Filistin gibi bir derdi, Mescid-i Aksa hasreti ile yoğuran herkese ithafımdır...
Yanağım, soğuk zemin üzerine zamk gibi yapışmıştı. Gözlerim, açılıp açılmamak noktasında gel git yaşarken sabahın yükselmiş taze güneşi alnımın çatısına vuruyordu. Hissediyordum. Bu his, çocukken odama vuran o sert güneşin hatırlatıcısı gibiydi. Yattığım yer kendi yatağım olmasa da biraz sonra penceremden “Taze simit…” diye bağıran bir sesin içeri gireceği beklentisi oluşturmuştu. Sağ omzumun soğuğun garip çekimi ile zeminde tamamen tutulduğu hissi canımı yakıyordu. Ama o an için umurumda değildi. Kendime gelmek için minik uğraşlar verdiğim sırada karın boşluğuma ansızın yediğim tekme ile bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Gözlerim fal taşı gibi aralandığında, ağzımdan kaçan “Ahh!!!” sesi, dumanlar çizerek yukarı yükseldi. Acı ile bir süre nefessiz ve karın boşluğumu tutarak baş başa kaldım. Canımı yakan tekme acısı, buz tutmuş bedenimin, demir bir tırabzandan kopması gibi yakıcı bir sızı ile karışmıştı. Nefesimin düzene girmesine ramak kala yeni bir ayak dürtmesi ile yeniden inlemeye başladım.
Diğeri kadar sert olmayan dürtükleme, iyiden iyiye rahatsız edici olmaya başladığında başucumda dikilen kişiye gözlerimi kısarak bakmaya çalıştım. Sabahın az önce keyif veren güneş ışıklarının tam önüne dikildiği için yüzünde oluşmuş olan karaltı onu görmeme mani oluyordu. Uzandığım yerden hafifçe doğrulduğum sırada, karıncalanan bedenime binlerce iğne aynı anda batıyordu. Oturur pozisyona geldikten sonra yüzünü görebilmeye başladım.
Üzerindeki eskileri, avuçlarındaki büyük bir şarap şişesinin tamamladığı ve uzun sakallarına sıralı boncukların dizildiği, bileklerinde sayamadığım kadar mavi bilekliğin olduğu bir adam, kaşlarını çatarak beni izliyordu. Yüzümdeki taş izlerinin canımı yakmasından ötürü ona bakarak yüzümü ovuşturmaya başladım. Aramızdaki sıkıcı bakışmanın bitmesini ister gibi kaşlarını çatarak konuşmaya başladı. “Burası benim sokağım. Ne hakla benim yerimde uyuyabildin?”
Beni sadece bir kaldırım taşında uyuduğum için tekmelemesi sinir bozucu olsa da o esnada sıra dışı geldiği için tebessüm etmeye başladım. “Üzgünüm.” Dedim, ciddi durmaya gayret ederek. “Burasının sana ait olduğunu bilmiyordum.”
Elindeki şarap şişesinin düşmesinden hiç korkmayarak yanıma oturdu. Beklediğim bir hareket değildi ama tepki vermeden izledim sadece. Üzerindeki aksesuarlar, bir evsiz gibi bira içmeyip şarap içiyor olması ve uzun şekilli tırnakları birbirinden ayrı tezat dursa da aynı anda tuhaf bir uyum içerisindeydi. Bir an karşımdaki kişinin, Kadıköy Moda’nın o en bilindik evsizine ne kadar da çok benzediğini fark ettim. Gözlerine alelade çekilmiş siyah kalem ile Jack Sparrow gibi bir edası olsa da, bu duruş benim memleketimden aşina olduğum o evsiz adamın duruşuna daha çok benziyordu.
Onu izliyor olmamdan hiç rahatsız olmayarak yeniden konuşmaya başladı. “İçkiden dolayı sızdığını düşünüyordum…” Sabahın bu erken saatinde çürümüş sarımsak kokusu gibi tüten dudaklarını boynuma yaklaştırdı bir anda. Yaptığı ani tepki ile refleks olarak bir anda hızla suratını tuttum. Yaptığım şey onu da korkutmuş gibi iki elini hemen havaya kaldırıp, benden hızla geri çekildi. “Hey hey.. Sakin ol dostum. Sadece koklayacaktım seni.”
Ani hareketlerin bendeki anlamını biliyor olsaydı bunu yapmayacağından emindim. Onu korkutmak istemediğimi belli etmek ister gibi ben de hızlıca geri çekildim. “Üzgünüm.” Dedim kerpetenler ağzımdan zorla laf almaya çalışıyor gibi.
Kullandığım cümlelerin, tavrımın onun nezdinde hiçbir önemi yokmuş gibi omuz silkmekle yetindi. “Sadece alkol almadığın halde neden burada sızdığını merak ettim.” Dedi karşı kaldırımın ardındaki duvara bakarak. “Evsiz birine de benzemiyorsun.”
Söylediği cümleler bana dün geceyi olduğu gibi hatırlatmaya yetmişti. Farkında olmadan açık bıraktığım bir noktayı hızla kapatmam gerektiğini gördüğümde, elindeki şarap şişesini hızla avuçlarımın arasına aldım. Bu kez gafil avlanan ve refleks olarak şarabını geri çekmeye çalışan o olmuştu. Şarabını paylaşmak istememesini anlıyordum ama şu an buna ihtiyacım vardı. Ne yapmaya çalıştığımı anlamadan bakmaya devam ederken şarabın bir kısmını üzerime dökmeye başladım. Ardından yetmezmiş gibi çok küçük bir miktarını avucumun içine döküp çeneme sürdüm.
Bana bakmaya devam eden gözeleri şaşkınlıktan biraz daha açıldığında “Delisin sen…” diye tekrar tekrar söyleniyordu. “Şarabımı bitireceksin bırak…”
Yeterli olduğunu düşündüğümde şarabı yeniden ona uzattım. Madem deli olduğum oradan anlaşılıyordu, akıllı olduğuma ikna etmeye de gerek duymadım.
“Eee şimdi eşitlendik.” Dedim garip bir durum yokmuş gibi. “Şimdi bir alkolik gibi kokuyor muyum?”
Adam yaptığım hareketin garipliğine daha fazla takılmayarak yeniden kokladığında, ondaki rahat hava bana da geçmişti. Sanırım dünya deli yahut berduşlar gibi ya da onlar ile yaşanınca daha kolay bir hal alıyordu.
“Iyyy…” diye uzun bir nida bıraktığında, benden yükselen bir kahkaha bütün sokağı sarmıştı. “Bir alkolikten daha fenası, kıyafetlerine de içirmeye başlayan bir alkoliktir. B*k gibi kokuyorsun. Tıpkı benim gibi…”
Sorgulamamak.
Mantık aramamak.
Hissetmemek.
Üzerinde durmamak.
Endişelenmemek…
Onun tepkisine gülerken, aynı zamanda onun gibi olmanın bütün bu saydıklarım olmadan yaşamak demek olduğunu düşünüyordum. İnsani duyguların olmadığı rahat bir yaşam... Öylesine…
İnsan gibi hissedememenin, insancıl olmadığı bir yaşam…
İçkinin her türlüsünün haram olması üzerine onunla beraber oturup içemezdim. Ama burada sızmış olmamın mantıklı bir açıklamaya ihtiyacı olacağına adım kadar emindim ileride. En büyük kanıtım ise birazdan alkollü araç kullanma cezası olarak kenarda duracaktı. Gece alkol alarak evden çıkmıştım. Bir sokakta öylesine sızmış olarak uyandım. Sabah yetmedi tekrar içtim… Basit ama iş görür bir plan…
Kafası güzel bir evsiz ise doğru bir şahit olamayacak kadar kirli bir görüntü olur…
Kahkaham solmuş, fikirlerim ve teorilerim birbirinin ucuna basmamaya özen göstererek hareketlenmeye başladıklarında kendime geldiğimi anlamıştım.
Ciddiyetim sabahın aydınlattığı sokağa dalga dalga yayılırken, evsiz adamın sesi bölmüştü ruh halimi. “Akıllı adamsın. Geceleri dışarıda uyuduğunda üşümemek için bu şeyi yanında mı taşıyorsun?”
Eliyle gösterdiği polara bakmaya başladım. Dün gece üzerimin örtülmesini tamamen hayal ürünü zannediyordum. Poları hızlıca elime aldım ve koklamaya başladım. Üzerime döktüğüm şarap kokusundan başka bir koku alamıyordum. Hızlıca yerimden kalktığımda tutulan bedenim zonklasa da aldırış etmedim. Evsiz adamın bakışları üzerimdeyken, “Şarap için teşekkür ederim.” deyip hızla sokağın çıkışına doğru yürümeye başladım. Ardımdan öylece bakakalan evsiz bir adam bırakmıştım…
Kafamın içerisi bir lağım çukuru gibiydi. Her adımımda zonklayan kafam adeta çukurun çalkalanışı, pisliğin kafatası duvarlarıma hızla çarpışı gibiydi. Sabah saat kaçtı bilmiyordum ama caddeden yükselen kalabalık sesi, vaziyetin hala devam ettiğini gösteriyordu. O kısma doğru hiç yaklaşmadan yürümeye devam ettiğimde şakaklarımın damla damla terlediğini hissedebiliyordum. Poların bulunmadığı boş avucumu sıktığımda aynı hızla dişlerim de birbirine geçmek için inanılmaz bir kuvvetle kenetlenmişti.
Her adımım, bastığım zemini büyük bir baskı ile yerinden oynatıyor gibiydi. Etrafımdaki manzara, renklerin birbirine geçtiği bulanık bir görüntüye büründüğünde, delirmemek için muazzam bir çaba harcıyordum. Kalbimin her vuruşu giderek hızlanırken pompalanan kan değil endişenin ve cesaretin birbiri ile yarıştığı garip bir kulvardı. Sanırım beni endişelendiren bir polar değil, savunmasız bir görüntünün başrolü olmaktı. Beni cesaretlendiren ise, poları örten kişinin bizden birisi olma ihtimalinin var oluşuydu. Ama birinin ardımdan destekleyici tampon görevi görüyor olduğunu hissetmek, inanılmaz bir savunmasızlık hissi oluşturuyordu.
İçimdeki hızlanışın örtülmesi için bir yağmurun yağmasını diledim o an. Altında şakağıma ve alnıma yapışan saçlarımı dert edebileceğim bir yağmur. Hüznü de sevinci de örtebilecek bir yağmur... Ya da yaşanan sevinci bile bir hüzün tablosu gibi yansıtabilecek bir yağmur.
Ama yağmadı.
Ne şakaklarıma saçlarım yapıştı.
Ne endişem perdelendi.
Ne de ortada hüzne bulanmasını istediğim bir sevinç tablosu vardı.
Yağmur yoktu ve her şey çırılçıplaktı.
Ben gibi…
Kafamın içindeki lağım, etrafını kirletmeye devam ederken elimdeki polarla doğruca eve yürüdüm. Araba cezası almayı erteleyecek kadar doluydu kafam. Yeni evimin kapısını açtığımda suratıma çarpan sadelik bile sinirimi bozmaya yetmişti. Kafama takabileceğim, hıncımı alabileceğim ve gereksiz bir tavır ile hesap sorabileceğim hiçbir dağınıklığım yoktu. Hatta aykırı olan tek bir eşya bile yoktu yerli yerinde olmayan…
Salonun beyaz koltuğuna oturduğumda zihnimin içerisinde ayakları lağıma bulanmasına rağmen koşturan atlar vardı. Bembeyaz tüylerinin pislenmeleri umurlarında bile değildi. Ve ben o manzaranın içerisinde, dizlerini kendisine çekmiş bedeninin yarısını aynı pisliğin kapladığı Ammar’dım…
Dinmeyen sinirim içimi kamçılıyorken, tam ayaklarımı sehpanın üzerine uzatmak için hamle yapacaktım ki fark ettiğim şey ile sakince hareketimi geri çektim. Yaslandığım koltuktan sırtımı çektiğimde gözlerim sehpanın üzerine öylesine koyulmuş kalemlere kaydı.
Renk yerleri değişmiş ve olmaları gereken koordinatlarda bulunmadıkları aşikârdı. Rastgele birini elime aldım. Dizleri çökmüş olan Ammar’ın bedeninde biraz daha yükseldi lağım. Atlar koşturmayı kesmiş direkt gözlerimin içine bakıyorlardı.
Evde yalnız değildim…
Birilerinin ben evde yokken gelip gelmediğini kontrol ettiğim bir yöntemdi kalemler. Sehpanın üzerine karışık görünen ve farklı farklı renklerde bir sürü kalem bırakırdım. Kalemleri bıraktığım yerler rastgele dursa da aslında milim milim hesaplanmış noktalara yerleştirilmişlerdi. Eve giren bir yabancının dikkatini muhakkak çekerdi bu kadar kalem. Neye yaradıklarını kontrol etmek için dokunmadan duramazlardı. Geri bıraktıklarında ise asla aynı yere koymaları gerektiğini hesap edemezlerdi.
Kalemler ise giriş çıkışları kontrol ettiğim yöntemlerimden sadece birisiydi.
Yavaşça olduğum yerden kalktığımda zihnimdeki lağım çukurunda bekleyen atların arasına Chopin’in Nocturne bestesinin sesi hafif hafif yayılmaya başladı. Aynı çukurda atlarla göz göze bekleyen Ammar, dizlerine daha sıkı dolamıştı kollarını.
Öyle bir yerdi ki zihnimin içerisi Chopin’in notaları arasından yere bir tüy düşse, sesi kocaman bir patlamanın sesine dönüşüp etrafa yayılacaktı. Sehpanın olduğu yerden sakince uzaklaşırken aklım evimin duvarları arasına itina ile yerleştirilmiş mühimmatlardaydı. Bulunması zor olsa bile imkansız değildi. Amerikan mutfağın dekore edildiği salondan, kitaplarımın üst üste durduğu küçük ardiye odasına yürüdüm. Kapıdan içerisine baktığım odada kimse yoktu. Hemen sağ tarafında bulunan odanın kapı kolunu tuttuğumda, tişörtümü yavaşça yukarı sıyırdım. Hızla kenara fırlattım. Çıplak bedenimin hemen üzerine siyah bir kemer ile sabitlediğim browning çakıyı elime aldığımda, Chopin notalarında biraz daha yükselmişti. Atlar hala olabildiği en sakin hali ile beklemedeydi...
Kapının kolunu bir anda açıp geri çekildiğimde, bana doğru sallanan bir bıçak darbesinden hızlıca sıyrıldım. Kapı hızla arkasındaki duvara çarpıp tok bir ses ile durmuştu. Karşımda at kuyruğu saçlarının iki tutamını burnunda tüttüren, şah damarının öfkeden kalınlaştığı Eliza vardı…
Ve ben bu manzaranın bu kadar erken gerçekleşmesini asla beklemiyordum.
Gözlerindeki ifade, saç tutamlarının öfke ile yükselmesi ve elindeki karambit bıçak Aksa’nın arka sokaklarında daha önce gördüğüm manzaranın birebir aynısıydı. Dudaklarının arasından hışımla gözüken dişleri bile öfke ile kamaşıyordu. Sade evimin beyaz dekoruna yakışmayacak bir görüntüydü birbirine hırsla bakan bu iki siyahlı insan…
“Beklediğimden hızlı geldin Jacob.” Sesi, konuşurken çıkan sesinden bambaşkaydı. Garip bir tını dokunmuştu ses tellerine.
Gözleri, elimdeki bıçağa kayarken dudaklarının kenarı zevkle yukarı kıvrılmıştı. “İşte senin ait olduğun manzara bu… İşte görmek istediğim Jacob.”
Kaşlarımın çatılmasını geçtim. Yüzümde en ufak bir mimik dahi oynamıyordu onun karşısında. Chopin’in sesi kısılmış ve iyice yavaşlamıştı.
“Söylesen Eliza, senin ait olduğun görüntü de bu mu yoksa?”
Gözlerim yavaşça elindeki bıçağa indi. Bu bileğin bıçak tutuşu fazla ustacaydı. Bıçağın ucunun hangi yöne bakması gerektiği bile bir profesyonel tarafından belirlendiğini gösteriyordu. İğrenerek bakan bakışlarımı ellerinden yavaş yavaş yüzüne doğru kaldırdım. Cümlem tamamlanmayı bekliyor gibi, kaç gündür aramızda süregelen bu ebelemece oyununu tek bir cümle ile noktaladım.
“Arkadan bıçaklamayı seven cesur görünümlü korkak kadın görüntüsü…”
Eliza, basit cümlelerimle tahrik olabilecek bir kadın değildi. Onlar tarafından seçilen hiç kimse kolay kolay manipüle olunabilir kişiler olmazdı zaten. Ama karşımdakinin hassas karnını bulmak için şansımı denemek zorundaydım. Sözlerim yüzünde tek bir mimik dahi oynatmamıştı. O da aynı benim gibi karşılık vermeyi seçmişti, duruşuyla.
Zaman sarı bir sahne ışığı olup, o evin içerisinde itina ile yalnızca bize yansıtılmıştı. Hareketlerimiz ortamın başka yerlerini aydınlatan tek sinyaldi. Ve biz şimdilik sadece kartları dağıtan sabit duruşlar sergiliyorduk.
Kapının önünden bana doğru kısa bir adım attığında geri çekilmeden olduğum yerde kaldım. Çenesinin keskin çizgileri şuh bir kahkaha ile uzadığında uzun kirpiklerinin gölgesi, sabahın aydınlığı ile yüzüne düşüyordu.
“Evet…” dedi uzatarak. “Osman’dı ismi sanırım.”
Duraksayıp gözlerimin içine baktı. Onun adını kullandığında vereceğim tepkiyi görmek istiyordu. Hareketlerimde hiçbir değişiklik olmadı ama göz bebeklerimin tam önünden koyu bir karaltının geçtiğini gördü mü bilmiyorum.
“Süleyman Mabedinin arkasındaki sokakta bir anda sırtına atladığımda neye uğradığını şaşırmıştı. Yalpaladıkça yalpaladı.”
İkimize beraber tutulan ışık, kalbimin hızlanmasıyla sadece onun yüzüne tutulmuş gibiydi. İçimdeki atlar konuşmasıyla beraber kendi kuyruklarını takip eder gibi döndükçe döndüler etraflarında.
İçimdeki Ammar sözleriyle uyanıyordu ama bilmiyordu ki ben bu yola girerken gözümün önünde nice sevdiğim doğrandı. Kocaman addettiğim davama binlerce kez saldırı oldu. Minicik çocuklar kocaman Molotof kokteylleri arasında nefes diye duman yuttu. Sözleri beni ancak kamçılardı. Lafların canımı yakıp, gaza getirdiği günleri geçeli çok olmuştu.
Ona verdiğim tek cevabın sessizlik olması tatmin etmemiş olacak ki yeniden konuşmaya başladı. “O sağa sola savruldukça, bıçakla bedeninde oyun oynamak daha da keyifli olmuştu.”
Gözlerimi gözlerinin en içine sabitlediğim vakit, o kendinden emin konuşan ukala kızın bebeklerinin ardından yükselen garip bir duygu yakaladım. Öylece bakmam onu huzursuz ettiğinde gözlerini yeniden çakıma indirmişti.
İşte o an, ona dair ilk ipucunu yakalamıştım.
Elimdeki çakıyı yavaşça geri çekmeye başladım. Çakımda olan gözü yeniden yüzüme yükseldiğinde anlamadığı, anlamlandırmaya çalıştığı her halinden belliydi. Bıçağım sakince vücuduma takılı kemerimdeki yerini alırken, o hala bakmaya devam ediyordu. Kaşları çatıldığında en umarsız halimle ona arkamı dönüp salona doğru yürümeye başladım. Ardımdan hiçbir hareketlenme hissetmediğim zaman konuştum.
“Beni öldüremeyeceğini sen de biliyorsun.”
Koltuğa kendimi hızla bıraktığımda, vaziyetim asla evinde katil bulunan bir adamın vaziyeti değildi. Oturduğum koltukta sırtım onun geleceği tarafa dönüktü. Çıplak üst bedenim, koltuğun tiftiklenen kısmı ile sürtündüğünde iki elimle bedenimi saran kemerleri tutup yeniden konuşmaya başladım.
“Kapının yerini biliyorsun Eliza. Beni yorma.”
Siyah ayakkabılarının parkelerde çıkardığı tok ses salona doluştuğunda karşımdaki duvarda sabitlediğim bakışlarımın yerini değiştirmedim bile. Onun olduğu tarafa bakma gereksinimi dahi duymuyordum. Fakat kulaklarım, eli karambit bıçaklı bir kadının evimde dolaştığının tamamıyla farkındaydı. En ufak bir titreşimi kaçırmamaya kenetlenmiştim.
Sabit duran bedeninin benden birkaç santim kadar uzakta olduğunu hissedebiliyordum. Hareketlerimin oluşturduğu rahat havanın beklediği bir şey olmadığını çok iyi sezinleyebiliyordum. Başları dönmeye başlayan atların gövdelerine kadar uzanmıştı lağım… Ve Chopin istikrarla yavaş notalar çalmaya devam ediyordu.
“Göründüğün kadar umursamaz olmadığını iyi biliyorum Jacob. Şu an bütün kalbinle bana dönmek istediğini biliyorum. İçin içine sığmıyor değil mi? Her Osman dediğimde nefretinin ayaklandığını göremediğimi mi zannediyorsun?”
Sesi, bir ipek kumaş kadar pürüzsüz çıkıyordu. Konuşurken bıçağını yavaş yavaş yükselttiğini art arda tekrarlayan iki minik adım sesinden anlayabilmiştim.
Chopin, notaları bir anda hızlandırdı. Atlar kendi etrafında dönmeyi kesip, biraz önce gözlerinin içerisine baktıkları, dizleri çökük Ammar’a koşmaya başladı ve Ammar, boynuna kadar yükselmiş olan lağımın arasından birden bire ayağa kalktı.
Eliza’nın bıçağı enseme doğru hızla inerken, bir anda bileğini tuttum. O an, sarı ışığın yeniden ikimizi aynı anda içine sığdırdığı vakitlerden birisiydi.
Dışa doğru bükülen bileğin çatlama sesini avuçlarımın arasında hissederken saniyelerin dövüştüğü o anda Eliza’yı koltuğun arkasından kendime doğru çektim. Yüzükoyun taklası tamamen kontrolümdeydi. Boşta kalan diğer elimle hızlıca boynuna sarılıp dizlerimin üzerine yatırdığımda acı bir çığlık bütün bir eve yayılmıştı.
Zihnimin arasında jet hızıyla çalan notalar, atların nal sesleri ile çalkalandığında lağımdan kurtulmuş Ammar, atların üzerindeki yerini almıştı.
Çatlayan ve cansız gibi duran bileğinin arasından bıçağı hızlıca yere düştüğünde, dudaklarımın arasından ritimsizce aklımdaki notalar yükseliyordu. Manzaranın arasına sıkışmış tuhaf “la la lala…” deyişlerim gözümün tamamen döndüğünün kanıtıydı. Yolda beni yoklayan delirmek şimdi büsbütün esir almıştı.
Bileğinin acısıyla bir süre nefesi kesilmiş gibi duran Eliza, gözlerini açtığında karşısında ona hiçte komik olmayan bir tebessümle bakıyordum. Boynundaki elimi sakince kaldırdığımda, o da kurtulmak için çırpınmaya başladı. İki ince bileğini aynı anda tek elimde birleştirdim. Dizlerimin üzerindeki çırpınışını hiç şüphesiz az önce sesini avuçlarımın arasında hissettiğim bileği yavaşlatıyordu. Her çırpınışında avuçlarımdaki bileklerini sıkıp, dizginlenmesini sağlıyordum.
Derler ki, çabuk sinirlenmeyen insanların öfkesi yer altını süsleyen lavlar gibidir. Gün yüzüne çıkarmak için fazla uğraşmamak gerekir. Eliza kendini yakmaya hazırlanan lavın üzerinde, ortaya çıkarana kadar umarsızca tepinmişti. Şimdi yanması zerre umurumda değildi.
Ben hala annesinin dizinin dibinde uyumanın hayalini kuran Ömer’dim. Vicdanım hala sızlamaya müsaitti. Ama zalimin zulmünün mazlumu yaktığı yerde, vicdan azabını düşünerek geri durmak benim işim değildi. Her ölüm, vicdanımı tekmelemişti. Ama her ölüm, aynı zamanda hak edilmişti…
Dizlerimin üzerindeki çırpınışı, buz bir gölün kırılan bir parçasından içeri düşmüş bir kadının kurtulma çırpınışına benziyordu. Terlemeye başlayan bedenini hissedebiliyordum. Ölüm için güzel olması umurumda değildi. Ona her baktığımda sırtından bıçaklanan bir adamın silueti canlanıyordu perdemde. Boşta kalan elimle, kemerime takılı bekleyen çakıma uzandım sakince. Yüzündeki ifade sabit olsa da gözbebeklerinin içerisinde ayağa kalkmış bana doğru bakan korkuyu rahatlıkla görebiliyordum. Çakıyı yerinden usulca çıkardım.
Daha önce çakımın kaç tane beden ile tanıştığını saymamıştım. Ama şüphesiz bugün bulanacağı kan için sabırsızlanıyordu. Çakım onun bedenine doğru yaklaşırken, hareketleri yavaşlıyor ve beli bir yay gibi geriliyordu. Bacaklarımın üzerinde ona yaklaşan çakımla beraber her saniye biraz daha kasıldığını hissedebiliyordum. Çakımın ucu boynunun en can alıcı yerinde durduğunda, şah damarından yükselen titreme çakımın ucundan koluma doğru yükseliyordu. Boyasız uzun kirpiklerinin son saniyelerini yaşayan bir kelebeğin kanatları gibi tir tir titremesi, bendeki heyecanı iyiden iyiye arttırıyordu. Ve minik bastırma ile pürüzsüz teninde beliren çizgi küçük ama etkiliydi. Biraz önce kıpır kıpır sallanan kirpikleri şimdi göz kapaklarına dayanmış, korkunun en som haliyle hiç hareketsiz ve kaskatıydı. İncecik bir çizginin yamacında beliren kan damlaları biraz yana, biraz aşağı süzülürken boğazından yükselen tek ses derin nefes alışlarıydı.
Ne garip insan ölümün kıyısında ne de hızlı sessizleşiyordu. Tavana sabitlenmiş gözleri biraz önceki halinin sadece küçük bir sanrı olduğunu bile düşündürebilirdi. Oysa o, ölüm damarına sokulana kadar meydan okumuştu her şeye. Şimdi boynuna sığınan ölümün kıyısında nefes almaya bile korkuyordu. O tavanı izlerken, onun izlediğim kanlı boynu da benim için eski yuvamı kuşatan beyaz kireçten tavana dönüşmüştü. Ama bu kez o tavanda oynatılan sahne bana ait değildi. Birkaç gün önce gördüğüm rüya capcanlı bir vaziyette yeniden oynatılıyordu o kanlı yolda.
Rüyamda Eliza’nın göğsüne saplanan o bıçak en gerçek haliyle yeniden karşımdaydı. Onun bileklerini sımsıkı tutan avuçlarım olmasa aynı rüyayı yeniden gördüğüme yemin bile edebilirdim. Bıçağım Eliza’nın boynunda öylece beklerken Osman’ın sözleri kulaklarımı delip geçiyordu. Eliza’nın göğsüne sapladığım bıçağı görünce “Çok erken davrandın Ammar. Çok erken…” diyen fısıltıları bütün salonun içindeydi. Ve bir ölüme bu denli yakınken bir kez olsun duraksamamış olan ben, bıçağımı usulca geri çektim. Ölümün beklemesi gerektiğinin işaretiydi Osman’ın sözleri benim için. Ve aynı sahne Eliza’nın suratında gerçekleşmişti yeniden. O bilmese de öldürdüğü adam, öldürülmesine engel oluyordu zihnimde.
Hayal sahnem bir toz bulutu gibi dağıldığında, elimdeki çakıyı kemerdeki boşluğa yeniden yerleştirdim.
Eliza, bir süre o halde bekledi. Tek bir hareket dahi yoktu teninde. Ölümün şoku terk etmemişti henüz bedenini. O görmüyordu ama bakışlarının sabit kaldığı o yerden üzerimize iri iri kar taneleri düşüyordu. Öldüremediğim kurbanımın, dizlerimin üzerinde kendine gelmesini beklerken sonraki hamlemin ne olacağını tahayyül etmenin derdindeyim. Yere düşen damlalar hangimizin yenilgisiydi? Onun mu, benim mi?
Boynundan damlalar inmeye devam ederken bakışlarını tavandan yüzüme indirdiğinde, onu ölümün kıyısında neden bıraktığımı soruyordu göz bebekleri. Ve ben ona düşman bakışlarımı bir kez bile süzmemiştim henüz merhamet süzgecinden. Ona olan öfkem, ona olan nefretim Turi Sina kadardı…
“Sen…” dedim bakışlarındaki sorguya doğru kılıcımı çekerken. “Sen kolaylıkla yutabileceğim bir lokmasın.” Gözlerindeki ışık birkaç saniyeliğine yerinden oynadı.
“Sen… Bir tek çırpıda, hiç zorlanmadan ortadan kaldıracağım küçük bir piyonsun.”
Gözlerimi gözlerinden karşı duvara doğru kaydırırken başımı usulca koltuğa doğru yasladım. Çenemin altından, gözlerini hiç kırpmadan beni izleyen bakışlarını hissedebiliyordum. Bu bakış, derslikteyken bana baktığı bakışın aynısıydı. Rol müydü, gerçek miydi bilmiyorum fakat o gözlerdeki duygusal kırıntı hoşuma gitmemişti. Bakışlarının etkisini azaltmak için avucumun arasındaki bileğini hızla sıktım.
İnce inlemesi acı ile salona yayıldığımda dizlerimin üzerindeki bedeni kaskatıydı.
Kafamı yavaşça ona indirdiğimde bakışları istikametini başka yöne çevirmişti. Biraz önce söylediği sözler hafızamda belirdiğinde derin bir nefes alıp, kuruyan boğazımla yeniden konuştum. Gözleri yeniden bana dönmüştü ama bu kez aynı duygu ile bakmadığına emindim.
“Filistin adamlarını zannettiğin kadar amatörce yetiştirmiyor. Ne dersin Eliza?”
Kurtulmak için yeni bir hamle yaptığında yeniden hezimet uğramıştı. Bırakamamamın nedeni öldürme isteğimle, bırakma arzum arasında sıkışıp kalmamdı. Bir yanım delik deşik etmek isterken, bir yanım Osman’ın sesiyle prangalıydı.
“Bu arada…” deyip devam ettim. “Aksa’nın Süleyman Mabedi olduğunu sadece hayallerinde görebilirsin. Süleyman Mabedi derken bir dahaki sefere daha iyi düşün.”
Kinle bana bakan gözleri, sözlerim ile iyice bulanıklaşıyordu. Gözlerimi bakışlarında netlerken, onu serbest bıraktığımda yeniden bana gelmesi için aklına şüphe tohumları yerleştirmek istiyordum. Gözlerinin içerisinde bana bakan garip ışığın varlığı yeniden belirmişti. Sinirlerimi bozan bu şeyin ne olduğunu öğrenmek istemesem de, onu kışkırtmak için bana bakan yüzüne iyice yaklaştım. Nefes alışının hızlanması, teorimi doğrularken o siyah gözlerin süslediği kirpikler yeniden kıpır kıpırdı…
Yüzü ile aramda birkaç küçük santim kaldığında sesler susmuş, avuçlarımın arasındaki elleri titremeye başlamıştı. Bunu fırsat bilerek yüzüne doğru fısıldamaya başladım.
“Hoşlanmak için çok yanlış birini seçtin Eliza…”
Duydukları, onu güzel bir rüyadan uyandıran kasvetli seslenmelermiş gibi dakikalardır çırpınmadığı kadar fazla çırpınmaya başladı ellerimin altında. Hareketlerindeki hızlanma nefes alışına da yansımıştı. Öyle bir andı ki bu, biraz önce boynunu kesmek üzereyken vermediği tepkiyi şimdi veriyordu.
Bulunduğumuz odanın dört tarafı aynalarla çevrilmiş gibiydi. Tek bir çırpınma hareketi sonsuzla çarpılıp gerisin geriye boşluğa düşüyordu. Normal bir kadına göre olağanüstü bir gücü vardı fakat ben istemediğim müddetçe kaçamayacağını o da gayet iyi biliyordu.
Çırpınmaları fayda vermediğinde usulca aynı cümleyi üst üste tekrar etmeye başladı. Dolan gözlerinden tek bir yaş düşmüyordu zemine. Öyle güçlü, öyle ketumdu.
“Öleceğimi bilsem bile senin gibi birinden hoşlanmam. Ben hain değilim.”
Aynı cümleyi kaç kez tekrarladı saymadım bile. Bir süre sonra yorgun düşüp öylece sessizliğe büründüğünde sakince yerimden ayağa kalktım. Benimle beraber havalanan bedenini hızla koltuğa bıraktığımda morarmaya başladığını fark ettiğim bileğini yüzünü buruşturarak kendisine çekti. Saçları cansız bir beden gibi koltuğun kenarından aşağı sarkmıştı. Ve duyduklarından ötürü bedeninden bütün enerjisi çekilmiş gibi öylece kalakalmıştı uzandığı yerde.
Bana bakan gözlerine aldırış etmeden yere düşen bıçağını aldım. Onu da kemerimde takılı duran çakımın yanına yerleştirdiğim vakit aklımda ne atlar kalmıştı ne Chopin… Zifiri sessizlikti her yanım. Öldürmem için beklememi söyleyen ölü arkadaşımı zihnimin en güzel yerine yerleştirip yanıma aldım. Biraz önce tişörtümü çıkardığım yere doğru yürürken sesimi duyuracak bir tonda konuşmaya başladım.
“Sen, o adamın kızı iken ve ben, senin kim olduğunu anlamaya çalıştığım bu adamken ikimizin de birbirini öldürmesi mümkün değil.”
Tişörtümü giydikten sonra yeniden salona geldiğimde duruşunu hiç bozmamıştı.
“Çünkü sen ölürsen, ben ve yaptıklarım bu topraklardan sonsuza dek sürülürüz, senin cinayetinin bedeli olarak. Yahut ben öldürülürsem senin ulaşmaya çalıştığın her şey benimle beraber bir toprağın içerisine sığar. Öğrenmek istedikleriniz sonsuza dek gömülür. Kim olduğum bilgisi de buna dâhil...”
Gözleri irin damlayacak bir nefretle geziniyordu üzerimde.
Tişörtümün şarap kokusu burnumu delip geçerken, aynı bakışlarla gözlerimi onda sabitledim.
“Bu söylediklerim gözlerinde bana bakarken beliren o ışık için de geçerli. Ben sevebileceğin son insan bile değilim ve sen…” sözlerime devam etmem boşuna vakit kaybıydı. Hızla çıkış kapısına doğru yürüdüğümde, aklıma gelen şeyle ona doğru döndüm.
“Ben bir aslanım. Sen ise benden kalanlara konmaya çalışan bir sırtlan. Bizden olsa olsa seni sonunda ölümün beklediği bir savaş olur. Ona da çoktan başladık zaten…”
Kapının kolunu açarken söylediğim son sözler şunlar olmuştu.
“Gelince evimde olmak gibi bir hata yapma. Bu kez çakı ile o kadar kibar davranmam.”
Ardımda bıraktığım kapının sesi boş merdivenlerde yankılanırken, bir yanımda Osman, diğer yanımda davam vardı. Ve ben gücümün topuklarımdan çekildiğini hissede hissede, şarap kokusundan arınabileceğim bir yer telaşına düştüm.
Güçlü duran omuzlarım yalnız yürürken yeniden çöktüğünde, dilimdekiler halimin en bariz özetiydi.
“Allah’ım sağa sola çarpmama izin verme. Vaziyetimin çaresizliğini sana bildiriyorum ve hoşnut olmadıklarını yaptığım için affına sığınıyorum. Ya bu Ömer kulunu azad et, ölümün rahatlığına kavuşayım ya da mertçe sadece senin için savaşayım. Davamın yanına nefsimin ekleneceği bu hallerden sana sığınırım. Ben kendime karşı çaresizken, beni hoşnutsuzluğunla sınanacağım anlarda bırakma. Eliza ile savaşacağım bir saniye yerine onlarca erkeğe razıyım. Yeter ki ilk ve son olsun ona böylesine denk gelmem…”
Yollar uzayıp giderken önümde, ölüm, Osman ve davam tam arkamdan yürüyorlardı.
De ki: “Ey günah işleyerek kendilerine yazık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. ”(Zümer 53)
***
Keyifli Okumalar dilerim.
Selam Ve Dua ile...