç bir sakızsın ve inan bulunduğun yerden kazınıp çöpe atılmana az kaldı.” Sözlerimin ardında yüzünde beliren ifadeden canının yandığına yemin edebilirdim. Kakaolu keki elime alıp, ona arkamı döndüm. Tam birkaç adım ilerleyip ondan uzaklaşmıştım ki sesi bütün kafeye yeniden yayıldı. “O zaman bu dersin çıkışında umursamadığın ve inkâr ettiğin her şeyin özenle temizleneceğinden adın kadar emin olabilirsin.” Üstü kapalı kurduğu cümlede ölüm iması vardı. Aişe’yi öldürmek için hazırlanıyordu. Ve gözlerinden minik bir miktar bile blöf geçmiyordu. Onun sesiyle herkesin kafası yeniden bize dönmüştü. Sanki bütün kafe vereceğim o cevaba kilitlenmiş gibi sessizleşmişti. “İstediğin temizlemeyi yapmakta özgürsün. Engel olmak için kılımı bile kıpırdatmayacağım Eliza…” Sözlerimin içerisindeki umursamazlık benim içimde çığ gibi büyüyüp Eliza’ya ulaşmıştı. Arkamı dönüp yeniden yürüdüğüm zaman denk geldiğim gözler siyah bir peçenin ardından beni süzüyordu. Onun görmesini bilhassa istiyor gibi gözlerinin tam içine bakarak tekrar bağırdım. “Umurumda bile değil…” Umurumda bile değildi. Umurumda değil miydi?  *** SELAMUN ALEYKUM....  Selam ve dua ile...    
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE