Hani bir dünya kurmuştum. Az da olsa bir umudum kalmıştı, şimdi umudumla birlikte yerle birdim. Bacaklarımın gücü yitip giderken karnıma bıçaklar saplandı. Nefesim boğazıma acı bir şekilde takıldığında sevdiğim ve beklediğim adamın en sert darbesiyle ayağa kalkacak gücü bulamadım. Güvenim ve sadakatim bile üzgün şimdi. Bütün isyanım çığlık çığlığa bağırıyordu içimde. Sesim çıkmıyor, çünkü öyle bir düştüm ki, öldüm sanki. Öyle tek kaldım sanki. Bütün kalabalık varlığını yitirdi.
Gözümü çekemedim ama bir süre sonra baktığım yerde onu da görmedim. Başım döndü, sonsuz bir uykunun kollarına düştüm. Öyle bir şey ki her yerden, her şeyden düştüm. Bütün inancım hayal kırıklığımı omuzlanıp içimi terk ettiğinde bariz bir şekilde düştü omuzlarım.
"Hazal?" Bu ses Alp beyin sesiydi. Boş bakan gözlerimde görüntüsü netlik kazandı. O an onun burda oluşu, Eray'ı tanıyor oluşu, aile nişanı olması ve beklediğim adamın o adam olduğunu biliyor oluşu aklıma çullandı ama eğer dolan gözlerimle yolumu bulabilirsem buradan çıkıp gidecektim.
"Senin ne işin var burda?" Sesinde ki anlamsız duyguları anlamayacak kadar yitirdim şuurumu.
"Susun" diyebildim sadece. Sesim çıktı mı emin değilim ama söylediğimi biliyordum. Bir ruh gibi yönümü çevirip güçsüz bacaklarımla yürümeye başladım. Bu nefes alamadığım yerden çıkmalıydım. Zamanın ihanetine uğradım, sevdiğim adamın nişanlandığını gördüm. Giderken beni sevdiğini söyleyen sesi kulaklarımı sağır edecekmiş gibi hatırlattı kendini.
Kayboldu bir şeyler. Bir kaç dakika içinde yaşlandım sanki. Açık havaya nasıl çıktım bilemedim ama nefes almaya çalıştıkça acım ses olarak çıkmaya başladı ağzımın içinden. Yürüdüm. Yolu buldum ama yolumu kaybettim. Gidiyordum ama adresim belli değil. Çünkü kaybolan bendim. Bir anda kış mevsiminin ortasında kalakaldım. Üşüdüm, dondum ama en çokta kırıldım.
Sabrımın son bulduğu yerde bir çığlık firar etti dudaklarımın arasından. Ağlayışım şiddet bulunca açıldı şuurum. Bir aptal olduğum yüzüme tokat gibi çarpıldı. Ellerim istemsizce yumruk oldu. Panik oldum. Etrafıma baktım. Far ışıkları beni hedef almış, korna sesleri canıma okumuştu. Ben aldatıldım.
"Aaaaaah." Delirdim. Etrafımda bir çıkış yolu bulamayınca korktum.
"Aaaaaaah." Ellerimi bedenime sardım ama yolun ortasından çekilemedim.
"Hazal" diye bağıran adamdan kaçmak istedim. Adımlarımı hızlandırdım ve arabaların arasına karıştım...
Gittikçe kaybettim yolumu. Gözlerim sokak lambasının altında kapkaranlık oldu. Başım dönerken kendi etrafımda döndüğümün farkında değildim. Kapanan gözlerimle düştüm ama nerden nereye düştüm hemde...
Öyle uzun, öyle ağır düştüm ki beklediğim yıllarla aynı anda düştüm zamandan. Gözlerim görmedi böyle yaş, böyle çile. Kalbim acıyı hiç bu şekilde tatmadı daha önce.
Yumruğunu kaldırım taşına vururken dinsin diye, elimin acısı kalbimi geçsin diye umdum. Kahretsin ki ben yine umdum. Ne buldum. Ne umdum, ne buldum. Deli gibi aşık olduğum adamın ihanetini mi? Beni unutup hayatına devam etmesini mi? Kahroldum. Mahvoldum.
"Kalk, kalk Hazal."
"İstemiyorum" dedim hıçkırıklarım peş peşe gelirken. Ben hayallerimin üstüne düştüm. Onlarda kahrolmadan, kaybolmadan kalkamazdım bu saatten sonra. Alp bey beni kucakladı. Öyle gücüm yoktu ki. Bu zamana kadar ne yaşadığımı sorguladım içimde. İçimde bir kıyamet var şimdi.
Cayır cayır yanıyor...
Kanata kanata acıtıyor...
Kalbim bunu şiddetle reddediyor...
Ama ellerim bile saklanıyor şimdi. Dokunmadan sevdim uzakta sandığım adamı. Oysa burnumun dibindeymiş de görmemişim. O giderken unutmuş beni. En çokta neye yanıyordum biliyor musunuz? Ben onunla sevmeyi durdurmuştum. Onu severken başkasına yaklaşmayı ihanet olarak benimseyip önce kendi gözümde gizledim kendimi. O başka bir kadınla nişanlanacak, evlenecek kadar unutmuş beni.
İçim yanıyor. Bu acıyı, bu ihaneti unutamazdım ben. Tıpkı onu yokluğu boyunca unutmadığım gibi.
Alp beyin arabasında akıp giden yola bakarken saçımı başımı yolmak istiyordum. Çığlık çığlığa bağırmak, içimde tuttuğum ne varsa avaz avaz bağırmak istiyordum.
"Nasıl yaptın" oldu söylediğim ilk şey. Onu hayali için uğurladığım gün dün gibiydi şimdi. Nasıl yanıyordu içim, nasıl bir acıydı bu. Nasıl geçerdi.
"Ben bekledim" diyerek Alp beyin yüzüne baktım. "Yedi sene bekledim. Ondan haber gelmedi ama ben yine bekledim. Aramadı, sormadı ama ben bekledim. Yedi sene boyunca nerde uyuduğumu bilmedim ama onun için onu bekledim. Sağıma döndüm onu bekledim, soluma döndüm onu bekledim. Şimdi benim bu acımın hesabını vermeden onun evlenmesine izin mi vereceğim. Asla! "
" Hazal" dedi ama devam etmedi.
"Durdurun arabayı."
"Olmaz."
"Olacak. Durdurun. Sizi görmek istemiyorum."
"Kötüsün, bu halde olmaz evine götüreyim bari."
"Durdurun dedim, durun artık." Elimi cama vurarak sinirimi yansıttım.
"Olmaz dedim sana." Bağırdı. Yine korkup sesimi kestiğim bu anda babamdan bir kez daha nefret ettim.
"İnmek istiyorum" derken sesim titredi.
"Hazal, olmaz."
"Yalan söylediniz! Onu tanıdığınızı sakladınız benden. Sizde kandırdınız beni."
Alp beyin üzgün bakışları kısa bir an yüzüme baktı. Diyecek bir şeyi yoktu ya da söylemek istemiyordu.
"İstifa edeceğim."
"Edemezsin."
Kısa kısa cevaplar vererek beni deli ediyordu. Zaten sinirden dönen gözümü kör ediyordu.
"Sizinle çalışmak istemiyorum."
"Borcun bitince öyle yaparsın." Acı bir his boğazıma yapıştı kaldı. Ona borcum vardı. Kardeşimin borcunu kapatmak için paraya ihtiyacım vardı ve o kendi adına bana borç vermişti. Elli bin lira...
Çalıştığımı ona ödüyordum zaten ama senelerce bitmeyecekti.
" Başka yerde çalışarak öderim."
Aniden fren yaparak durdu. Bana döndüğünde öfkeli olduğunu anladım. Onu çok iyi tanıyordum.
"Ne bekliyordun? Hadi söyle bana. Yedi yıl boyunca seni arayıp sormayan bir adamın senin onu düşündüğün gibi seni düşündüğünü mü? Hiç bir erkek o kadar düşünmez. Zaten senin ulaşmanı isteseydi numarasını değiştirmezdi. Seni görmek isteseydi seni bulurdu."
Yüzüme vurduğu şey benim gerçeğimdi ama onun ağzında laf. Canımı yakan sözleri gelişi güzel söylerken hareket eden sadece ağzıydı. Oysa benim her yerim ağrıyordu, kalbim ağzıma kadar geliyordu.
" Seni yedi yıldır yanımdan bir gün bile ayırmadım. Sen emeğinle her gün biraz daha yukarıya çıkarken ben seninle gurur duydum. Onun bundan haberi bile olmadı. Babam o kız temizlikten başka bir şey yapmaz dedi, ben seni sınava hazırladım. Babam okumaz dedi, seni okuttum. Babam bu kız senin istediğin gibi olamaz dedi, sen bugün yönetici asistanı oldun. Benim kanatlarım altına yükseldin, başka kanatların altında gölgelenmene müsaade etmem. Eğer beni çiğnersen sana hakkımı da helal etmem. Sen benim ettiğim o büyük lafları bana yutturursan ben seni el üstüne çıkardığım gibi, ayaklar altına almayı da bilirim. Bana bunu yaptırma... Kimse benim kadar çekemedi seni, ne kadar mükemmel bir kız olduğunu anlamadılar bile. Ama ben... Senin nefes alışverişlerinin arasında ki süreyi bile biliyorum. O yüzden gitmene müsaade etmem. Nefret edeceksen benden, yine benim yanımda et. Ben razıyım... "
Bir anda ona karşı duyduğum minnet başını kaldırdı. Her zaman bunları normal bir şeymiş gibi lanse ederken aslında bunlara ne kadar değer verdiğini şimdi öğreniyordum. Zaten gidemezdim de, böyle de yüzüne bakarken nasıl aşacaktım bunları.
" Bana izin verin, biraz sakinleşmek istiyorum."
"Tamam ne kadar istiyorsan. Sakinleşince önce bana gel, sonra konuşalım."
Başımı salladım. Onun emri başımın üstüne... O Alp SARSILMAZ. Adı gibi bir adamdı o ve eminim ki bunu saklamasında da çok geçerli sebepleri vardı... O boş işlerle uğraşmayacak kadar ciddiydi. Benim acımı da ciddiye alıyordu. En acısı da bu ya, o geçecek demedi. Yine elini omuzuma koyup ben sana güveniyorum demedi. Korkuyordum. Bu kendimi yalnız hissettiğim yıllar sonra ki ilk andı.
-3 gün sonra -
Yürüdükçe çıkan yolum yine gözlerimi yaktı. Sakinleşmek için Zonguldak'a, babamın yanına geldim. Belki on yedi yaşıma dönüp sindire sindire acımı yaşamak iyi olur diye düşündüm. Bu parkta her durduğumda başıma saplanan ağrı şiddetini koruyordu. Buluştuğumuz anlar zihnimde yeniden yeniden canlanırken sızıyı yaşadım. Ağladım ama bitmedi, geçmedi, hiç sakinleşmedim.
Uykularım kaçtı, yemeden içmeden kesildim bana mısın demedi zalim. Çıkmadı aklımdan onu gördüğüm an. Kalbim aşkı nefrete hızlı bir şekilde çevirdi ama bu defa yönümü kaybettim. Onu uzaktan sevmenin değeri acıyı tadana kadardı.
Ara sıra görmeseydim de, bunları hissetmeseydim diyorum ama yediremiyordum kendime. Beni aptal yerine koymasını kaldıramıyordum. Bu dünyada en tehlikeli canlı gururu kırılmış kadındır demişler... Unutmayı başaramadım ama kafamda intikam planları kurdum sabaha kadar. Hepsini bozup yeniden kurdum ama benim yaşadığımı yaşatma isteğimden vazgeçmedim.
Onu bitirmeden bitirmeyecektim bu nefreti. Sanırım artık dönme vaktim geldi. Eray anılarımızı kirletti, tekrar tekrar hatırlayıp kendime işkence etmeyecek kadar seviyordum kendimi. Tamam dinlendim, ağladım, acıdım, acıyordum da ama ben böyle acıyorken onunda canı yanmalıydı.
Eve girip çantamı toplamaya başladım. Babam bana artık karışmadığı için soru da sormuyordu. Üvey annem şu geçen yedi yılda beni arayıp sordu, iyi olduğumu ona söylerken beni aramayı paraya ihtiyacı olunca aklına getiren annem ve kardeşimden daha vefalı olduğunu anladım.
"Sana bir şeyler hazırladım, yolda yersin. Çok bir şeyde yemedin kızım, aman hasta olma."
"Sağol Zeynep anne."
Çantamı kapının önüne koyup salona döndüm.
"Baba gidiyorum artık."
"Tamam, dikkat et." Bunu söylemiş olmak için söylediğini düşündüm ve hiç etkilenmedim. "Kardeşin başını belaya sokacak olursa onun pılını pırtısını topla bana yolla, ben biliyorum ona yapacağımı." Buna şaşırdım işte. Babamdan ilk defa böyle bir şey duyuyordum. "Borcunu ödeyebiliyor musun?" Hoppala. Ne oluyordu bu adama ya.
"Ödüyorum baba, daha bitmedi ama biter herhalde."
"Sıkışırsan söyle, ben sana yardım ederim. Olmadı kredi çekerim. Sen kendini bir daha kardeşin ve annen için sıkıntıya sokma. Olurda senden para isterlerse beni ara, ben hallederim." Yok yok. Ciddi ciddi babamın hasta falan olduğunu düşünmeye başlıyordum. O beni böyle düşünmezdi.
" Olur baba, sağol. "
Elini öptüm ve o yine bana sarılmaya cesaret edemedi. Eski kafalıydı ve bu hep böyle olmuştu. Gözlerim dolunca evden ayrıldım. Zeynep anne benimle durağa geliyordu.
"Ne oluyor babama allasen, tuhaf değil mi sence de?"
"Sorma, haftalardır böyle. Sessiz sakin. Sürekli seni soruyor. Hasta olduğunu sandım ama maşallah iyi. Vicdan azabı çekiyor herhalde."
"Neyse babam yapıyorsa bir bildiği vardır. Kurcalamayayım."
"Tamam yavrum."
"Ya Zeynep anne, ne yapacağım ben. Sakinleşmek için geldim ama hiç iyi değilim."
"Hım, bak bazen en iyi intikam şekli görmezden gelmektir. Eray'ın güvenilmez olduğunu biliyordum da bu kadarını beklemiyordum. Sen sabırlı ol. Elbet senin kıymetini anlayıp pişman olacak."
Ne zaman ama? O kadar sabrım var mı ki?
"Yedi yıl sonra, ben bütün badireleri atlatmışken gelmesi çok kötü oldu. Uzaktan sevmek güzeldi. Haber almadan yaşıyordum bir şekilde."
"Yedi yıl mı?" Zeynep anneye dönerek durdum. "Senin haberin yok mu?"
"Neyden!"
"Onlar sen gittikten iki yıl sonra döndüler. Grup dağılmış ama Eray buraya hiç gelmedi. Ben seni aradım, Alp bey çıktı telefona. Senin sınavda olduğunu söyledi. Bende ona anlattım, sana söyleyecekti."
Şok. Neler söylüyordu böyle. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Alp bey bunu biliyordu ve bana söylemedi mi? Onca zaman hemde... Neden?