ALTERNATİF (Yasemin' in ağzından)
Derin bir nefesle gözlerimi araladığımda tavandan süzülen beyaz ışık gözbebeklerime hançer gibi saplandı. Bir anlığına dünya, keskin ve acımasız bir parlaklığa büründü. Gözlerim kamaştı, yüzüm istemsizce buruştu. Göğsüm daralıyor, nefes boğazımda düğümleniyordu. Sanki ciğerlerime dolması gereken hava, görünmez bir el tarafından geri çekiliyordu.
Neredeydim?
Beynimin içinde yankılanan o boşluk… Az önce gördüğüm rüyanın tortusu mu, yoksa gerçeğin ta kendisi mi? Hatırlamaya çalıştıkça başımın içinde zonklayan ağrı büyüdü. O rüya… O karanlık… O kayıp hissi… Hepsi bir anda dehşet verici bir gerçeğe dönüşmeye başladı.
Gözlerimi tekrar kapattım.
Korkuyordum.
Ölmekten değil…
Ama bebeğimi yeniden kaybetmekten.
Bu korku, insanın içini kemiren, iliklerine kadar işleyen bir korkuydu. Bir annenin kalbine saplanan, tarif edilemez bir dehşet. Kılıç’ı tek başına bırakmaktan korkuyordum. Onsuz kalmaktan değil… Onu bensiz bırakmaktan. Bir kadının, sevdiği adamın omuzlarına bir mezar sessizliği bırakma ihtimaliydi beni titreten.
Hareket etmek bile başlı başına bir mücadeleydi. Parmaklarım titreyerek karnıma doğru ilerledi. İçimde iki ayrı ses çarpışıyordu. Biri, “Dokun,” diyordu. “Hemen dokun ve hisset.” Diğeri korkuyla geri çekiliyordu. “Ya yine boşsa?” diye fısıldıyordu. “Ya yine kaybettiysen?”
“Allah’ım… Lütfen…” diye mırıldandım dudaklarımın arasından. “Ne olur bebeğime bir şey olmasın… Ne olur…”
Ellerim nihayet karnıma ulaştığında, hissettiğim şey bir boşluktu.
Soğuk, dipsiz, karanlık bir boşluk.
O an bedenim, ruhumdan kopup düşmüş gibi titremeye başladı. Karnım… Boştu. İçimde taşıdığım o küçücük mucize yoktu. İkinci kez… İkinci kez koruyamamıştım. Bir annenin yaşayabileceği en ağır suçluluk duygusu, bütün ağırlığıyla göğsüme çöktü.
“Hayır…” dedim içimden. “Bu gerçek olamaz.”
Kabullenmek istemedim. Kabullenirsem yaşayamazdım.
Odaya baktım. Duvarlar bembeyazdı. Fazla beyaz. Fazla sessiz. O sessizlik, insanın aklını kemiren türdendi. Yanımda kimse yoktu. Titreyen bedenimi saracak bir kol… Saçlarımı okşayacak bir el… “Geçecek,” diyecek bir ses…
Hiçbiri yoktu.
Çırpınmak istedim. Bağırmak… Delirmiş gibi haykırmak… Göğsümü yumruklayarak ağlamak… Ama bedenim bana ait değildi sanki. Kıpırdayamıyordum. İçimde büyüyen çığlık, dışarı çıkacak bir yol bulamadan göğsümde yankılanıyordu.
Tam o sırada kapı yavaşça aralandı.
O ince gıcırtı, karanlıkta yakılan bir kibrit gibiydi. Gözlerim güçlükle o yöne kaydı. Yardım çığlığımı biri duymuş muydu?
Yanaklarımdan süzülen yaşların sıcaklığı tenimi yakıyordu. Görüşüm bulanıktı ama kapıdan içeri giren silueti seçebiliyordum.
Ve sonra…
Zaman durdu.
Kılıç.
Kollarında pembe bir battaniyeye sarılmış minicik bir bebekle içeri giriyordu.
O kadar yavaş yürüyordu ki her adımı kalbime ayrı bir darbe gibi iniyordu. Sanki yere değil de kalbimin üzerine basarak yaklaşıyordu bana. Başını hafifçe eğmiş, bebeği koklaya koklaya ilerliyordu. O an yüzündeki ifade… Hem korkulu, hem hayran, hem de tarifsiz bir sevgiyle doluydu.
Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atmaya başladı.
Ya rüyadaysam?
Ya bu da beynimin bana oynadığı acımasız bir oyunsa?
Kılıç bebeğe daha da yaklaşarak fısıldadı:
“Sesiz ol bebeğim… Annen uyuyor. Uyanmasın.”