" On Beş Gün "

1559 Kelimeler
Kalbimin heyecanla çırpındığı o küçücük an için, hiç düşünmeden canımı verebilirdim. Çünkü bebeğim yaşıyordu… Babasının kollarında, o güçlü gövdenin arasında küçücük bir mucize gibi duruyordu. Nefes almakta zorlandığım, göğsümün her iniş kalkışında acının kaburgalarımı parçaladığı o anda, bana nefes olan oydu. Yaşamın ta kendisi, babasının avuçlarında saklıydı. Kılıç gözlerini kaldırıp bana baktığında zaman bir anlığına durdu. Göz göze geldik. O sert, dimdik duran adamın bakışları bir anda buğulandı. Gözleri doldu. Dudakları titredi. Bebeğimizi hafifçe bana doğru kaldırdı; sanki “Bak,” der gibiydi, “Başardık… O burada.” Yanıma yaklaştı. Eğildi. Alnımdan öptü. Öyle içten… Öyle koklayarak… Sanki beni değil de hayata tutunma sebebini öpüyordu. Tenine karışan o koku, o sıcaklık… O an gözlerimden süzülen her damla yaş mutluluktandı. Az önce içimi paramparça eden karanlık rüya dağılmış, yerini pırıl pırıl bir sabaha bırakmıştı. Gerçek mutluluk, sonunda beni bulmuştu. Bebeğim yaklaştıkça kalbimin delice atan ritmi yavaşladı. Sanki göğsümün içinde çırpınan kuş, yavrusunu görmüş de sakinleşmişti. Pes pembe yanakları, minicik burnu, uykunun masumiyetiyle kapalı göz kapakları… Öyle güzeldi ki. Kokusu, içimde usulca yayılan bir bahar esintisi gibiydi. Çiçek açmış bir umut gibi doldu içime. Hastane odasının soğukluğu, tenime yapışan kablolar, makinelere bağlı bedenim… Hepsi o an silikleşti. Onu kucağıma alamıyordum; kollarım güçsüz, gövdem yaralıydı. Ama varlığı yetmişti. Yaşadığını bilmek, nefes aldığını görmek bile mucizeydi. Ben ise göğsümün ortasına saplanan kurşunun sızısıyla hayatta kalmaya çalışıyordum. Her nefes, içimde bir yangını yeniden harlıyordu. Ama o acının bile bir anlamı vardı artık. Bebeğim için. Kılıç için. Bizim için… Kılıç bir anda kendini tutamadı. Göğsünden kopan o haykırış, odanın duvarlarına çarptı. Ağlıyordu. Omuzları sarsılarak, saklamaya çalışmadan, çocuk gibi ağlıyordu. Ona uzanıp sarılamamak, başını göğsüme bastıramamak içimi acıtsa da gözyaşlarının mutluluktan olduğunu biliyordum. O yüzden içimde buruk bir huzur vardı. Ama nefesim yeniden daralmaya başladı. Göğsüm sıkıştı. Sanki görünmez bir el kalbimi avucuna alıp sıkıyordu. Kulaklarım uğuldadı. Bağlı olduğum cihaz bir anda tiz bir sesle ötmeye başladı. O mekanik alarm sesi, mutluluğun ortasına düşen bir yıldırım gibiydi. Kılıç’ın yüzü bir anda değişti. Az önce sevinçten ıslanan gözleri şimdi korkuyla açılmıştı. “Doktor!” diye haykırdı. “Doktor!” Sesindeki panik, içimdeki son gücü de aldı götürdü. Bebeğe son bir kez baktım. O pembe battaniyenin arasındaki küçücük yüz, bulanıklaşmaya başladı. Gözlerim ağırlaştı. Kapanırken bana kalan tek şey, bebeğimin kokusuydu. O kokuya tutunarak karanlığa doğru süzüldüm. Gözlerimi yeniden araladığımda, ilk hissettiğim şey o tanıdık kokuydu. Baharın en taze sabahı gibi… Islak toprağa düşen ilk güneş ışığı gibi… Küçücük kızımın kokusu doldu içime. Oda daha kalabalıktı. Fısıltılar duvarlara çarpıp yumuşayarak dağılıyordu. Kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyordu sanki; hastane odasının kırılgan huzurunu bozmak istemiyorlardı. Işıklar yanıyordu. Demek geceydi. Zaman, ben karanlığın içinde kaybolurken akmaya devam etmişti. Beni fark etmediler. Ama bu kez içimde bir panik yoktu. Bedenim sanki yeniden bana aitti. Parmak uçlarımın varlığını hissedebiliyordum. Göğsüm acıyordu ama yaşıyordum. Nefes alıyordum. Yatağımın hemen yanında küçük bir beşik duruyordu. İçinde, pamuklara sarılmış gibi uyuyan kızım… Minicik göğsü usulca inip kalkıyordu. Yanakları hâlâ o pespembe tazeliğini koruyordu. Dünyaya yeni gelmiş bir mucize gibi… Hafifçe doğrulmaya çalıştım. Göğsümdeki yara gerildi ve dudaklarımdan küçük bir inilti döküldü. Kılıç bir anda yanımdaydı. “Karım…” dedi o sesiyle. O bilindik, içten, güven veren sesiyle. O tek kelime içimde eksik kalan her şeyi tamamladı. Sanki parçalanmış ruhumun kırıkları yerine oturdu. Bana öyle baktı ki… Hem kaybetme korkusunu yaşamış bir adamın yorgunluğu vardı gözlerinde hem de yeniden kavuşmanın şükrü. Ardından Dila Anne yaklaştı. Elini saçlarıma koydu, şefkatle okşadı. “Nasılsın kızım?” dedi. Rojda telaşla odadan çıktı. “Doktoru çağırayım,” dediğini duydum. “İyiyim…” diyebildim. Sesim kısıktı ama kararlıydı. “Sadece bebeğimi kucağıma almak istiyorum.” Kılıç beni anlamış gibi sırtımdan destek verdi. Yavaşça doğruldum. Dila Anne beşiğe yöneldi. Bebeğimi özenle kucağına aldı, yanağından öptü. Sonra bana bakıp gülümsedi. O gülümsemede hem anne şefkati hem de bir savaşın kazanılmış olmasının huzuru vardı. Ve kızımı kollarıma bıraktı. O an… Dünya sustu. Minicik bedeni göğsüme yaslandığında içimde bir kapı açıldı sanki. Onun sıcaklığı tenime değdiği anda kalbim yavaşladı. Bahar kokusunu doya doya içime çektim. Öpmeye kıyamıyordum. Sanki dudaklarım değse kırılacak kadar narindi. Ama dayanamadım. Minicik yanağından öptüm. Gözlerim dolarak Kılıç’a baktım. “Çok küçük daha…” dedim titreyen bir sesle. Kılıç gülümsedi. O gülümseme yorgundu ama umut doluydu. “Hadi ama annesi… Kızımız on beş günlük oldu bile. Seni bekliyor uyanman için.” Şaşkınlıkla bebeğime baktım. “On beş gün mü?” Zaman, ben uyurken geçip gitmişti. Kızım dünyaya gözlerini açmış, günler devirmişti. Ve ben o günlerin hiçbirinde yanında olamamıştım. “Hadi ama ağlamayı bırak da emzirmeye çalış,” dedi Dila Anne hafifçe sitem ederek. “Sütün boşa aktı hep.” Bir an duraksadım. Ama içimde tarifsiz bir heyecan yükseldi. Hiç düşünmeden kızımı göğsüme yaklaştırdım. Önce küçük ağzını açmakta zorlandı. Kalbim yeniden telaşlandı. Sonra içgüdüyle kavradı. Emmeye başladı. O an… İçimde kopan bütün fırtınalar dindi. Parmak uçlarımla yanağını okşuyordum. Saç diplerime kadar huzur doluyordum. Anne olmanın ağırlığı değil, mucizesi vardı üzerimde. Kapı açıldı. Doktor içeri girdi. Gülümseyerek yaklaştı. Bebeği sakin bir hareketle kollarımdan almak istedi. Başımı hızla salladım. “Hayır… Lütfen almayın…” dedim yalvarırcasına. Doktor anlayışla baktı. “Merak etmeyin Yasemin Hanım,” dedi yumuşak bir sesle. “Birkaç gün içinde yeniden emzirebilirsiniz. Şu an kullandığınız ilaçlar süte geçebilir. Bu yüzden kısa bir süre ara vermemiz gerekiyor. İlaçlarınızı emzirmeye uygun şekilde yeniden düzenleyeceğiz. Bu beklediğimiz bir süreçti,” dedi doktor. “İki gün sonra taburcu olabiliriz. Şimdilik her şey yolunda.” O cümle odanın içinde bir bayram havası estirdi. Hepimiz aynı anda gülümsedik. Kılıç’ın omuzları ilk kez gevşedi. Dila Anne gözlerini kapatıp şükretti. Rojda sessizce ağlıyordu. Doktor çıktıktan sonra kızım yeniden kucağıma verildi. Onu doya doya öptüm. Kokladım. Sanki kaybettiğim on beş günü telafi etmeye çalışıyordum. Rojda çantadan biberonu çıkarırken, “Ben mamasını hazırlayayım,” dedi. Kılıç yatağın başında durmuş bizi izliyordu. O bakışta hem baba olmanın şaşkınlığı hem de ölümün kıyısından dönmüş bir adamın derinliği vardı. Dila Anne biraz uzakta, ellerini birbirine kenetlemiş bize bakıyor, gözleriyle dua ediyordu. Her şey… Sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Derken bir isim düştü aklıma. Ebru. Kalbim bir an duraksadı. Başımı kaldırıp Kılıç’a baktım. “Ebru nasıl?” diye sordum. O an yüzündeki ışık söndü. Başını eğdi. Gözleri yere kaydı. Yavaşça iki yana salladı. “Maalesef…” dedi sadece. O tek kelime, odanın içindeki bütün neşeyi susturdu. Sessiz çığlığım bu kez dışarı taşmadı. Kucağımda tuttuğum küçücük cana daha sıkı sarıldım. Hayat, birini alıp birini bırakmıştı. *** Günler birbirini kovalamış, hastanenin soğuk duvarları ardımda kalmıştı. Çok şükür taburcu olmuştum. Göğsümdeki yara hâlâ sızlıyor, aynaya baktığımda bantların altında saklanan o kurşun izini hissediyordum ama yaşıyordum. Kucağımda nefes alan bir mucizeyle yaşıyordum. Hastanedeyken babam gelmemişti. Onların tarafından kimse kapımı çalmamıştı. Bu yokluk, kurşunun açtığı yaradan daha derin bir sızı bırakmıştı içimde. Aklımı kurcalayan bir başka eksik daha vardı: Cihan. Ne beni görmeye gelmişti ne de bebeği merak etmişti. En azından ben öyle düşünmeye başlamıştım. İnsan, acının içindeyken suskunlukları büyütüyor; gelmeyen her adımı bir terk ediliş sayıyordu. Eve döndüğümde konak hem yas kokuyordu hem de yeni doğmuş bir bebeğin süt kokusuyla doluydu. Garip bir ikilik vardı havada. Bir yanımız toprağa verdiğimiz acıyla kararmıştı, bir yanımız minicik bir hayatın gelişiyle aydınlanıyordu. Buruk bir sevinçti bu; gülmeye çekinen, yüksek sesle konuşmaya utanır gibi duran bir sevinç. Sessizce odama yerleştim. Bebeğimin beşiği kurulmuştu. Tertemiz çarşaflar, kenarlarına bağlanmış küçük fiyonklar… Onu usulca yatırdım. Bir süre yüzünü izledim. Uykusunda hafifçe dudakları kıpırdıyordu. Belki rüyasında bile annesini arıyordu. Göğsüm daraldı. Balkona çıkıp biraz nefes almak istedim. Akşamın serinliği yüzüme çarptı. Konak avlusuna doğru bakarken kapının önünde bir arabanın durduğunu gördüm. Farların ışığı taş duvarlara vurdu. İçinden inen silueti seçtiğimde şaşkınlıkla doğruldum. Berfe. İçimde tuhaf bir sevinç kıpırdadı. “Demek Cihan’la barıştılar,” diye geçirdim içimden. Belki de her şey sandığım kadar karanlık değildi. Yavaşça içeri girdim. Bebeğimin üzerini kontrol ettim, battaniyesini düzelttim. Sürahiden bardağıma su doldururken kapı tıklandı. “Gel,” dedim. Kapıyı aralayan Berfe’ydi. Yüzünde telaşlı bir heyecan vardı. Gözleri önce odayı taradı, sonra doğruca beşiğe kaydı. Ardından bana baktı. Hızlı adımlarla gelip boynuma sarıldı. “Geçmiş olsun,” dedi. Sarılışında bir özlem vardı. Bir şeylere tutunma ihtiyacı… Ben de ona sıkıca sarıldım. Birkaç saniye öyle kaldık. İkimizin de gözleri dolmuştu ama Berfe’nin içindeki heyecanı hissedebiliyordum. Sabırsızdı. Gözleri sürekli beşiğe kayıyordu. “Bakabilirsin,” dedim gülümseyerek. Çekinerek yaklaştı. Sanki kırılacak bir cam parçasını eline alıyormuş gibi temkinliydi. Kızımı kucağına aldığında nefesini tuttu. Parmakları titriyordu. “Yasemin… Bu çok güzel,” dedi fısıltıyla. Gözyaşlarını tutamadı. Onların bebeği olmamıştı. O boşluk, Berfe’nin yüzünde ince bir çizgi gibi duruyordu hep. Bir süre konuştuk. Havadan sudan… Hastaneden… Benim yaralarımdan… Ama asıl soruyu içimde tutamadım. “Cihan’la ne yaptınız?” diye sordum. Berfe’nin bakışları uzaklara kaydı. O an yüzündeki ışık söndü. Kızımı usulca beşiğe bıraktı. “Ebru’yu toprağa verdikten sonra ortadan kayboldu,” dedi. Sözleri odaya ağır ağır yayıldı. “Zaten biliyorsun… Çocuk için üzerime kuma alacaktı. Söylenenlere göre o kızla ayrı eve çıkmış.” Gözlerim büyüdü. “Yok artık… Cihan yapmaz. Saklanmıştır bir köşeye. Acısını yaşıyordur,” dedim inanmak ister gibi. Berfe acı bir gülümsemeyle başını salladı. “Bilemiyorum artık. Ne yaparsa yapsın…” dedi. Sesi sinirle kırgınlık arasında gidip geliyordu. “Üzülme,” dedim. “Gelir yakında.” “Hıhı… Gelir,” dedi alayla. “Kucağında bebeğiyle gelir. O da senin gibi.” Hıçkırıkları yükseldi. O an içimde bir şey koptu. Ona sarıldım. “Yapma Berfe. Sen Cihan’ı benden iyi tanıyorsun. Yapmaz o…” Ama sözlerim teselli olmaya yetmedi. Gözyaşlarını silip toparlanmaya çalıştı. Bir süre sonra gitti. Ardında ağır bir hava bırakarak… Konak yine bildiğimiz gibiydi. Fısıltılar, yarım kalmış cümleler, kapalı kapılar…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE