Filistin'in gözde hükümdarı Selahaddin Eyyubi anısına ithafen...
Dışarıdan bakıldığında insanların sadece suratlarını görmenin ne kadar acı bir durum olduğunu daima düşünür dururum. Sanırım insanoğluna, onun eksikliğini en net anlatan şeylerden birisi de bu. Baktığımız hiçbir yüzün arkasındaki hikâyeyi bilememek, o an ile ya da sadece o yüz ifadesi ile muamele etmek ön yargının en büyük etkeniydi. Çünkü arkasında gerçekleşeni bilmemek, yapılan her muameleyi kabul edilir kılıyordu. Oysa her ifadenin arkasında yatan kocaman okyanuslar dalgalanıyordu, bizim göremediğimiz. Kimi tekne ile keyfini çıkarır gibi yaşarken, kimileri boğulmamak için çırpınıp duruyordu aynı okyanusta. Kimileri ise çoktan batmıştı o kör okyanusun en dibine. Hiç kimse öldüğünü bilmezken…
Benim hikâyem, bir gece sırt üstü yattığım yatağımdan kireç beyazı tavanı izlerken şekillenmişti. O tavana kocaman bir yaşam öyküsü sığdırıyordum her gece. Annem yan odada her şeyden bihaber uyuyorken, ben dünyanın kurulu sistemine nasıl çomak sokabileceğimin derdindeydim. Annem yan odada uyurken, benim içinde bulunduğum vaziyet kar taneleri olup bedenimi donduruyordu her gece.
Yorganım kar, üzerimdeki kireç tavan kar, yastığım ensemi donduran kar…
Yaşım on yedi, davam asırlıktı…
Henüz yeni yeni çıkmaya başlayan sakallarımı ilk bu dert ile ovuşturmuştum. Elime batan o ince tüyler nasıl ki zamanla kalınlaşıp, koyulaştıysa uğruna nefes almaya başladığım davam da içimde kocamanlaşıyordu.
Ve bana öğretilen, o on yedi yaşıma sığdırılan ilk şey yalnız kalacağım olmuştu. Öyle bir yalnızlık ki bu ölünce arkamdan ağlayan tek bir kişinin bile olmayacağı bir yalnızlık…
Doğum günümde anneme gideceğimi ilk kez söylediğimde yüzünde kilitlenen bakışları hiç unutmuyorum. Bu şehrin meşhur sıcağında bile aklıma geldikçe bedenimi donduran o bakışları… Karşı çıkmasına, bağırmasına hatta gitmemi engellemek için dövmesine bile hazırlamıştım kendimi. Bir mart günü, oğlunu kaybedeceğini anlattığım o ilk gün verdiği tepki, bunların hiçbiri değildi. Bakışlarının ardından oğlunu ilk kez kucağına alan tazecik bir anneye bürünmüş ve fısıldayarak konuşmuştu.
“Ne yaparsam yapayım, gideceksin değil mi?”
Sadece başımı usulca sallamam bile hıçkırmasına sebep olmuştu. Hiçbir şey demedi. Bir kış vakti, olmayan kocasının arkasından bu kez diri diri oğlunu kaybedişinin yasını, sadece başını dizime koyup sessizce ağlayarak tuttu.
Ben dönemeyeceğimi, beni aramaması gerektiğini onu acıtmadan anlatmaya gayret ederken o küçük bir kız çocuğu gibi beni dizlerimden öperek uğurluyordu. Öyle güzel, öyle içten dokumuştu ki öpücüklerini diz kapaklarıma, o öpmelerden sonra hiç düşmedim dizlerimin üzerine. Dimdik durdum. Bana ve davama güvenen bir annenin oğluydum ben. Sırtımı hiçbir şeyin yere getirmeyeceğini ilk o zaman anlamıştım.
Sağımı solumu yeniden kontrol ettikten sonra düz arazide yapayalnız olduğumdan bir kez daha emin oldum. Bulunduğum zemine üç kez hızlıca tekme attıktan sonra üzeri saman kaplı dar bir kapı, yukarı doğru hareketlendi. Aynı heyecan, hep aynı yerde yeniden buluyordu beni. Bir kitabın en sevdiğim sayfalarının arasına atılmışım hissi uyanıyordu yeniden ruhumda. İhvanlardan birisi yüzünü tamamen kapatan siyah beyaz puşinin arasından bana bakmaya başladı. Yüzümü kapatan siyah berenin ardından “Benim. Ammar…” dedikten sonra hızla kafasını sallayıp çıktığı yere geri girdi. Dar kapı bir kişinin bile zor sığabileceği bir genişlikteydi. “Bu kadar büyük bir dava nasıl sığdı o zaman?” diye sorulacak olunursa, işte onu hiçbirimiz bilmiyorduk. O geri çekildikten sonra aynı seri adımlarla ben de tünele indim.
Birkaç adım attıktan sonra kapıyı kendime doğru hızla çekip sıkıca kapattım. Kireç tavanları izleyen genç Ömer, toprak kahvesinin soğukluğu arasındaydı şimdi. Kendi aramızda “El-Halil tüneli” dediğimiz ve Kudüs’ün 30 km güneyinde kalan El Halil şehrine kadar uzanan dar başlayıp aşağı doğru genişleyen bir tüneldeydik. Başlangıç noktası El-Halil’e hiç yakın olmasa da sırf oraya kadar uzandığı için bu adı almıştı.
Toprak tünelin çökmesini engelleyen odunların kaç yıllık olduğunu, şu an bu tünelin içinde olan hiçbirimiz bilmiyorduk. En sağlam zeytin ağaçlarının matematiksel hesaplarla kesilip, fiziken kırılması zor noktalara yerleştirildiği bilgisi vardı elimizde. Özellikle 1960’lardan sonra artan kod adı kullanmanın neticesinde, kimse kimin neyi net olarak yaptığını bilmezdi burada. Bu tünel de zeki ve davası uğruna yaşamayı göze alan birisinin ürünüydü. Hangimizin kim olduğunu asla bilmeyecek tarih, bu tünelin mimarı hakkında da bilgisizdi şüphesiz.
Sahi, tarih ne zaman yazıldığı eller tarafından, bizim gibileri konu etmişti ki zaten?
Tahmin edildiği gibi El-Halil’e direkt açılmıyordu bu yer. O noktalardaki radyo frekansları aracılığı ile istenen yerlerden zorda olsa bilgi koparmayı amaçlamak üzere yapılmış bir tüneldi. Şimdi farklı fonksiyonları da mevcut olsa da, Filistinlilerin ellerindeki önemli noktalardan birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Tabi çoğu kişinin buradan haberinin olmaması en büyük ince noktaydı.
Önümde adını bilmediğim siyah beyaz puşili kardeşim ilerlerken, ben birkaç adım arkasındaydım. Toprak zeminin darlığı arasında yürümek çoğu zaman daha hızlı yorulmamıza sebep oluyordu. Burası, oksijenin dışarıya açılan aralıklı oluklar sayesinde alındığı bir yerdi. Her ne kadar düzenli oksijen olsa da ister istemez akciğerlerin dışarıya oranla daha az çalışmasına sebep oluyordu. Ve daima ince, titrek mumların ışığı aydınlatırdı burayı.
Bu ışıklar bile buranın bambaşka bir adıydı benim için. Titrek ve seyrek her hareketinde hepimiz başka başka şeyler görüyorduk yanan alevde. Kimimiz kaybettiklerini, kimimiz kazanmak istediklerini… Ama birçoğumuz için en ortak his, alevin turunculuğundan yükselen acıydı. Nazlı bir genç kız edası ne kadar da tezat duruyordu yanan acıya…
Uzun yolumuzun henüz daha yarısını yürümüşken, soğuk ve dar toprak kütlesi arasında olmak bana yeniden tazecik bir ölümü hatırlatıyordu. Dokunulmasa bile soğuğun hissedildiği bu zeminde yapayalnız kalmak, Allah’ın lütfuna iman etmemiş olsaydım en ürpereceğim şey olabilirdi. Oysa bizler toprağa aşık olmak mecburiyetinin kafatasına bir balta gibi indirildiği adamlardık. Soğuk olsa bile bizim en vefalı sevdiğimiz değil miydi burası? Öyle olmasa binlercemizi kucaklar mıydı bağrına?
Neyse ki biz yalnız kalsak dahi yalnız olmayanlardandık…
İman ışığı aydınlatıyordu önümüzü.
Tünelin sonuna yaklaşırken üzerimizdeki araçların hareketlerini, titreyen toprak parçalarından hissedebiliyordum. Tünelin dar boğazı bir anda genişlediğinde istediğimiz yere ulaşmıştık. Bana yoldaşlık eden ihvan, tünelin başından sorumlu olduğu için yeniden kafasını sallayıp geldiği yolu geri yürümeye başladı.
Odun parçalarının rastgele birleştirilip öylesine bir masa haline getirildiği orta kısımda, hepimizin görmeye alışkın olduğu o kişi oturuyordu.
Komutan Muaz…
Buradan çıktığına hiç şahit olmamıştım. Ellili yaşların sonundaydı sanırım. Beyazlaşmaya başlayan saçlarından henüz tek bir tutam bile dökülmüş değildi. Uzun ve geniş omuzları, her zaman nasırlı olan elleri, masanın tam ortasına serdiği Filistin bayrağı hep bir bütün gibiydi. Radyo sinyallerinin her saniyesinin şaşmayan takipçisiydi. O buranın değişmez adamıydı.
Beni görünce yazdığı kâğıdı sakince kenara itti. Sert gözlerinin arkasında evladına kavuşmuş gururlu bir adam uyandı. Yüzündeki kırışıklıkların arasından gülümsediği pek seçilmezdi bu adamın ama zor bela görünen dişleri mutluluğunun habercisiydi.
“Selamun Aleykum…” dediğimde, sesimi daima kuşatan o emrivaki üslup, yerini garip bir edebe bıraktı. Bana bakan yüzündeki beyaz taneleri iyice belli olduğunda “Aleykum selam olsun, Filistin’in aslanı Ammar’a…”
Sert kolları sarılmak bedenimi kuşattığında, gücünden hiçbir şey kaybetmediği apaçıktı. En son bir ay önce görmüştüm onu ve her seferinde gücünden bir şey eksilmemiş olduğunu görmek benim için mükemmel bir duyguydu.
Benden koparken sağ eliyle taburelerden birini işaret etti “Buyur…”
Tabureye doğru yürüdüm. İlk önce onun oturmasını bekledikten sonra ben de kuruldum yerime.
Bizim gibi adamlar ölümün ansızın buldukları değil, beraberinde refakatçi olmayı seçtikleri adamlardı. Her buluşmamız, son buluşmamız olabilecek kadar kıymetliydi.
“Geçen ay adamı vuramamışsın. Sorun nedir Ammar?”
Yanık bir yağın kokusu genzimi tırmaladığında, sorusu başarısız olduğumu yüzüme vurur gibiydi. Oysa ben, namını alnına kazıyan Ammar’dım. Başarısızlık alışkın olduğum bir liman değildi.
“Vurmak üzereydim. Öncesi ve sonrası uygulayacağım bütün planlar hazırdı. Kapısının önünde indirmeye hazırlanıyordum ki biri ile çarpıştım.”
Bu tarz durumlarda söylenecek tarzda bir bahane değildi söylediklerim. Başıma gelmesi beni nasıl şaşırttıysa, duymak da Muaz’ı şaşırtmıştı.
“Nasıl yani Ammar? Birisine çarptım ne demek aslanım?” Yüzündeki kırışıklıklar sorgu ile iyice artmıştı. “O adam önümüzdeki günlerde Batı Şeria’ya binlerce topla saldırmaya hazırlanıyor. Bütün hazırlıklarını tamamladı. Oradan çok zor haber alıyorum. Sivillerin tamamını yerleştirecek kadar yerimiz yok. Engel olman çok önemli…”
Bu bilgiler daha önceden de bildiğim şeylerdi. Elbette köşeme geçip beklemeyecektim. Fakat olanların bilgisini şu an buradakilere ulaştırmam selametimiz için gerekliydi.
Cebimdeki kağıdı hızlıca çıkarıp masanın üzerine koydum. Komutan Muaz, temkinli bakışlarla kağıda bakmaya başladığında, onunla aynı şekilde ben de kağıda bakıyordum. Üzerime kurşuni bir ağırlık çökerken, seyrek mum alevlerinin bir yerden rüzgar alıyor gibi titreşmesi dikkatimden kaçmamıştı. Bulunduğumuz ortam saliselik ışık oyunları ile hareketlenirken konuşmaya başladım.
“O gece…” dedim anlamadığımı yüzümden belli eder gibi. “…bir kadın ile çarpıştım. Çığlık atması ile bir anda bütün dikkatim dağıldı. Adamı koruyan askerler sese doğru koşmaya başladıklarında mecburen kaçmak zorunda kaldım.”
Gözleri hala kâğıttaydı.
“Tekin bir yer bulunca hemen saklandım. Cebimden rasgele çıktı bu not. Çarpışma esnasında o kızın koyduğuna eminim.”
Muaz, hemen kağıda yeltendi. Yazılanları sesli bir şekilde okumaya başladığında yüzündeki çizgiler bariz bir hayrete dönüşmüştü.
“Kimliğin ifşa olmak üzere… Sana engel olmasam tetiği çektiğin an keskin nişancının hedefi olacaktın. Bu adamı öldürmek düşündüğünüz kadar kolay değil. Filistin’in selameti için acilen adres değiştirmen lazım. Seni bulmaları an meselesi. Eliza seni takip ediyor.”
Kurşuni ağırlık yazılanları okudukça iyice büyümüştü. Arada bir tepemizi titreten araba hareketleri, okunan yazı ile birleştiğinde garip bir ambiyans yayılıyordu tünelin dışına doğru.
“Kızı görebildin mi Ammar? Kim olabilir sence?”
Omuzlarım bilmemenin nahoş tepkisiyle silkindiğinde, ikimiz de bakışmak dışında bir şey yapamamıştık.
Ortamın havası ikimizi de ele geçirmek için çırpınırken yeni bir soru ile bir kıvılcım daha yaktım.
“Eliza’nın peşimde olduğuna adım kadar eminim. Osman’ı şehit eden kişinin o olduğu bilgisi sana ulaştı mı?”
Arapça aksanının dönüştüğü garip İngilizce, sorum ile hüznü ağırlamıştı. Başını olumlu anlamda salladığında, öğrendiklerinin yükü onunda omuzunda ağırlaşmıştı.
Daha önce bir yakınınızın ölüm haberini aldınız mı hiç?
Dudaklarınızın altında pas tuttu mu diliniz? Kanın o demir tadı beyninize kadar yükseldi mi? Ve şoke olmak terimini bile yaşayamadan yepyeni bir ölümü ağırladınız mı?
İşte burası, sokaklarından caddelerine kadar, evlerinden arabalarına kadar her yerin o kokuya bulandığı yerdi. Bir ölenin yası tutulamadan, yerini bir anda bambaşka birinin yası alırdı. Bu koku herkesin ağzından fışkırıyordu. Birinin bu memleketin adamı olduğu en iyi o kokudan anlaşılırdı. Tek kelime etmesi, dudakları arasındaki o kokuyu sizinle tanıştırırdı.
Orta Doğu, ama en çok Filistin bu kokunun eviydi adeta.
Bizden yayılan koku tüneli kaplarken Komutan Muaz başını sallamakla yetindi.
“Orada kalmanı istiyorum Ammar. Sana bu notu veren kız her kimse şu an güvenmek dışında başka çaremiz yok. Hayfa’daki evden tesisat sorunlarını bahane ederek ayrılacaksın.”
Kafasındaki B planını anlatmaya başladığını fark ettim. Bütün dikkatim ağzından çıkacak kelimelerdeydi.
“Senin için üniversitenin hemen yakınındaki dairelerden birisini ayarlayacağım. Soran herkese tesisat sorunları yaşadığın için taşındığından dem vur. Biz bu gece lağım borularından birisini patlatırız. En azından bahanen için açık bir nokta kalmaz.”
Kafam ile anlattıklarını onayladıktan sonra yeniden konuştu. “Eliza zaten kim olduğunu en başından beri bilerek yanına yerleşmişti. Muhtemelen artık direkt saldırı yapacak veya onlar için çalışmanı teklif edecek. Durum ne olursa olsun hazırlıklı ol…”
Bir eli ile sağ omuzumu sıkıca sıktı. “Kimse dostun değil Ammar. Hangi bilgiye ulaştılar bilmiyorum henüz ama sakın düşünmeden hareket etme. Biz evi ayarladıktan hemen sonra sen yerleşmeden önce ihtiyacın olan teçhizatı evine yerleştireceğiz. Onlar kim olduğunu biliyor artık fakat sen yine de açık oynamayacaksın. Eliza nasıl yönetirse bir süre ona eşlik et ve sakın ilk saldıran, ilk ortadan kaldıran olma. İşte o zaman hepimizin tepesine binerler.”
Dediklerinin hepsine ekseriyetle onay verdikten sonra söylemek istediğim başka bir şey varmış gibi gözlerine baktım. Beni davranışlarımdan anlayabilecek tek kişi olduğu için hemen “Dinliyorum…” deyip konuşmam için cesaretlendirdi.
“Bütün bunları yapacağım. Bu gece ya da en geç yarın gece adamı ortadan kaldırmanın bir yolunu bulurum merak etme. Ama ben bir şey yaptım.”
Ne olduğunu sorgulayan gözleri hayretle konuşmamı bekliyordu.
“Beni yerleştirdiğiniz üniversiteye Müslüman bir kız geldi. Eliza’nın oklarını ona çevirmesi ile onu herkesten koruyacağımı açıkça söyledim. Artık birçok kişi Müslümanlara karşı bir Yahudi kadar düşman olmadığımı tahmin edebiliyordur.”
Muaz hoşlanmadığı bir şeyi duymuş gibi yüzünü buruşturdu. Titrek ışık biraz daha hareketlendi. “Desene artık açık bir hedef tahtasısın…”
Hızla ayağa kalktığında ben de hareketlendim. Beklediğim yalnızlık Muaz’ın hareketi ile bir anda yüzüme çarptı. “Bir daha buraya gelmemelisin Ammar. Haberleri mektuplar ve havariler ile ulaştırırız birbirimize. Bir süre böyle devam etmemiz en iyisi olacak. O kıza sahip çıkmanı biraz daha sessizce göstermeliydin.”
“Bu artık gözlerimizi kapatarak oynadığımız bir oyun değil zaten Muaz. Onu orada, gözlerimin önünde, o kadar leş kargası arasında nasıl yalnız bırakabilirdim? Ona da saldıracaklar eminim.”
Söylediklerimin anlamını o da çok iyi biliyordu fakat katılmadığı her halinde belliydi. “Senin konumundaki bir adamın işi değil onu korumak. Öfkeni hissettirmek istemeni anlıyorum ama sükut daima en iyi yoldur. Sen bağıra bağıra Ammar olduğunu göstermek istiyorsun. Eliza’ya aba altından kim olduğunu göstermek istemeni anlıyorum ama o kadar kişinin arasındaki bu tavrın sence diğerlerini körüklememiş midir?”
“Belki de göstermek en iyi yol olacaktır. Ben artık onların uslu köpeği olmaktan çok sıkıldım. Okul değil derdim. Artık hepsinin apaçık düşmanı olduğumu görsünler istiyorum. Çünkü kaçmak ağırıma gidiyor. Karşılıklı dövüştüğümü bilsin hepsi. Yakalayabilirlerse öldürmemeleri için hiçbir şey yapmayacağım. Çünkü artık her defasında yakalayan olduğumu onlar da görecekler.”
Kararlılığım ve isteğim hareketlerime dokunmuştu bir anda. Yüzeyine atılan bir taşın, dibe ağır ağır inmesi gibi yükseliyordu nefesim. Aradıkları Kaçak Ammar’ın aslında burunlarının dibindeki Jacob olduğunu onlara göstermek en büyük isteğimdi. Eğer yeni bir aksiyon için birisinin feda edilmesi gerekiyorduysa da bu ben olmaya hazırdım artık.
Muaz dik başlılığımı en iyi bilen kişilerden birisiydi. Aldığım kararın ne olursa olsun hayata geçeceğini o da biliyordu. Ve bu noktanın son görüş olduğunun çok net farkındaydı. Bir anda beni çekip sıkıca sarıldığında, kulağıma doğru fısıldamıştı.
“Demek artık kartlarımız açık olacak öyle mi? Demek artık Ammar’ın aslında kim olduğunu yavaş yavaş herkes öğrenecek? O halde bir daha ne zaman görüşürüz bilmiyorum ama hakkını helal et. Bütün komuta sen ve senin adamlarında… İhtiyaç anında nereye ulaşman gerektiğini iyi biliyorsun. Eğer nasip olursa Kevser havzının başında yeniden karşılaşmak duasıyla Ammar. O zaman herkes içinde korkusuzca Ömer diye sesleneceğim sana.”
Söylediği son cümle, yüreğimin bir parçasını hiç çekinmeden paramparça etmişti. Bu topraklarda geldiğim ilk gün hariç, kimse bana Ömer diye seslenmemişti. Ve ben annemden sonra en çok adımı özlemiştim. Ömer olmanın o sadeliğinde, öylesine yaşamanın lezzetini unutmak üzereyken, o tek bir cümleyle yeniden hatırlatmıştı bana özlemlerimi.
Kocaman komutanın gözyaşları omuzlarımı ıslattığında, ilan ettiğim yalnızlık tam karşımdaydı. Bir kızı korumanın altında aleni savaşacağımın mesajları yankılanmıştı o sınıfta. O kız bilmeden, bütün bir semada yankılanmıştı düşman olduğum. Ve yüzünü bile görmediğim o kızın çarşafının başlattığı devrim, Ammar’ın tek başına dönüştüğü bir ordunun habercisiydi.
O kız bilmeden, bir intifadanın fitilini ateşlemişti.
O son sarılmaydı.
Titreyen mum alevi, soğuk toprak ve yıllanmış zeytin ağacı odunları bizi içine aldı. O sarılma büyüdü, büyüdü ve büyüdü. Bizden geriye sadece, hatırladığımız anılar kaldı.
***
Burada nadir görmeye alışkın olduğumuz serin bir yağmur, sokakları ıslatmaya başladığında, yeni evimden seri adımlarla çıkalı çok oluyordu. Okula yürüyebilecek mesafede olmak işimi kolaylaştırsa da tüm gözlerin tam orta noktada seçilmiş evime kaydığına adım kadar emindim. Gecenin karanlığını bölen şey, yollarda oluşan çatlaklara dolan yağmuru aydınlatan sokak lambalarıydı. Hızla geçen arabaların olduğu ana caddelere çok uzak olmadığım için gürültünün rahatsız edici tonuna alışmak zorundaydım.
Kalabalığın insanı örten yanından faydalanmaya alışkındım. Herkesin arasında herkes gibi hareket etmek en kolay olanıydı. Bu sürüden değildim belki ama sürüdenmişim gibi davranmak bir süre işimi görecekti. Okula uzak olmayan bir yerde birini bekliyor gibi duraksadım.
Amacım biraz sonra olacaklardan habersiz bir adam edası oluşturmaktı. Elim cebimde beklerken birkaç saniye içerisinde kırmızı bir Volvo, ani bir fren ile yanımdan kayarak geçti. İşte tam o an beklediğim sinyali almıştım.
Gecelerin yükselmeyi bekleyen bir nabzı olmalıydı. Karabasanların gelmesi için nasıl ki bir tutam karanlığa ihtiyaç varsa, yeni şeylerin karanlığa katılması için de gecenin varlığı şarttı. Ve ben bugün bütün bu şehrin nabzını yükseltmeye yemin etmiştim. En ufak bir aksaklığa izin vermeden yapılacak olan o saldırıya mani olacaktım.
Birkaç serserinin araba ile dirft atması dünyanın her yerinde karşılaşılan bir durumdu. Aynı aracın birazdan geçecek olan protokol araçlarından haberinin olmaması ise işime gelen minik bir faktördü. Tabi haberlerinin olmaması tamamen prosedür gereğiydi. Volvo’yu kullanacak kişileri Siyonist olmayan yakın Yahudi arkadaşlarımız kullanıyordu. Nasıl ki her ırkın içinden sıyrılan kaliteli insanlar varsa, siyonizme karşı olan birçok Yahudi çoğu zaman bize gizlice destek olmayı kabul ederlerdi. Böylece bu iş bitince okları direkt üzerimize çekmemiş olacaktık.
Bulunduğum kaldırımın aşağısına doğru sarkan ağacın dalları görüş alanımı daraltsa da, asıl istediğim olası bir güvenlik kaydına olabildiğince az yakalanmaktı. Buz tutmuş bir demir parçasını avuçlarımın içerisinde sıkıyor gibiydim. Bu his, her girişimimde damağımı yakan garip bir histi. Gecenin çanları yavaş yavaş çalmaya başladığında bulunduğum caddenin beton zemini de benimle beraber nefes almaya başladı. Her hareketlenişim bir tik tak sesi olup yayılıyordu Hayfa’ya…
Kendi halinde orada bekleyen adam süsüm caddenin başından yükselen sesler ile şaşkın bir hale bürünmüştü bile. Caddenin en başında yer alan dönemeçten art arda giren siyah araçların tepelerindeki mavi ışık yanıp sönerken, biraz önce drift atan kırmızı Volvo yeniden sahaya çıktı. Siyah araçların senkronize ilerlemesine tezat olarak Volvo yeri titretecek bir hızla giriş yapmıştı. Onlar beraber ağır bir çekimin içerisine gömülmüş gibi birbirine doğru yaklaşırken, kırmızı Volvo’nun sürücüsü bir anda ağır bir fren yaptı. Kulaklarımı tırmalayan ses yüzümü buruşturduğunda asıl beklediğim an şimdiydi.
Buz sarkıtlarından aşağı düşecek bir damlayı itinayla bekler gibi gerçekleşen sahneyi bekliyordum. Çünkü o damla, suyu taşıracak son damlaydı aynı zamanda.
Siyah araçların orta noktası tam önümde kırmızı Volvo ile karşılaştı. Birbirinin yanından hızlıca geçmeleri beklenirken, Volvo’nun sürücüsü direksiyonu bir anda araçlara doğru kırdığında karşımda bir Hollywood sahnesi büyük bir görkem ile gerçekleşti.
Acı çığlık atan lastik izleri gökyüzüne yükseldiğinde siyah araçlardan birisi çarpışmamak için sağa doğru aniden direksiyon kırmıştı. Beklenmedik hareket üzerine arkada sıralanan diğer araçlar bir anda aynı hareketi ivedilikle tekrarladı. Refüje doğru saliselik hareketler ile kayan araçlardan birisi dengeyi o kadar şaşırdı ki diğer aracın üstüne doğru yükselip bir anda yüzüstü çakıldı. Olayların salise ile hesaplandığı o anlarda, Hayfa’nın o caddesini inanılmaz bir duman kapladı.
Ayarladığımız gibi kırmızı Volvo’dan atılan sis bombası ortamı dumana boğarken, çığlıklar atan insan sesleri kulakları delip geçmeye başladı. Oraya hakim olan panik duygusu, hükümdarlığını çoktan ilan etmiş tek başrol gibiydi. Dumanların bana kadar ulaşması ile hızla siyah eldivenleri giydim. Görünmeme imkân yoktu. Belime bağlanan kemere sabitlenmiş olan bombanın pimini hızla çektim. Siyah arabalara doğru koşarken nefesimi kesen heyecan, kulaklarımda uğulduyordu. Dağılmaya başlayan dumanın içerisine Volvo’dan yeni bir sis bombası daha atıldı. İşte o an, elimdeki bombayı hızla refüje doğru fırlatıp beremi yüzüme geçirerek koşmaya başladım.
Adımlarım ardımdan toz kaldıracak kadar hızla hareket ediyorken bir anda büyük bir patlama sesi ile olduğum yerden birkaç metre ileriye fırlatıldım. Dizlerimin üzerine düşüşüm canımı acıtsa da hızla toparlanıp koşmaya devam ettim. Koşuşum hızlı bir kurtarmanın telaşından yalpalıyordu. Bana önceden listesi yollanan kamerasız sokaklardan birisine daldığımda, gecenin sesi az önce patlattığım caddeden arşa yükseliyordu. Beremi sağı solu kontrol ettikten sonra çıkardım. Nefesim göğüs kafesimi tıkarken, üzerime binen ağırlığın tesiriyle bir köşeye hızla oturdum. İnanılmaz sesler geliyordu arkamda bıraktığım yerden. Acının korna seslerine karıştığı o yerde, başka çaremin olmaması seçeneği ile hayata tutunuyordum. Onlarca ölü görsem bile her karşılaştığım sonda yeniden içim titriyordu.
Boş sokağın içinde sızlayan dizlerimi yavaşça kendime çektim. Seslerin yükseltisi uğultuya döndüğünde annemin öptüğü dizlerime yasladım başımı. Güçlü Ammar’ın siyah gömleğini üzerimden çıkarıp, o genç delikanlı Ömer oluverdim.
Annemin öptüğü yerden, yaş dökmeye başladım dizlerimin üzerine. Burnumun üzerinden usulca süzülen her damlada biraz daha küçüldüm. Bir doğrunun yamukluğu içerisinde vicdanım ile yalnız kalmıştım yeniden. “Zorunda olmasam, öldürmek tercihim olmazdı.” diye fısıldadım usulca. Sesi bağırarak çıkan Ammar, gecenin sonunda alışkın olduğu sessiz Ömer’e dönüşüyordu.
Oturduğum yere sığamayıp başımı kaldırım taşına tamamen yasladığımda, taşın soğukluğu yanağımı delip geçiyordu. Islaklığı bedenime ilmek ilmek işlenirken bedenimde sıcak olan tek yer, gözyaşlarımın ıslattığı yerlerdi. İki dudağımın arasından yükselen sıcak buhar ve aynı yerden usulca akan salyam ölüm için hazır olduğumun işaretiydi belki de. O sokakta, yarına binlerce kişiyi öldürmek için hazırlanan birisini ortadan kaldırdığım için vicdan azabı çekerek cenin pozisyonunda kala kalmıştım.
Gözyaşlarım ıslak ve soğuk taşa damlarken dudaklarımdaki tek söz şunlardı. “İşte hala vicdan azabı çekebildiğim için sizin gibi değilim. Ben sizin gibi değilim. Ben sizin gibi değilim…”
Gözlerim alkolün etkisiyle kendine doğru çekilmiş bir adam silueti ile kapanmadan hemen önce hatırladığım son şey üzerime örtülen pamuk bir polardı.
Sonrası sadece karanlık…
***
Keyifli okumalar dilerim.
Selam ve Dua ile...